Bir kız çocuğu. Hamile bir Üniversite öğrencisi ve protesto gösterilerine katılıyor. Kendi ifadesine göre, Polis kasıklarına tekme attığı için çocuğunu düşürüyor ve kürtaj oluyor.
Öğrencilerin tüm eğitim politikalarına direnişine, kendilerini Deniz Gezmiş havasına sokuşlarına, okullarını, savaş tankı gibi kullanmak isteyişlerine, kampüs, inisiyatif, öğrenci işleri, otomasyon gibi alanlarda bir türlü devletle barışamayışlarına bir açıklama getiremiyor olsam da bu kız arkadaş için yazacaklarım var. Havuzu iki muslukla doldurarak, kızın yaşadığı ızdırap mıdır, izdivaç eksikliği midir onu bulmaya çalışacağım.

Bembeyaz gelinliğimle, aralarına katıldığım ailenin saygı gören bir ferdi olarak, oğluma ilk kavuşacağımı öğrendiğim ana gidiyorum…..Kadınlık duygusunu en tabi ve ahlaki yollardan edindikten sonra, sıranın evlat sahibi olmaya geldiğini idrak ettiğim yaş, 18 idi. Eczaneden aldığım testte oluşan çift çizgi, artık bizim tek bir doğruyu kesen iki hayat olduğumuzu gösteriyordu. Ailemi ilk günden bir heyecan sardı, en çok da annemi. Çünkü biz üç kız kardeştik ve anneme bir erkek çocuk nasip olmamıştı, ilk tepkisi, “Acaba erkek midir?” idi... Eşim ise, “Benim bir çocuğum mu olacak şimdi?” diye sordu hayretle. Kayınvalidemler ise, tek erkek evlatlarından olma ilk torunlarının mutluluğunu, şükür dualarına eş yaşadılar.
Peki sonra ne oldu? Çocuğum olacağını öğrenir öğrenmez, soluk ve yemek borumu ona bağlı hissettiğimden, ne yaparsam ona, ne yapmazsam yine ona döneceğini bildiğim için hiç sevmediğim yumurtanın sayısını ikiye çıkarttım, köylerden ineğin loğusa döneminde saldığı ilk sütü ağız’ı istetip, besleyici olması bakımından tiksinmeden yedim, sebzelerden ilk kez tattıklarıma ve aşerme bahanesiyle gece yarısı domates arattığıma da bakılırsa sadece onu yaşatmak için yaşadım. Bunun yanında, gürültülü ortamlardan sakındım, hiç sevmediğim ve o güne kadar dinlemediğim klasik müziği onun duyargalarına sundum, hatta televizyondaki şiddet sahnelerinden bile ona hissettirmeden uzaklaştım. Ona tertemiz bir dünya bırakamayacaktım ama iyi bir ailenin çocuğu olacağını bilmesini istiyordum. Onun için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadım. Örneğin hamileliğim 8’nci ayını doldurduğunda, şiddetli baş ağrısı çekiyor olmamdan dolayı, doktorumun MR istiyor olmasına şiddetle karşı çıktım, kendi ölümüm pahasına onu ultra viyole ışınlarına maruz bırakmak istemedim. Fakat sonra doktorum: “Kızım sen ölürsen çocuğun bir anlamı olmaz, önce kendini kurtar, üstelik 8 aylık bir çocuk her türlü tıbbi müdahaleyi kaldırabilir evreye gelmiştir, merak etme bir zararı olmaz” dediği için o tetkikin yapılmasına izin verdim ama bugün üzerinden 13 yıl geçti ve oğlumun başına gelen her türlü rahatsızlıkta yine kendimi suçlamaktayım.
Ve onun kalp atışlarını içimde duyduğum andan itibaren, hayatın ritmini yakaladığımı hissettim. Onun yaşadığı, yemek yediği, uyuyup uyandığı anlar hayat standardım oldu. Çiçeğimin yaprakları dökülmesin diye hala avuçlarımı etrafına geriyor gibiyim. Yavrusu için ölüme atlamakta tereddüdü olmayan bir çok hayvan(Henüz yüzmeyi tam olarak bilmeyen yavrularını, kanatları altında taşımaya çalışan bir kuğu gibi, yağmur yağarken yavrularının ıslanmasına izin vermeyen tavuklar gibi, yürümekte zorlanan yavrusunu ensesinden yakalayıp taşıyarak hammalıktan gocunmayan kediler gibi) evet bir çok 'hayvan' gibi korumaya çalıştım onu tehlikelerden, en çokta insanlardan.
Bunları bilerek mi gitmişti o er meydanına, çocuğunu kaybetmek daha iyi bir yol muydu onun için? Annelik duygusu taşımış olsaydı, dünya yansa umurunda olur muydu acaba? Evet çocuklarımızın yaşayacağı toplumu şekillendirmek, belirlemek bizim elimizde ama bunun için bebeğini daha doğmadan bir kavgaya karıştırmak ne kadar doğruydu?
Bu soruların cevaplarını ben veremem. Ben kendi cevabımı vermişim. Herkes benim gibi de olamaz elbette ama orada dayak yiyen, yumurta ve taş atılan her genç bir anne evladı ve doğamamış bebeğin sömürüsünü yapacak son kişi ‘annesi’ olmalıdır bana göre.
hulyaokur@haberx.com