Son Haberler
28.05.2012 Pazartesi 04:50
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

DAS PARLAMENT: TÜRKİYE HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADI
27.07.2010 14:00

BERLİN, 26/07(BYE)--- Tirajı haftada 10 bin 191 olan resmî-akademik Das Parlament gazetesinin 26 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Nicole Tepasse'nin, CDU/CSU Meclis Grubu Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Ruprecht Polenz ve Avrupa Parlamentosu Avrupa Halkları Partisi Dış Politika Sözcüsü Elmar Brok ile yaptığı mülakatın yukarıdaki başlık altında yayımlanan çevirisi şöyledir:

--AB, Türkiye'ye 11 Yıldan Bu Yana Üyelik Umudu Veriyor.

O Dönemden Beri Konu Yoğun Bir Şekilde Tartışılıyor, Hatta CDU İçinde Bile--

TEPASSE: Baylar, her ikiniz de aynı partinin mensubusunuz ancak Türkiye'nin üyeliği konusunda tamamen farklı görüştesiniz. Sayın Polenz, siz üyelikten yanasınız. Bu farklı görüşünüzle kendinizi CDU içinde nasıl hissediyorsunuz?

POLENZ: CDU çoğunluğunun görüşünü temsil etmediğimin bilincindeyim. Ancak Birlik içinde bu görüşümle yalnız da değilim. Örneğin Frankfurt, Stuttgart, Duisburg ve kısa bir süre öncesine kadar Hamburg'da Ole von Beust gibi büyük kentlerin Belediye Başkanları var. Bu başkanlar şehirlerindeki Türk halkı için Türkiye'ye AB üyeliği bağlamında nasıl muamele edildiğinin ne kadar önem taşıdığını birebir yaşıyorlar. Onlar da benim gibi Türkiye'nin adil bir şansı hak ettiği görüşünü paylaşıyorlar.

BROK: Asıl adil davranış, Türkiye'ye üyelik için yanlış umut verilmemesi olurdu. Şimdi gecikme yaşanıyor ve Türkiye, hayal kırıklığıyla tepki veriyor.

TEPASSE: Sayın Brok, siz neden Türkiye'nin üyeliğine karşısınız?

BROK: Ben meseleye Avrupa Birliği'nin genel bakış açısıyla bakıyorum ve üyeliğin AB'yi zor durumda bırakacağına inanıyorum. Şayet AB'yi bundan sonra da bir siyasi birlik olarak anlamak istiyorsak, AB'nin uyum kapasitesi buna yetmeyecektir.

POLENZ: Tabii ki, AB'nin işlev kapasitesinin Türkiye'nin üyeliğiyle şüpheye düşmesine izin verilmemelidir. Her genişleme turunda, "Avrupa Birliği bunu hazmedebilir mi?" sorusu soruldu. Daha geriye gidecek olursanız, bu konu İngiltere üye olurken de tartışıldı. O dönemde Fransa, bu üyeliğin Avrupa Birliği içindeki güç dengelerini değiştireceği görüşündeydi. Cumhurbaşkanı de Gaulle, boş sandalye politikasıyla İngiltere'nin üyeliğini uzunca bir süre geciktirdi.

BROK: Belki de haklıydı.

POLENZ: Buna inanmıyorum.

BROK: Zaten ciddi söylemedim.

POLENZ: Türkiye meselesine dönersek: Biraz hayretle karşılıyorum. Devlet ve hükûmet başkanları 2004 yılında oy birliğiyle Türkiye ile üyeliği müzakere etme kararı aldılar. Müzakerelerin hedefi AB'ye üyeliktir. Anlaşılan bu durum bazı Avrupalı politikacılara göre artık hiç rol oynamıyor.

BROK: Daha o zamanlar da karşı olduğum için, bu sözleri üzerime almıyorum. Gerçekten de Türkiye'deki farklı, uzun süren ve yeterince hızla ilerleme kaydedilmeyen reform süreci nedeniyle Türkiye'yi bekleteceğimizden ve hayal kırıklığına uğratacağımızdan endişeleniyordum, ki tam da bunlar gerçek oldu.

