Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.
Yine bir doğum günü yazısı daha yazacağım. Bunu yazmanın nasip olması bakımından iyi, geride bıraktıklarım açısından kötü, ileriye yaşlı ve yorgun bir vücutla koşacak olmak sıfatından ise berbat bir durum. Ama her şeyden öte bugün hem doğum günüm, hem bayramım hem de zaferim….daha ne olsun? 30 Ağustos coşkusunun yerine geçen bir doğum benimki…8 aylıkken, yani erken gelen…Şimdi düşünüyorum da, olmasını istediğim her şey için aynı acelecilik hakim bende…Bir insanın yüzüne bakınca hemen onun yaşlılık görüntüsünü aklımdan geçirmek, daha gidiş planlarını yapmadığım seyahatlerimin dönüş planlarını gerçekleştirmek, kitapları son sayfasından okumaya başlamak, tatlıya yemekten önce geçmek, hastalanmadan doktora gitmek, hayallerimde yaşlılık fonu oluşturmak, mezarımın yerini belirlemek hatta gidip başında dua etmek….:) Çünkü ben inanmam gecenin gündüzün devamı olduğuna…Eğer istersem geceyi gündüzün önüne çekebilirim. Bunun için öyle düşünmem yeterli olacaktır, yarını bugünden yaşamak gibi… İçi içine sığmayan insanlar beni daha iyi anlarlar…İşin tuhaf yanı, benim içim, evrene de büyük geliyor…Evren yeryüzüne yayılsa da bana yer açamıyor…Bu kez evreni içime sokuşturuyorum; yıldızları, güneşi, ayı ve yakamozu organlarıma yatıya gönderiyorum… Onlar, “Bizim gökyüzünde yerimiz iyi geniş geniş dağılıyoruz, sen keyfine bak” dese de, ben onlara da kendime de dünyayı dar ediyorum. İnsanın her şeyi kendinden beklemesi çok yorucu, yıpratıcı. Yıldızın işini bile yıldıza bırakamamak yani… Çocukluğumun elinden tutup, komşusu olan“gençliğime” gitmek ağır geliyor artık bana. Köşe başında “ihtiyarlığım”, bir adım ötesi “ölüm” zaten…Komşuluğum uzun sürmüyor, “Kalk hadi evine git, annen, baban merak eder” diyen bir ses, oyuncağı olmayan bir çocuğun en büyük hazinesinin “arkadaşı” olduğunu bilmeden. Ondan değil midir ki, hepimiz arkadaşımızın yanında çocuklaşırız, hele de yaşıtımız ise…Gençliğim, anne ve babanın himayesinden kurtulmam için bana bir şans vereceğini söylüyor: “Ya okuyacaksın, ya da çoluk çocuğa karışacaksın!” Okumak için sadece kalem-kağıdın yetmeyeceğini biliyor ihtiyarlığım. Diyor ki: ”Geç kaldın diye üzülme….Elinde çocuğu ile okul yolu tutan, hayatı tersinden yaşayan insanlar var…Yeter ki, bu ömrünü kurdelalı bir karne ile tamamla…Ahretin için de çalış….Benim yanı başımda mezarın duruyor….Oradaki yatağını bir yün yatak gibi düşün ve iyi amellerinden kırptıklarını onun içinde topla…topla ki yerin rahat olsun”…Fakat bir adım öteden bir ses yükseliyor:” O kadar kolay olsa idi…Onun yatağını önceden hazırlamasına izin verirdik…Demek ki…Yaptıklarının da cezasını çekmesini bilecek” Allahtan gittikçe korku tünelini andıran bu komşuluk, rüyalardan kovulduğumda son buluyor… Aslına bakarsanız 30 Ağustos 1979 doğumluyum ve 32 yaşıma girdim ama yine de ben 33’ün gelişini görüyor ve istiyorum. Ömrümü nasıl geçirdiğime baktığımda, bir daha bakamayacak olduğumu düşünüyorum. O yüzden her bakışımı biraz daha keskinleştireceğime nedense biraz daha kaçırıyorum. Hani derler ya, “Bölüşür yaşanmışlar yaşanmakta olanı” diye, işte o yüzden iktidar hep yaşanmışların elinde…Geride kalanlar, öldükten sonrasını anlatıyor insana. Ben yokken yaşamdaki hareketlilik nasıl devam eder diye etrafı izliyorum, bazen bir taşa bakıp, benim yokluğumla değişmeden kalacağı için teşekkür ediyorum. O yüzden yaşadığım anların suretine yansıyan kefenli duygularımdan kaçıyorum. Hz. Hamza gibi ayaklarına doğru çekilip uzatıldığında baş kısmı açılan bu kefen, öldükten sonra bile ayıbımı ele verecek gibi…O yüzden yeni yaşımdan korkuyorum ama yine de her şeye rağmen güzel bir yaşa bastım…Üstelik sadece dünyada değil, ahretteki yaşıma da girdim bugün…Bazı rivayetlerde insanın ahrette 33 yaşında olacağı