Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.
Hiçbir şeyi anlatmaya dilim varmıyor, kalemimi de buralara sırtımda taşıdım desem yeridir.
Onun kucağına doğmuş gibi gelin oldum ben. Kendimi hep kucağında, sakallarını okşarken hatırlıyorum. Sesi tok ve gürdü, bu yüzden severken rahatlıkla öfkesini de inlemesini de hoşgörüsünü de duyabilirdiniz…Mutfak tezgahının başında dururken, bulaşık yıkarken veya kabı kacağı yerleştirirken çok almışımdır arka persfektiften resmini. Çok durup bakmışımdır arkasından. Neden orada? Ne işi var kadın işleri ile diye! Sonra buldum bunun cevabını. O hayatının büyük bir nizamla yürümesini isterken, işin mutfaktan geçtiğini biliyormuş meğer. Mutfak onun iç dünyasının yediği, yaktığı, yıktığı, yıkadığı her şeyi yansıtıyormuş. O; iç dinginliğini sağlamak için orada saatlerce vakit geçiriyor, bir gün olsun yaptığı işten yüksünmüyordu. Kaşıklara, tabaklara ve tencerelere verdiği görevin başında bir patron gibi dururken, tek istediği şey, evin en hareketli ve motoru sayılan yerinin, düzenli ve düzgün işlemesiydi belki de. Böylelikle mutfak, bütün bir evin karargah ve yaşam merkezi olarak kalacaktı onun için.
İki dizini altına katlayarak oturur, kolunu da koltuğun ucuna yaslardı. Bu oturuşu şekli hep, "İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?" diye soran Meryem Süresinin, azgınlık gösterenler için buyurduğu “Takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz” ayetlerini getirirdi aklıma. Onun bu dünyada en rahat ettiği pozisyon, içimi kemirir, adeta bir Ahret sorgulaması ile baş başa bırakırdı beni. Sonra namazda “Allahü ekber” diyerek başını secdeden kaldırıp diz üstü oturduğumuz an gelirdi gözümün önüne. Ve anlardım bu duruşta kadınlarla erkeklerin neden farklılık gösterdiğini. Erkeklerin sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturup, sağ ayak parmaklarını kıbleye yönelmiş durumda dik tutma gayretini. Onun bu mübarek pozisyonda, iki büklüm nasıl kalabildiğini ancak o zaman anladım.
Çayı çok severdi benden farklı olarak. Demlediğimiz çayı kayınpeder-gelin olarak nasıl içeceğimizin planları yapıldı evlilik öncesi. –Ama ben çayı sevmiyorum ki ve kahvaltıda bile aramıyorum ki! diyemeden.O kadar istiyordu ki bunu yaşamayı, çayı yavaş yavaş yudumluyor, tadına alıştırmaya çalışıyordum kendimi, birisinin geliniyle yapacağı çay keyfi hayallerine son vermiş olmamak için.....
Onun kızgınlığı çoğunlukla uyulmayan kuralları üzerineydi; hiçbir kitabın cildi bozulamaz, su şişelerinin kapaklarının ağzı açık bırakılamaz, dolaptaki yemek bitmeden yenisi yapılamaz, ekmekler dışarıda, açıkta unutulamaz, tabakta bir pirinç tanesi kalamaz, iç çamaşırları diğerleriyle karışamaz( onun için kendisinin siyah ipliği ile işareti konur), emekli maaşının son günleriyse eğer, evde arızalan bir şey duyurulamaz, mutfakta hiçbir eşyanın yeri değiştirilemez, fatura ve aidatlarının ödeme günü şaşmaz…..Bu kadar kolaylıkla yerine getirilebilecek bu istekler karşısında hepimizin ortak tavrı; bıkkınlık, yılgınlık, tahammülsüzlük olmasaydı, bu dünyadan anlaşıldığını bilerek göçecekti. Ve ölümünden 10 dakika evvel, evde dolapta bıraktığı(kendi yaptığı patates yemeği) yemeğin akıbetini düşünmek zorunda kalmayacaktı….
Fakat biz, onun cenaze masraflarını düşünerek çocuklarıma yük olmayım diye kenarda biriktiği paraların, eşi öldüğünden beri, son yattığı şekliyle kalsın diye, onsuz girip yatması mezardan ağır geleceğinden yatak odalarına kilit vurmasından, Berat Gecesi canını teslim etmesinden, vefatından sonrasını bile düşünüp çocukları arasında sulhu sağlamaya çalışmasından, can çekişirken vaktini kaçırdığı namazlarını anmasından, köye, annemin mezarının başına vardığı zaman orada uyuyakaldığının köylüler tarafından fark edilmesinden, bana vefat gecesi“Bugün sabah nasıl olacak ki?” diye sorarken aslında sabaha çıkamayacak olmasından, ameliyata girecek diye oğlumla yaptığı konuşmada, sana işkembe getiriyim mi diye yaptığı espriyle karışık metanetinden nasıl bir ders çıkartırız bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey var, hiç birimiz bir ‘ORHAN OKUR’ olamayız. Onun gibi olmayı biraz tuhaf karşılayan bizlerin, bugün arkasından dili dışarıda kalmış bir meczuba dönüşmesi karşısında bile. Sevgili Kayınpederim, canım babam, Orhan Okur’a Allahtan rahmet diliyorum, bu yazıyı okuyan herkesten de “bir Fatiha, üç ihlas” bekliyorum...
hulyaokur06@gmail.com