Üst üste binmiş beton yığınları, telaş içinde koşuşturan insanlar, üstü başı kirlenmiş -dev beton kalıpların arasından çıkan- tek tük insanlar, bir kedi yavrusu gibi annesini arayan ağlamaklı çocuklar, tanınmayan sokakların tanınmayan binalarını arayanlar, tir tir titreyen bedenler, soğuktan ellerini nefesleriyle ısıtmaya çalışanlar, sarılacak battaniyesi olmayanlar, bir süre sonra acıktığını fark edenler, yakınlarını arayanlar, çoktan bu dünyadan gitmiş olanlar, ayazda üşütenler, grip olanlar, bir anda en yakınlarını kaybedenler, hastaneleri dolduran yaralılar, patlamış su boruları, karanlık sokaklar, terk edilmiş sokak lambaları, duvarlar altında kalan araçlar, yıkılmış köprüler, kitlenmiş telefonlar, topraktan gelip toprağa giden kerpiç evler, ekmek pişirilmeyen tandırlar, çay demlenmeyen kahveler, bir yanda da; evinde televizyon izleyenler, sonra yatağına girip uyuyanlar, sabah hayatına kaldığı yerden devam edenler, arkadaşlarıyla şakalaşanlar, sohbet edenler, gezenler, kitap okuyanlar, yemek yiyenler, kafelerde çay, kahve içenler, sevgilileriyle gezenler, annesine sarılan çocuklar, arabalarıyla işe gidenler, bankadan maaş çekenler, su içenler, dolapları yemek dolu olanlar, tertemiz elbiselerle, şık giysilerle dolaşanlar, gece çift battaniye kullananlar…
Haydi, sıkıntısı onların sıkıntısının yanında yok denecek kadar az olan insanlar, şimdi tam zamanı! Her zaman olduğu gibi tarihte, yine kardeşlerinizin ellerinden tutun. Onları bağrınıza basın. Yardım edip, iğneleyici sözler etmeyin ardından. İşte size fırsat gönüllerini hoş edin kardeşlerinizin!