Mehmet ALTAN
STAR
Dışişlerini kim yönetiyor?
.
Pakistan’daki iç acıtan felaketten, memurlar ile toplu sözleşmeye kadar diğer konuları da not ettim.
PKK yöneticisi Karayılan’ın “devletle anlaştık” demecini de geri dönmek üzere bir yana ayırdım...
Her 17 Ağustos sonrası hararetlenen ama yeniden uykuya yatırılan gelmekte olan İstanbul depremiyle ilgili haber ve yorumları da sonuna kadar izledim...
Yazı konumu ise Ahmet Davutoğlu’nun beni çok şaşırtan demeci değiştirdi.
***
Dışişleri Bakanlığı’nın Hrant Dink davasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne utanç verici bir savunma gönderdiği epeydir sağda solda söyleniyordu...
Ama “savunma” niyetine AİHM’e gönderilen o dehşet verici metin bir gazeteye manşet olmasa kimsenin ruhu duymayacaktı.
İçeride “demokrasi, insan hakları” söylemi devam ederken, dışarıda “Hrant öldürülmeyi hak etti” mantığı kardeş kardeş yaşamaya devam edecekti.
Ve projektörler Dışişleri Bakanlığı’na dönmeyecekti.
***
Projektörleri oraya çevirince de, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dünkü demecindeki bir satıra çok şaşırdım. Bakan, üç gün önce bakanlığının konuyla ilgili “asılsız iddialar yakışıksızdır” açıklaması ertesinde şunları söylüyordu:
“Pazar günü olayı duyunca çok canım sıkıldı.
Önemli olan savunmayı kimin yazdığı değil.
Ağustos 2009’da yurtdışında yoğun trafiğimiz olduğu için ben görmemiştim, benim imzam yok.”
***
Gerçekten bu cümleyi okuyunca kendi kendime “Dışişleri’ni kim yönetiyor?” diye sordum.
İcraatları bundan böyle “Bakan’ın imzası olan ve olmayanlar” diye mi ayırmak gerekiyordu?
Ya da...
Bakan’ın “yoğun trafiğinde gördükleri, görmedikleri” diye mi?
Ayrıca da...
Bakan, Bakanlıkta değil ise mevcut icraattan sorumlu sayılmıyor mu?
Ekip, onun ekibi değil mi?
Bu kadar evrensel ilkelere aykırı bir yaklaşımı hiç kimse “bu nasıl iş” diye geri çevirmiyor ise Dışişleri’nin “resmi zihniyeti” nedir?
Demokrasiye, insan haklarına, AB’ye yaklaşım samimiyetiyle, mevcut savunma dosyası birbirine bu kadar zıt olabilir mi?
Söylenene mi, savunma dosyasındakine mi inanalım?
“Eksen kayması” endişeleri acaba bu çelişkilerden mi kaynaklanıyor?
***
Bunları boş yere yazmıyorum...
Rahmetli Turgut Özal’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne “bireysel başvuru hakkını” hayata geçirmesinden beri Strasbourg ile Ankara hattını yakından izlemeye çalışırım...
“Savunma” adı altındaki skandalların haddi hesabının olmadığını da, Dışişleri Bakanlığı’nın AİHM ile muhatap olan personelinin yaklaşımı konusunda da çok şey gördüm...
Örneğin, AİHM’in 50. kuruluş yılı kutlamalarına Türkiye katılmadı... Bu, Ankara’nın talimatı olmadan büyükelçinin kişisel tasarrufu olabilir mi?
O halde bu talimat da mı gözden kaçtı?
AİHM’in 50. kuruluş yıldönümüne katılmayı reddeden bir Dışişleri Bakanlığı’na Hrant Dink savunması ne kadar “ters” ya da “düz”; ona da daha dikkatlice bakmak gerek...
***
İstediğimiz “demokratik Türkiye” neden bir türlü gerçekleşmiyor?
Çünkü bizde “ilke siyaseti” yok.
“Koltuk sahipleri” bu rejimi “nereye kadar temsil edecek”, nereye kadar “değiştirecek”, açık ve seçik bir biçimde ortaya konmuyor...
Sonunda “devlet refleksi” denen gariplikler de fazlasıyla devreye giriyor... Bunu her yanda görüyoruz...
Hrant Dink savunması medyaya yansımasa, bu kimseyi rahatsız etmeden yürüyüp gidecekti...
Üstelik üç gün önceye kadar bakanlık bunu savunmaya devam ediyordu...
***
Değiştirilmesi gereken, devlet etme anlayışındaki köhnemiş hukuk dışı “ağız ve zihniyet”... Hrant Dink savunmasını yazan yaklaşım...
Ama ne yazık ki...
Türkiye’nin temel sorunu da “devlet koltuğuna” oturanın, halk adına evrensel ilkelere yeterince sahip çıkmaması... Her yerde görüyoruz bu örnekleri... İşte Savunma Bakanı’nın Heronlar hakkındaki beyanları...
İşi ortadan götürmeyi, Ankara ile halk arasında denge kurmayı kendi çıkarına daha uygun görüyorlar...
Yoksa...
Tersi olsa, 12 Eylül rejimi çoktan silinip süpürülürdü... Otuz yıl siyaset kurumu ile koyun koyuna yaşamazdı...