TEPASSE: Hazmedebilirlik kapasitesi kavramı sadece Türkiye'nin üyeliğiyle bağlantılı olarak duyuluyor. Çok sayıda küçük ülke, üye olmak istediğinde bu endişeler geçerli değil mi? Hırvatistan ve İzlanda kapının önünde bekliyor.

BROK: Tam da 2004 yılından bu yana 12 ülkenin Birliğe katılmış olduğu gerçeği, şimdi bir konsolidasyon döneminden geçilmesini gerektiriyor. Bu hızla büyüyen, büyüme döneminde bir mola vermeleri zorunlu olan işyerleriyle kıyaslanabilir. Her şeyin yıkılması istenmiyorsa, bu, bugün Avrupa Birliği için de geçerlidir.

TEPASSE: Türkiye üye olamıyor, ancak eşzamanlı olarak İzlanda'ya adaylık statüsü veriliyor. Burada çifte standart uygulanmıyor mu?

BROK: Örneğin Bulgaristan ve Romanya'nın üyeliğinde kötü tecrübeler edindiğimiz için, bundan sonraki genişlemeler konusunda artık çok daha koşullu ve dikkatli davranılıyor. Bu iki olayda bugün, geçen 10 yılda karar alırken olduğundan çok daha dikkatli davranılırdı. Türkiye konusunda ise ülkenin büyüklüğü küçümsenmemelidir. Ayrıca, bu arada çok sayıda yasanın şeklen fevkalade bir şekilde uyumu sağlanmış olsa da,ülke bugünkü haliyle pek çok konuda AB'den farklılık gösteriyor.

POLENZ: Argümanlarınız beni ikna etmiyor. Tabii ki Türkiye, aday ülkelerin neler yapması gerektiğini saptayan Kopenhag katılım kriterlerini yerine getirmek zorunda. Ülke, hukuk devleti ilkelerini benimsemiş bir demokrasi olmak zorunda, insan haklarına saygı gösteren, azınlıkları koruyan ve Avrupa Birliği ile rekabet edebilecek bir ekonomiye sahip olmak zorunda. Bu kriterler tüm ülkeler için eşit ölçüde geçerlidir. Ancak, Avrupa Birliği'nin artık işlev kabiliyetine sahip olmadığı endişesi sadece Türkiye'nin üyeliğiyle bağlantılı olarak dile getiriliyor. Konsolidasyon döneminden geçilmesi önemlidir. Ancak bunun tüm adaylar için aynı ölçüde geçerli olması gerekir.

BROK: Kriterler herkes için aynı oranda geçerlidir. Ancak ben bunların Türkiye'de tam olarak uygulanabilirliği konusunda endişeliyim. Temel Haklar Şartı'nın değerleri buna özel hazır olmayı ve özel bir mantalite gerektirir. Yanılsam iyi olur ancak Türkiye'nin stratejik önemi konusunda hemfikiriz. Sadece bunun hakkını nasıl vereceğimiz konusunda farklı düşünüyoruz.

TEPASSE: Ne düşünüyorsunuz? Kötü ün salmış "İmtiyazlı Ortaklık mı?"

BROK: Ben, bir kez daha üyelik anlaşmasına tam olarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Orada hedef, üyeliktir ya da müzakereler kapsamında veya onaylama sürecinde zorluk yaşanırsa en yüksek düzeyde başka bir bağlanma şeklidir deniliyor. Ancak ben bunu gelecekte artık imtiyazlı ortaklık olarak tanımlamazdım. Bu, Türkiye'de ayrımcılık olarak görülen olumsuz bir kavram.

POLENZ: Kitabımın ilk meyvelerini verdiğini görüyorum. Ama ayrımcılık önemli bir hatırlatma. Belki de Türkiye, katılım müzakereleri sürecinde kendiliğinden bazı konularda üyeliğin gerektirdiği kadar değişmek istemediği sonucuna varacak. O zaman karşılıklı uzlaşıyla AB'ye başka bir bağlanma şekli üzerinde düşünülebilir. Ancak hâlihazırda partimdeki tartışmalar tam da verilen sözlere tek taraflı olarak veda ediyormuşuz gibi. Bu stratejik ve siyasi açıdan büyük bir hatadır, bu ayrımcılıktır.

