ANKARA, 21/08(BYE)--- Almanya'da ulusal yayın yapan Deutschlandradio'nun 19 Ağustos 2010 tarihli internet sayfasında, Mirko Smiljanic imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan analizin çevirisi şöyledir:
--Türkiye'nin AB'ye Katılımı Konusundaki Tartışmaların Sonu Gelmek Bilmiyor. Her Defasında, Türkiye'nin Bir Demokratik Ülke Olmadığı, Askerî Otorite Tarafından Yönetilen Bir Rejim Olduğu Söyleniyor. Konu Hakkındaki Değerlendirmeler Oldukça Farklı--
Türkiye hakkındaki görüşler farklık gösteriyor. Birileri -Türkiye deyince- İslam'a yönelen otoriter bir devleti görüyor, başkaları ise son yıllarda çağdaşlaşma yolunda ciddi adımlar atan, yüzünü Batı'ya dönen bir ülkeyi memnuniyetle karşılıyor. Köln Max Planck Toplum Bilimi Enstitüsü Siyaset Bilimi Doktoru Türk uyruklu Roy Karadağ, görüşlerin ikincisini destekleyenlerden. Karadağ, "Türkiye'nin kesinlikle günün birinde AB'ye alınması gerektiğinden yanayım." diyor.
Aslında buradaki vurgu "günün birinde" olup, Türkiye'nin aslında şu anda AB üyeliğine hazır olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Karadağ bunun bir nedenini, Türkiye'nin tam anlamıyla demokratik bir ülke olmamasında görüyor. Peki o halde Türkiye tam olarak nasıl bir ülke? Bu sorunun cevabını bulmadaki güçlük, "demokrasi" kavramının net bir tanımının olmamasından da kaynaklanıyor. Genel kabul, Amerikalı Siyaset Bilimcisi Robert Alan Dahl'ın asgari müşterekinde birleşiyor. Demokratik bir ülkenin sayacağımız şu özgürlükleri ve hakları güvence altına alması olmazsa olmaz: Örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, siyasi önderlerin oy isteme hakkı.
Böyle bir ülkede ayrıca özgür ve adil seçimler ve -nihayetinde- iktidar politikacıları seçmen iradesine bağlı kılan kurumların mevcudiyeti sağlanmalıdır. Demokrasilerin olmazsa olmazı olan bu temel ilkeleri Türkiye geniş ölçüde yerine getiriyor. Buna rağmen Karadağ şunu ifade ediyor: "Sırf demokratik kurum ve özgür seçimlerin resmî varlığı nedeniyle Türkiye'nin yanı sıra Filipinler, çoğu Latin Amerika ülkesi, Güneydoğu Asya ve Afrika ülkelerine demokrasi denemez."
Siyaset bilimcileri böyle zamanlarda sık sık "defolu demokrasi" kavramını kullanmayı sever. Bu kavramı 90'lı yılların sonlarına doğru, Berlin Sosyal Araştırmalar Bilim Merkezi'nden Wolfgang Merkel literatüre kazandırdı. Türkiye örneğinde ele alınacak olursa söz konusu "defolar", ülkenin katı milliyetçiliği ve askerin etkin gücünde bilhassa kendini gösteriyor. Essen kentindeki Türkiye Araştırmalar Vakfının Uygulamalı Projeler Bölüm Başkanı Yunus Ulusoy, askerî güç konusunu bir tür trajediye benzetiyor.
Ulusoy: "Türkiye Cumhuriyeti, İslam alemi ülkelerinde eşi benzeri bulunmayan bir temel eksene sahip. Batı istikameti, çağdaşlık, akılcılık şeklindeki bu eksenin garantörlüğünü ordunun sağlaması beklendi. Ordu, Türkiye'nin yönünü Batı yönünde tutması doğrultusundaki garantörlük vazifesini kendinde gördü ve Türkiye Cumhuriyeti hedeflerini tehdit ettiğini varsaydığı gelişmelere dur demek üzere her fırsatta siyasete müdahale etti."
Türkiye'de ordunun gücü artık günden güne daha fazla sorgulanır oldu. Bu bağlamda Türkiye'deki iktidar daha bir kaç gün önce bir güçler çatışmasını kendi lehine sonlandırmayı başardı. İktidar, darbe planlarına karıştıkları iddia edilen subayların terfilerini başarıyla engelledi. Bu, Türkiye'nin bir adım daha demokratikleştiğinin bir kanıtı olarak henüz yeterli kabul görmeyebilir. Ama bazı AB üyelerine bakıldığında şu da görülebiliyor: Onlarda da demokratik olmayan işler dönüyor.
