Duruşup, duruşup!..
Yaşını başını almış adamların, hanımların; kenarları sarı işlemeli
yüksek yakalı hukuk akillerinin karşısındaki duruşlarını, malesef iyi
çizerlerimizin renkli yahut siyah beyaz çizgilerinden takip edebiliyoruz...
Anlık mimikleri, nidaları, el kol hareketlerini, gözlerde hayat
verecek kadar etkili çizseler de üstatlar; tüm kudretine rağmen insan
tahayyülünün, bazı durumlarda sınırlanıp kaldığını hatırlatmak isterim...
Canlıdaki zevk, ayrıntı, ritimlik zihin çarpışmaları, duygu,
düşünce, bilgi, his geçişleri; gözleri kapatıp çizikleri ete kemiğe
büründürerek yakalanamıyor...
Yeni yetme deyimle, ‘insan tam giremeyebiliyor duyguya’,
çizgiler üzerinden...
Haklarındaki upuzun ‘yaptıklarınız, ettikleriniz listesi’ okunurken
ki ruh hallerini, yüz kıpırdamalarını; soğuk hatlarıyla bilinseler de, helecanlarının
çehrelerindeki izdüşümlerini görmeden, tam haberdar olmuş da sayamıyor insan
kendini olan bitenden...
Birçok konuda ‘aslında ne oldu’ sorusuna yanıt aranırken (!)
Türk tarihinin en büyük davasında (!); yüksek yargıçlar tarafından ‘anlatın’ buyruğunun,
sanıklar tarafından nasıl karşılanacağına tanıklık edememek de biraz can
sıkıyor...
Bu minvalden hareketle ve günümüzün en basit isteklerinden
biri olarak, insanın içinden şöyle dört başı mamur bir rejiyle; iddianame
okunurken, en az futbol maçlarındaki profesyonellik gözetilerek; terleyen
alınlara, titreyen kirpiklere, kaşınan enselere, karışmış kaşlara, yönlü
taranmış saçlara, yerinde duramayan bacaklara, hop hop kıpırdayan ayaklara,
açılıp çözülen el parmaklarına, nasırları didiklenen el ayalarına, kılık
kıyafet biçimlerine ve renklerine, kıravatların bağlanış şekillerine, sakal
bıyık kesimlerine, hadi televizyoncu deyimiyle ‘zoom in, zoom out’ olası geliyor...
Ve şayet, daha şeffaf olacağı kesin böyle bir ortam
yaratıldığını ve ekran başında izlendiğini düşünürsek; neler olurdu acaba orlon
iplikleri gibi birbirine dolanmış zihin karışıklıklarını çözerken baki
seyirciler...
Sezilir miydi acaba; iddianamedeki gerçekler yahut yalanlar,
iddia ve savunma makamlarının doldurduğu salonun havası süzülerek...
Anlaşılır mıydı emin değilim; okunanlar sırasında, kameralar
dolaştırılırken pişman olanlar, ‘keşke yapmasaydım’ yahut ‘az bile yaptım, bir
çıkayım buradan, bu işten bir sıyralayım göreceksiniz hepiniz gününüzü’
diyenler...
Beyaz camlara takılır mıydı kestiremem; savcı, sesi güre dikte
ettirirken iddialarını, kendisine verilen vaadleri hatırlayıp, kandırıldığını
hissedenler, kötü, yanlış emellere kurban gidenler...
Az da olsa tahmin edilebilir miydi bilemem; suçsuz olanlar,
günahına girilenler...
Ve tespitlenebilir miydi acaba; vatan, millet diye yola
çıkıp, suç örgütü elebaşılığına ve yandaşlığına soyunanlar... İliğinden
kemiğine; haksızlık, uğursuzluk, menfaat düşkünlüğü, güç müptelalığı, kudret sapkınlığı
akanlar...
En önemlisi; şer odaklarına karşı verdiği savaşlarla,
uğraşlarla alnına çizgiler kazınmış adamlar da işaretlenebilir miydi, dört başı
mamur tarafsız rejinin tarihe geçecek çekimlerine yakın uzak giren baki
izleyicilerce...
Bence, kara kalem çizgilerin gözlerimize zamklanmasından
evladır...
Kanaatimce, hakimle sanıklar arasındaki diyalogların mizahi
boyutları da tüm çıplaklığıyla saçılırdı ortaya bu yöntemle...
Sanık: efendim kaç saattir okunuyor bu melanet, ben duramayacağım
artık çıkıp bir hava alayım...
Hakim: senin melanet dediğin belki mihenk... hadi böyle
duruşmayın karşımda zaten... Çık dışarı çık...
Bence de haklı hakim, duruşup duruşup gitmiyorlar mı sanki...
Ve sanırım, en büyük yararlarından biri de şu olacak mahkeme
salonundan canlı yayının...
Cümleleri tam vermiyorlar kanımca; bizim meraklandırma
öğütlü, katışıksız olması gereken haberci duygularına bazen simyacılık
iddiasıyla avuç avuç ve bazen parmak kaşıklarla adrenalin, taraflılık,
yandaşlık, cephecilik damlaları atan dostlarımız...
He işte artık onlar da, omuzlarında taşıdıkları, ‘gayemiz,
sade ve yalın gerçekliği vermek’ büyük sorumluluğundan (!) kurtulmuş olacaklar;
kameralar, reji masası ve anında düşen uydu sinyalleri marifetiyle...
Muzipliğimizden ziyade, demek istediğimizin hülasası; daha
uzun bir süre mahkeme salonundakiler duruşacak, biz de onları seyredeceğiz,
kara kalem çizgileri ete kemiğe büründürme tasavvur becerisiyle...
Onlar duruşup duruşup evlerinin yollarını tutacaklar,
hakimler hanımın sabah dediğini unutmama telaşında katibesine çabuk çabuk diyecek,
biz de BBG evi seyircisi kıvamında, etkisiz, tepkisiz zurnamızda peşrev (!)
çekmeye devam edeceğiz...