bildiriliyor..Aslında bu yaş ifadesi dünyanın yaşına göre değil, dünyadaki en mükemmel yaş olarak kabul edilen 33 yaş, insanın cennette, olması gereken en mükemmel durumda bulunması şeklinde açıklanır. Dolayısıyla cennetteki yaşıma iyi bakmalıyım. Şimdiki görüntüm, cennetteki güzelliğimin aks-i sedası, emaneti…Oraya ait bir fotoğraf elimde dururken, onu kırıp, bükmek kimin haddine? Kimse doğduğum günü bilmesin istiyorum, bir annem bir de ben dışında, nasıl olsa öleceğim günü bilecekler, yetmez mi onlara? Sadece bize kalsın bu güzel günün esrarı… Ben dünyaya gelmek için acele ederken, başımla değil ayaklarımla ineyim doktorun ellerine… Annemin son gücüyle ittiği dünyadan, iteklemeden de mesafe alır hale geleyim… Doğduğum günü bir daha yaşayamayacağım, kimi kandırıyorsunuz? Öyle olsaydı anneme her kavuştuğumda, ağlamayı sürdürmez miydim? Benim can bulduğum beden, eriyip giderken… Ben yaşamaya nasıl devam ederdim? hulyaokur06@gmail.com
Yine bir doğum günü yazısı daha yazacağım. Bunu yazmanın nasip olması bakımından iyi, geride bıraktıklarım açısından kötü, ileriye yaşlı ve yorgun bir vücutla koşacak olmak sıfatından ise berbat bir durum. Ama her şeyden öte bugün hem doğum günüm, hem bayramım hem de zaferim….daha ne olsun?
30 Ağustos coşkusunun yerine geçen bir doğum benimki…8 aylıkken, yani erken gelen…Şimdi düşünüyorum da, olmasını istediğim her şey için aynı acelecilik hakim bende…Bir insanın yüzüne bakınca hemen onun yaşlılık görüntüsünü aklımdan geçirmek, daha gidiş planlarını yapmadığım seyahatlerimin dönüş planlarını gerçekleştirmek, kitapları son sayfasından okumaya başlamak, tatlıya yemekten önce geçmek, hastalanmadan doktora gitmek, hayallerimde yaşlılık fonu oluşturmak, mezarımın yerini belirlemek hatta gidip başında dua etmek….:) Çünkü ben inanmam gecenin gündüzün devamı olduğuna…Eğer istersem geceyi gündüzün önüne çekebilirim. Bunun için öyle düşünmem yeterli olacaktır, yarını bugünden yaşamak gibi…
İçi içine sığmayan insanlar beni daha iyi anlarlar…İşin tuhaf yanı, benim içim, evrene de büyük geliyor…Evren yeryüzüne yayılsa da bana yer açamıyor…Bu kez evreni içime sokuşturuyorum; yıldızları, güneşi, ayı ve yakamozu organlarıma yatıya gönderiyorum… Onlar, “Bizim gökyüzünde yerimiz iyi geniş geniş dağılıyoruz, sen keyfine bak” dese de, ben onlara da kendime de dünyayı dar ediyorum. İnsanın her şeyi kendinden beklemesi çok yorucu, yıpratıcı. Yıldızın işini bile yıldıza bırakamamak yani…
Çocukluğumun elinden tutup, komşusu olan“gençliğime” gitmek ağır geliyor artık bana. Köşe başında “ihtiyarlığım”, bir adım ötesi “ölüm” zaten…Komşuluğum uzun sürmüyor, “Kalk hadi evine git, annen, baban merak eder” diyen bir ses, oyuncağı olmayan bir çocuğun en büyük hazinesinin “arkadaşı” olduğunu bilmeden. Ondan değil midir ki, hepimiz arkadaşımızın yanında çocuklaşırız, hele de yaşıtımız ise…Gençliğim, anne ve babanın himayesinden kurtulmam için bana bir şans vereceğini söylüyor: “Ya okuyacaksın, ya da çoluk çocuğa karışacaksın!” Okumak için sadece kalem-kağıdın yetmeyeceğini biliyor ihtiyarlığım. Diyor ki: ”Geç kaldın diye üzülme….Elinde çocuğu ile okul yolu tutan, hayatı tersinden yaşayan insanlar var…Yeter ki, bu ömrünü kurdelalı bir karne ile tamamla…Ahretin için de çalış….Benim yanı başımda mezarın duruyor….Oradaki yatağını bir yün yatak gibi düşün ve iyi amellerinden kırptıklarını onun içinde topla…topla ki yerin rahat olsun”…Fakat bir adım öteden bir ses yükseliyor:” O kadar kolay olsa idi…Onun yatağını önceden hazırlamasına izin verirdik…Demek ki…Yaptıklarının da cezasını çekmesini bilecek” Allahtan gittikçe korku tünelini andıran bu komşuluk, rüyalardan kovulduğumda son buluyor…
Aslına bakarsanız 30 Ağustos 1979 doğumluyum ve 32 yaşıma girdim ama yine de ben 33’ün gelişini görüyor ve istiyorum.