Karadağ: "AB, son genişleme hamlesinde Romanya ve Bulgaristan gibi ülkeleri Birliğe aldı. Bu ülkelere gönderilen AB fonlarıyla ilgili yaşanan sistematik yolsuzluklar ise yolsuzluklar azaltılana dek benzer fonların dondurulması gerektiğini göstermiştir."
İtalya'nın da tüm demokrasi standartlarına uyup uymadığı, Başbakanları Silvio Berlusconi'nin ülke medyasının üzerindeki yoğun nüfuzuyla sorgulanabilir. Ve böylece aslında Türkiye'nin de diğer AB ülkelerinden daha çok demokrasi defolarına sahip olmadığı türünden kafa karıştırıcı bir manzara çıkıyor karşımıza.
Ulusoy: "Durum bu! Aslında işin özü, olaylara her seferinde hangi bakış açısıyla baktığınız, bakış açısının yardımcı etken olarak oynadığı rol, kanıtlanabilirliği ve -işin doğası bunu gerektirdiğinden- evvela bir defo olduğunu kabul edip onu aramakla ilgili. Hal böyleyken Türkiye ve başka ülkelere çoğu bakışınızda defolar tespit edeceksiniz. Bununla birlikte Türkiye'de, Batı tarafından kucaklanmaya hazır, gruplaşma ve akımların varlığı da söz konusu.
Örneğin Türkiye'de, bir yandan dini değerlere yönelen, diğer yandan ise dünyadaki gelişmelere açık işadamları olarak faaliyet yürüten -dışarıdan 'Türk Kalvincileri' olarak tabir edilen- güçlü bir grubun varlığı biliniyor. Tüm bunlar Türkiye'ye ait değerlerdir ve belli başlı kalıplara indirgenmemeli."
Ancak çoğu siyaset bilimcisi zaten, Türkiye'nin demokrasi kabiliyetine, üyelik müzakerelerinin alt seviyelerde önem atfedildiği görüşünde. Jeopolitik ve ekonomik göstergeler çok daha belirleyici oluyor. Bu arada Türkiye'nin, aslında Avrupa'nın iç tartışmalarına hiçbir tesiri olmadığı da düşünülüyor.
İslam ve insan hakları, İslam ve demokrasi, İslam ve kapitalizm... Bunlar arasındaki bağ veya roller kendi iç tartışmalarında Avrupa'nın kendi kimlik ekseninde ele aldığı meselelerdir.
Birkaç gün önce Ali Yüksel, -Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir danışmanı olarak-, dördüncü bir eş edineceğini ulu orta duyurarak çok eşlilik tartışmasının fitilini yaktı ve hükûmetini zor duruma düşürdü. Bu durumda Türkiye, aslında gerçekten de Batı değerleriyle bağdaştırılamayacak İslamcı bir ülke midir? Yunus Ulusoy, Türkiye'yi daha ziyade, farklı akımları kendi çatısı altında birleştiren bir ülke olarak görüyor.
Ulusoy: "Bu nedenle Türkiye'nin AB'ye katılımı sadece ekonomik ya da jeostratejik olarak sorgulanmakla kalmayıp aynı zamanda bu türden toplumsal ayrımcılıklara da bir medeniyetleşme cevabı olarak yansımaktadır. Neticede AB bir değerler topluluğudur. Bu değerler topluluğu da ancak üyeler siyasi ve demokratik temel esaslar ekseninde yönlerini tayin ettikleri oranda işlev görür. Ve bunu başarabilen bir İslami toplum da –kanımca- AB üyeliğine gerçekten uygun olur."
Türkiye'yi Batı'ya bağlama güreşi sürüyor; ucu açık olarak. Üstelik Türkiye'nin AB katılımı ABD'nin de ciddi çıkarına olmasına rağmen.
Karadağ: "Türkiye'nin sonunda AB'ye alınmasında ABD'nin pekala pay sahibi olacağını düşünmüyorum, çünkü eninde sonunda Avrupalılar kendi kimliklerinin ve Türkiye'nin bu kimlikte alabileceği yerin idrakine varmak zorunda."