DİKTATÖRLÜK VE TÜKENİŞ
İbret alınsaydı, tarih tekerrür eder miydi.
Tabi etmezdi.
Ancak pek çoğumuzun yaşamı, ne yazık ki, ibret almama yanlışlıklarıyla dolu.
Erk olmanın büyük güç olmanın sarhoşluğuna kapılmayan çok az insan vardır.
Tarihte çeşitli unvan sahibi ülke yöneticilerinin büyük kısmının “erk”, “iktidar” olmanın sarhoşluğu ile sonunda tükendiğini hepimiz biliyoruz…
İşte Hitler. Musolini, Napolyon…
Koltuk insanı ihtiraslı yaparken, tükenmenin de en büyük nedeni olur..
Demokrasilerde, tek parti iktidarları, çoğu zaman başlangıçta her zaman halka hoş gelir. Ortalıkta uyum, uzlaşma vardır. Ayrışma ve tartışma hemen hemen hiç yaşanmaz…
Rant dağıtımında ki ortaklık ve cazibe, iktidarı paylaşanları birbirlerine karşı uyumlu ve ılımlı yapar… Görünürdeki uyumluluk ve uzlaşı havası, ilk zamanlar ülkede işlerin iyi gittiği havasını verir. İktidarın başı, kendisine yüzde yüz bağlı çevresini ve vekillerini, kolayca hegemonyası altına alır, onları istediği gibi yönetir ve yönlendirir…
Ancak süreç ilerlerken görülür ki, uyumun ve uzlaşının bozulmaması ve dışa karşı çatlak ses verilmemesi için, yapılan yanlışlıkların, yoldan sapmaların, yolsuzlukların üstü örtülür.
Ne zaman ki, ülke ekonomisi gizlenemez ve sızlanamaz ciddi alarmlar vermeye başlar, kaynaklar yetişmez olur, sahte uyumun ve uzlaşının halkın gözünde önemi kalmaz; düşüşe geçen, halkın gözündeki imajı silikleşmeye başlayan ve geleceğinden kuşku duyar hale gelen lider de, diktatörlük heves ve uygulamaları başlar. Çevresinde ki kimse ona kolay kolay yanlış yolda olduğunu, önemli hatalar yaptığını, durumun kötüye gittiğini söyleyemez. Çünkü bilinir ki “biat” etmeyenin sonu defterden silinmektir…
Tarihe dönelim ve ünlü Fransız düşünür Bertnart Russel’e kulak verelim.
“Kendini büyük görmek aşırı alçaltılmanın sonucudur.
Napolyon okulda arkadaşlarının arasında aşağılık acısı çekmiştir.
Çünkü varlıklı aristokrat çocukları oldukları halde, kendisi burslu, yoksul öğrenciydi. Göçmenlerin yurda dönmesine izin verdikten sonra, eski okul arkadaşlarının gelip önünde eğilmelerinden pek hoşlanmıştı.
Ne büyük mutluluktu!
Gelelim bu hal onu çar karşısında da ayni gönül doyumunu tatma isteğine götürmüş, bu da ona Saint-Helen adası (sürgün, yani tükeniş) yolunu açmıştır.” (*)
Diktatörlük, süreç içersinde, hemen her konuda tam anlamıyla “ben yaptım oldu…” olgusunu yaygın hale getirir. Koltuğunun sonuna kadar baki kalmayacağının bilincinde olan lider; diktatörlüğünün tüm nimetlerinden bolca yararlanma ve gelecek karanlık günlerinin yatırımını da yapmayı ihmal etmez. Kendisini ölçüsüz mal, mülk, servet sahibi olmanın doyumsuz getirisine kaptırır.
Dünyaya “Harun gibi gelip, Karun gibi zengin olmamış tek demokrat görünümlü diktatör yoktur.
İktidar olduklarında, yönetimlere hiçbir şeyleri olmadan gelip oturanlar iktidarlıklarında korkunç mal, mülk, servet sahibi olmuşlarsa, bilinsin ki o yöneticilerin başında bulunduğu ülkelerde, halkın refah ve huzur içerisinde olması ütopik bir beklentiden öteye gidemez…
Yazımızı Walt Whitman’ın bir şiiri ile noktalıyoruz.
“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da
Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi
Kendi aleminde öyle huzur içinde…
Hallerinden sızlanmazlar, kan-ter dökmemekteler,
Karanlıkta gözleri açık uzanmıyorlar ve ağlamıyorlar
günahlarına,
Tanrıya olan borçlarını konuşup midemi bulandırmıyorlar,
Hepsi hoşnut, hiçbirinin mal, manat hırsıyla gözü dönmüş değildir.
Hiçbiri ne öbürünün, ne de binlerce yıl önce yaşamış kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor,
Hiçbiri ne dünyanın en mutsuzu, ne de en saygıdeğeridir”
BURHAN ÖZBEY
(*) Saadet yolu – Varlık yayınevi – Syf: 14