Ömrümü nasıl geçirdiğime baktığımda, bir daha bakamayacak olduğumu düşünüyorum. O yüzden her bakışımı biraz daha keskinleştireceğime nedense biraz daha kaçırıyorum. Hani derler ya, “Bölüşür yaşanmışlar yaşanmakta olanı” diye, işte o yüzden iktidar hep yaşanmışların elinde…Geride kalanlar, öldükten sonrasını anlatıyor insana. Ben yokken yaşamdaki hareketlilik nasıl devam eder diye etrafı izliyorum, bazen bir taşa bakıp, benim yokluğumla değişmeden kalacağı için teşekkür ediyorum. O yüzden yaşadığım anların suretine yansıyan kefenli duygularımdan kaçıyorum. Hz. Hamza gibi ayaklarına doğru çekilip uzatıldığında baş kısmı açılan bu kefen, öldükten sonra bile ayıbımı ele verecek gibi…O yüzden yeni yaşımdan korkuyorum ama yine de her şeye rağmen güzel bir yaşa bastım…Üstelik sadece dünyada değil, ahretteki yaşıma da girdim bugün…Bazı rivayetlerde insanın ahrette 33 yaşında olacağı bildiriliyor..Aslında bu yaş ifadesi dünyanın yaşına göre değil, dünyadaki en mükemmel yaş olarak kabul edilen 33 yaş, insanın cennette, olması gereken en mükemmel durumda bulunması şeklinde açıklanır. Dolayısıyla cennetteki yaşıma iyi bakmalıyım. Şimdiki görüntüm, cennetteki güzelliğimin aks-i sedası, emaneti…Oraya ait bir fotoğraf elimde dururken, onu kırıp, bükmek kimin haddine?
Kimse doğduğum günü bilmesin istiyorum, bir annem bir de ben dışında, nasıl olsa öleceğim günü bilecekler, yetmez mi onlara? Sadece bize kalsın bu güzel günün esrarı… Ben dünyaya gelmek için acele ederken, başımla değil ayaklarımla ineyim doktorun ellerine… Annemin son gücüyle ittiği dünyadan, iteklemeden de mesafe alır hale geleyim… Doğduğum günü bir daha yaşayamayacağım, kimi kandırıyorsunuz? Öyle olsaydı anneme her kavuştuğumda, ağlamayı sürdürmez miydim? Benim can bulduğum beden, eriyip giderken… Ben yaşamaya nasıl devam ederdim?
Kimse doğduğum günü bilmesin istiyorum, bir annem bir de ben dışında, nasıl olsa öleceğim günü bilecekler, yetmez mi onlara?
Sadece bize kalsın bu güzel günün esrarı…
Ben dünyaya gelmek için acele ederken, başımla değil ayaklarımla ineyim doktorun ellerine…
Annemin son gücüyle ittiği dünyadan, iteklemeden de mesafe alır hale geleyim…
Doğduğum günü bir daha yaşayamayacağım, kimi kandırıyorsunuz?
Öyle olsaydı anneme her kavuştuğumda, ağlamayı sürdürmez miydim?
Benim can bulduğum beden, eriyip giderken…
Ben yaşamaya nasıl devam ederdim?
hulyaokur06@gmail.com