Dışarda yapılan yoz tantanalar...
Kendini mutlak sahip, yegane hakim görenlerin akıbetleri tarih sayfalarında satır satır aşikar; zahmet buyurup karıştıranlara...
Vazgeçilmezlerle dolu demezler mi o sebeple tüm mezarlıklar...
Ve sayfalar yıkılmaz ilkeleri(!), kuralları, yasaları, yasakları, şahlanmaları, efelenmeleri, sık sık kalkan şehadet parmaklarını anlatmıyor mu; okuyanın tepesinde şaşırma nidaları uçuşturarak ince saz tıngırdamaları eşliğinde bilhassa meraklılarına...
Meraklıları da sayfa sayfa ayıracak üstelik, bu kabı kalın, koca tarih kitabı; zamanın, aciz insanoğluna tabii her dönemi nihayete erdiğinde...
Öyle ya...
Öğrenmenin, bilmenin, düşünmenin, değerlendirmenin, anlamanın, sindirmenin, ders almanın, ayırt etmenin ulviyeti başka; inatla muradı, kör gözün parmağına bir tutan başka...
Ve zira...
Ulviyet düşkünü meraklıların kulak verdikleri, canından bir parçayı teslim eder gibi sanki; kör gözün parmağına efendileri için dışardaki yoz tantana garabetleri...
Ne acı!..
Oysa olan biten hatta olup bitecek; ulu orta, sere serpe, apaçık ortada değil mi?!.
Bu kadar ayrılığı çemberleşme refleksine bağlıyorum ben acizane...
Zira ezelden bu yana; zihni emme basma tulumba, aklı prangalarla çıngırdayan, kafası çakar çakmazların mümbit toprakları sayılan canım vatanımda, hiç bir şey yapamazsa garipoğlu fakir, çizer bir çember etrafına, oturur içine haşmeti alayla...
Bu zahiri lüzüm var mı tetkike...
Ardından kapanın elinde kalıyor, her bir küçük çember...
Kimler nasıl girmeyi başarırlarsa, onların çemberleri büyüyor; ölçüsüz, korkunç, heyula gibi...
O zaman çoğulculuk dediğin ne yana düşüyor, sopayla bile tayin edemez kimse yönünü...
Ve çık işin içinden ki; ‘çokluk’un tahtını sallamak ne depremlerin tetikleyicisi... Başımıza yıkılmadı mı sanki daha önce bu temelsiz inşaatlardan kaç tanesi...
Ah bu kör gözün parmağınalar her yanda!..
Az önce sağdaydı şimdi solda...
Dışardaki seslere yıllarca yoz tantanalar diyenler; ilkelilikle statükoyu, okyanus ile dere gibi birbirine karıştıranlar; halkla vatandaşı köprü niyetine bir adım atmaksızın ayıranlar; koltuk kuvveti ve kolluk zindeliğinden yar yar diye medet umanlar; rencide edici, onur kırıcı sözleri, tavırları, bakışları mülk edinenler, bunu olur olmaz sergilemekte hiç mi hiç beis görmeyenler; ötekilerin idamlarını yağlı urganları bilmeden nice selametlerden daha huzurlu gözü kara isteyenler; terekede sanki tek mirasçı kendileriymiş gibi naralananlar, dillerinde bencillik efelenmeleri, tenlerinde kaybetme korkusu ve kokusu; gönüllü koruyuculuğu yüklenenler, sevdaların en büyüğü sanırsın kendilerine zimmetlenmiş sade; özgürlüğü, düşünceyi, sanatı kendilerine göre biçimleyenler; türlü enstüramanlardan ahengli sentezler yapabilen adamları alışkanlıklarına ters düştü diye yasaklayanlar...
Ah yok mu, dışardaki seslere yıllarca yoz tantanalar diye bakanlar, bunlar yok mu?!.
Var, heyhat var!..
Geldim gene, kendine çizdiği çemberi turlayan bir adam gibi başladığım yere işte...
Ve tarih sayfaları yıkılmaz ilkeleri(!), kuralları, yasaları, yasakları, şahlanmaları, efelenmeleri, sık sık kalkan şehadet parmaklarını anlatmıyor mu; okuyanın tepesinde şaşırma nidaları uçuşturarak ince saz tıngırdamaları eşliğinde bilhassa meraklılarına...
Meraklıları da sayfa sayfa ayıracak üstelik, bu kabı kalın, koca tarih kitabı; zamanın, aciz insanoğluna tabii her dönemi nihayete erdiğinde...
Öyle ya...
Öğrenmenin, bilmenin, düşünmenin, değerlendirmenin, anlamanın, sindirmenin, ders almanın, ayırt etmenin ulviyeti başka; inatla muradı, kör gözün parmağına bir tutan başka...
Dileğim, ulviyet meraklıların gün be gün artması...