BERLİN, 27/07(BYE)--- Tirajı haftada 10 bin 191 olan resmî-akademik Das Parlament gazetesinin, 26 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Boris Kalnoky imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
--İslam: Dinin AB Üyeliği Üzerindeki Rolü--
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ahiren yaptığı bir açıklamada, ülkesinin AB adaylığıyla ilgili olarak alışagelmiş üslubuyla, "Avrupa bir Hristiyan Kulubü olmadığını kanıtlamak için Türkiye'yi almak zorunda" ifadesini kullanmıştı. Tabii ki katılım koşullarının hiçbir yerinde dinden söz edilmiyor. Buna rağmen Türklerin üyeliğiyle ilgili tartışmaların sürekli bu konu etrafında dönmesi o denli kaydadeğer. Ekonomik argümanlar öne sürülecek olsaydı Türkiye'nin, örneğin Yunanistan, Romanya ya da Bulgaristan gibi durumu kötüye giden bazı AB üyelerine göre daha cazip olması gerekirdi.
Türkiye'ye karşı ekonomik argümanlar öne sürülemediği için, karşıtları ülkenin "kültürel bakımdan uygun olmayışını" kınıyorlar, ki bununla Müslüman olması kastediliyor. Batılı destekçiler ise Türkiye'nin ekonomisini değil, İslam Dünyasına uzanan "köprü işlevini" vurguluyor. -Batılıların gözünde- ülkenin AB'ye alınması ya da reddedilmesinin nedenini din oluşturacak gibi gözüküyor.
Türkiye'nin de benzer argümanlar öne sürmesi ilginç. Ülke, gitgide İslami tutumunu vurguluyor ve AB'den bunu kabul etmesini talep ediyor. Devletin kurucusu Atatürk, ülkesini 1923 yılında istenmeyen bir Avrupalılaşmaya tabi tuttu. Kendisi İslam'ı, gelişmenin önünde bir engel olarak görüyordu ve dinî devleti sıkı denetimi altına aldı. Türkiye'de Atatürk'ü eleştirmek bugüne değin bir tabuydu. Bu kimlik travması baskısı, AB'nin lanetlenmesi için bir supap işlevi görüyor. İslam karşıtı olarak zorla itibar edilen Atatürk değil, AB lanetleniyor.
AB politikacıları, İslam suçlamasının üstünkörü olduğunu bildikleri için bunu hoşgörüyle karşılayabiliyorlar. 72 milyon nüfusuyla AB'nin yapısını sarsacağı için Türkiye'nin adaylığı bu denli hassas. Arnavutluk ya da Bosna Hersek'in üyeliği söz konusu olduğunda İslam'dan bu yüzden hiç söz edilmiyor.
Türkiye'nin İslamcı Erdoğan hükûmeti yönetiminde AB üyesi olmak istemesi de kısmen dinle ilgili. Adaylık, laik elitlerin, öncelikle de etkin ordunun direnişine karşı Türkiye'yi İslamlaştırmaya hizmet ediyor. Türkiye'deki siyasi İslam ve ordu üzerine iki kitap yazan saygın Türkiye uzmanlarından Gareth Jetkins, "AB'yi, bir özgürlük aracı olarak görüyorlar." diyor. Kopenhag Değerler Kataloğunun getirdiği özgürlükler otomatikman İslam için daha fazla özgürlüğü beraberinde getiriyor. Ordunun siyasetin tahakkümü altında tutulması da Avrupa'nın değerlerinden biri. Bu şekilde AB'ye katılım süreci, Türkiye'deki Müslümanların kendi kendilerini geliştirmeleri için bir araç haline dönüşüyor.
Sorulması gereken, İslamlaşmış bir Türkiye'nin sonunda ne isteyeceğidir. Ordu daha şimdiden geniş ölçüde yetkisiz kılınmış durumda ve Türk dış politikasının gitgide İslam dünyasına yönelmesi sanki bu yeni özgürlüğün sonucuymuş gibi bir izlenim yaratıyor. Jenkins'e göre, Erdoğan ve yandaşları, dinler arasında eşitlik olması gerektiğini hiçbir zaman "içselleştiremediler". 90'lı yıllarda bir kökten dinci gibi davrananve Batı'ya karşı kışkırtan Erdoğan, Jenkins'in düşüncesine göre, son dönemde bu kökenine geri dönüyor. O halde, "Bugün Erdoğan'ın Müslümanlık vizyonu nedir ve Avrupa bu vizyon içerisinde hangi yere sahiptir?" Jenkins, Erdoğan'ın elinden gelse Türkiye'yi İslam Dünyasının "lideri" yapacağını, Batı ile iyi komşuluk ilişkilerini sürdüreceğini ancak bunu aynı evden değil, mesafeli durarak yapacağını söylüyor.