BROK: Ancak farklı da olabilir. Geçmişte çözüm olarak tartıştığımız bir noktadan söz etmek istiyorum. Bu, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kısa bir süre önce bir konuşmasında dile getirdiği Norveç çözümüdür.

TEPASSE: Yani Avrupa Ekonomik Bölgesinin genişletilmesi...

BROK: Evet. Bu, Ukrayna ya da Gürcistan gibi ülkeler için de bir seçenek olabilir. Bu durumda tüm avantajlara sahip olacak, buna rağmen AB üyesi olmayacaklar. Norveç, İsviçre ve İzlanda, AB üyesi değil ancak iç pazar üyeleri ve Schengen Anlaşması'na dahiller.

TEPASSE: Sınırlarında kontrol yapılmayan ülkeler...

BROK: Bu, ülkelerin vatandaşları için ilginç olan avantajlara en geniş ölçüde sahip olacakları, Avrupa perspektifine değeceği anlamına geliyor.

POLENZ: İzlanda'ya bu yetmedi. Şimdi AB'ye girmek istiyor. Türkiye için de Gümrük Birliği'ne üyelik ile AB üyeliği arasında büyük bir fark var. Türkiye'nin ekonomik toparlanma süreci doğrudan katılım müzakereleriyle bağlantılıdır. Bu yatırımcıların bakış açısıyla da anlaşılır bir durum. Zira, Türkiye reform çizgisinde kalacak olursa ve her hâlükârda günün birinde üye olacak olursa, o zaman yatırım güvencesi çok farklı olacaktır.

TEPASSE: AB güven yaratıyor...

POLENZ: Ve çok daha fazlasını. Hepimizin iki endişesi var ve Türklerin çoğu da bu endişeleri taşıyor. Hâlihazırda Türk politikasını yoldan çıkarabilecek iki şey var, bunlardan biri aşırı milliyetçilik, diğeri siyasi İslamizme kayma tehlikesi. Burada AB süreci her iki konuda da bir bariyer etkisi yapıyor ve Türkiye'yi rotada tutuyor. "Şayet AB süreci olmasaydı, Türkiye otomatikman uçuruma yuvarlanırdı." demek istemiyorum. Bir araba sürücüsü yolun sağında ve solunda bariyer olmadığında da yol alır. Ancak bariyerler olduğunda daha güvenli seyreder. Bunu tehlikeye atmamalıyız ve bizim tarafımızdan frene basılmamalı.

TEPASSE: Önemli bir kavram olan İslamizm'den söz ettiniz. Yaygın İslam korkusu, Türkiye'ye karşı duyulan kuşkuların asıl nedeni mi?

POLENZ: Hep şu argüman öne sürülüyor: Biz Hristiyan Batı'ya aidiz ve Türkiye hiçbir zaman buraya ait olmadı. Bundan yola çıkarak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne ait olmadığı söyleniyor. Bu bir argüman olamaz.

BROK: İslam tabii ki üyelik karşıtı bir argüman olamaz. Ancak, vatandaşlarımızın objektif bir şekilde gerekçelendirdikleri dinî özgürlükler, azınlık hakları, ayrımcılık yapılmaması gibi konulardaki endişelerinin de ciddiye alınması gereklidir. Buna, yargının bağımsızlığı ile bölgesel ve yerel dairelerin Avrupa'ya uyum sağlayacak duruma gelmiş olmaları da dâhildir.

POLENZ: Ancak bizler de, tam da farklı dinlerin ve bakış açılarının barış içinde bir arada yaşayabileceği fikrinin, Avrupa'nın fikri olduğunu daha belirgin bir şekilde göstermeliyiz. Bana göre şayet Türkiye, Kopenhagkriterlerini tamamıyla yerine getirecek olursa, bu özellikle bir kazanım olacaktır.

TEPASSE: Kazanımla tam olarak neyi kastediyorsunuz?

POLENZ: Türkiye, böyle bir durumda İslam ve demokrasinin birbirine uyumlu olduğunu gösterirdi. Ülke bu şekilde reform arayışında olan çok sayıda başka İslam ülkesi için bir model olurdu. AB, kültürler savaşı istemiyor ve Türkiye'nin üyeliği bu açıdan güçlü bir sinyal olur.

YORUMLARINIZ
Henüz bir yorum yapılmamış.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.