Eciş bücüş...
Eciş bücüş hayatın, son şansmış gibi sanki, zurnanın son deliğine kayan parmaklara sunduğu kızıl kızıl, tadımlık, ipeksi saç telleri dalgalanmasını; bir tutam ama evren gibi, bir kaşık ama sonsuz gibi, bir fincan ama ebedi aşk gibi derin derin koklayan gariban aşk mağdurunun;
serçe parmağına dolanmış tutam sonrası yan gelip yatamayan ruhu, hiç kavuşamama ve sonsuza dek ayrılık acısıyla, geceleri daralırken üstüne bir de sıcak hava nöbetleriyle;
balkon kapısı altı sızan havanın sessiz, arı, bakir hali burnundan kayıp, yara yara da olsa sıkışmış kalbine yer açmaya çabalarken küçük kazma deşmeleriyle;
geceden düşen irkilten bir melodi sesiyle yana yakıla kağıt kalem arayıp, öperek sakladığı anılarını tane tane damlatıp mürekkeple hemhale zorlanırken yine yeniden ince uçlu siyah kalem darbeleriyle;
aşk mağduru şişko delikanlının aklına, uğruna kitap yazdığı ilham kadınının şu sıralarda başka bir adamın altında ezildiği illeti takılıyor ki, çokta masumane şeyler geçmesi gerekirken mereti aşk denen şeyde; feragat edip uysal kimliğinden, kuduruyor dili sabır dualı adam...
Zorluyor ama delikanlı kendini, yüze çalımlık bir masumiyet için...
Kendine buluyor kabahati, bulmalı da nihayet ki; hiç sahip olmadığı kadını nasıl da büyütmüş evinin duvarında...
Pişmanlık yok, lakin yazık oluyor delikanlıya yine de, yazdığı onca aşk nağmelerine, attığı naralarına!..
Bir öpücüktü oysa!.. Ölürdü bir kısa öpücük için belki yüz kere!..
Bir ömür geçirirdi günde bir yumuşak öpücükle!..
Eciş bücüş hayatın, doğru düzgün aşkı olur mu hiç kuzum?..
Aşkı eciş bücüş olanın, hayatı düzgün olur mu yavrum?..
Mecburi bir pelesenkle selam edeyim...
Eciş bücüşse güzeldir hayat!..