Cengaver...
Devlet gibi adamım... Adamlığım bir millet gibi köklü...
Adamlığımla, hem koca bir devleti temsil edebilirim, hem büyük bir milleti...
Zira büyük bir cengaverim; ayağımın altında kan izleri, ağlayarak lakin mağrur çiğnediğim toprakların sahiplerinden arta kalmış...
Savaştık maalesef ve ben kazandım... Ağlıyorum ama üzgün değilim, çünkü kaybettiğim zamanlar da çok oldu...
Savaşçı hiç...
Sadece mağrur bir cengaverim, yazısız yaşam kuralları mustaribi...
Ne mutlu bana ki; yiğit rakiplerimden bana, benden onlara hayranlık kaldı yalnız yadigar, nice muharebelerden...
Selam olsun, o benden daha cengaverlere...
Yüreğim, yiğit kardeşlik yumaklarıyla örülmüştür benim...
Kimsenin kardeşim diyemediğini dolarım kollarım arasına, basarım şefkatle bağrıma; ‘seni tanımıyorum, adını bile bilmiyorum ama mezhebin engel değil sana sarılmama’ derim...
Selam olsun, o benden çok sarılıp bana, yiğitliğini gösteren Alevi kardeşlerime...
Bilesiniz ‘gözü karalık’ adımla maruftur; kendi yakıştırmam değil üstelik...
Bir gün elimde bir dövizle dedim ki, ‘bu kızın saçını göstermek istememesine saygı duyuyorum’; ertesi gün dilimde bir sloganla ‘hepimiz kardeşiz’; üç gün sonra ‘şehitler ölmez vatan bölünmez’; bir diğerinde ‘mutlaka fırsat eşitliği’; berikinde ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’...
Ben ters bir şey görmedim saydıklarım arasında...
Selam olsun, o benden çok slogan atan gözü karalara...
Acımasızlığım ve gözü dikliğimle meşhurum...
Terörist dediler; ellerine, kendi canlarından bir bebeği veririm de, sararım bir dinamit lokumuna, yeter ki bulayım bir dershanenin yamacında...
Bir grup gafil, ‘onlar terörist değil’ dediler; höst ulan diye naralandım ulu orta, aymazlık, pervasızlık az gelir benim o tonuma, efeliğime...
Selam olsun, benden çok ayırtına varıp, gözünü sakınmayıp, gafillerden olmayanlara...
Açık sözlülüğüm dillere destandır benim...
Zenne’yi de bilirim, Divan edebiyatını da... Harem’i de, Padişah sefalarını da... Direklerarasını da, Tarlabaşını da, Yüksel Kaldırımı da...
Günay’ı da, Çakıl’ı da, Maksim’i de...
TRT’yi de, İntertstar’ı da, Magicbox’ı da, Show Tv’yi de...
Tan’ı da, Bulvar’ı da...
Hepsinin, eski yeni muhteveyatını da, ötekini de, berikini de...
Yetmiş yıl kış, yetmiş yıl bahar yaşamış, kırk yılını iki kişi paylaşmış bir Huysuz’a, tam ömrünün son baharında, ‘intihar et’ diyenlere ateşler püskürüveririm, yeni nesil efsane bir ejderha gibi o yüzden...
Bakooorum, bakooorum, yaziklaniyoroom bu adam kadının düşürüldüğü duruma zira...
Selam olsun, geçmişi bilip, sözünü benden açık edenlere...
Şaşmaz terazili tarafsızlığımla anlatırlar beni, bilenler bilmeyenlere...
Babam, benim babam değilmiş sanırım bazen öyle konuşurum kaşlarım çatık; mevzu iki ucu keskin gerçekler ve ‘hak’sa eğer...
Başım dik, alnım ak, yüreğim yiğit, kalbim temiz, elim yetim, gözüm nurdur benim...
Bırakın koysun kafasını secdeye isteyen; ha kapalı ha açık, musibet gruplaşmalara kaçmadan...
Bırakın içsin yan komşum; kırmızı sokaklara sıkışmadan, belaya çıkmadan adı...
Bırakın savaşsınlar, cengaverliğe siyah lekeler düşürmeyecek şeyler için...
Gizlenmek, kaçmak, saklanmak...
Gizlemek, sütrelemek, canlı canlı gömmek, bir gün korkutan zombiler gibi dirileceklerini bile bile...
Yalnız bağışıklığını azaltır insanın, tüketir nice nesillerin sayılı günlerini, hiçler uğruna...
Devlet gibi adamım... Adamlığım bir millet gibi köklü...
Adamlığımla, hem koca bir devleti temsil edebilirim, hem büyük bir milleti...
Biz böyle çok kişiyiz...
Umarım...