ANKARA, 20/08(BYE)--- Katar'dan yayın yapan el Cezire televizyonunun 18 Ağustos 2010 tarihli internet sayfasında, Hurşit Dli imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan analizin özet çevirisi şöyledir:
Batı'da Türkiye'nin AK Parti dönemindeki siyasi yönelimlerine dair artan bir tartışma var. Kimileri Türkiye'nin Batı'nın güvenlik sisteminden sakince ve kademeli bir şekilde çözülerek Doğu'ya yöneldiğini; kimileriyse yaşanan değişimin yerel, bölgesel ve uluslararası koşulların zorladığı doğal bir sonuç olduğunu ve en nihayetinde meselenin bu koşullara ve değişkenlere uygun yeni bir konumlanmanın dışına çıkmayacağını düşünüyor.
Bu tartışmaların etkisiyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ülkesine yöneltilen ithamları -Batı'dan uzaklaşarak Doğu'ya yaklaşmak- yalanlamak zorunda kaldı. Gül, The Times gazetesine verdiği mülakatta bu suçlamaların kabul edilemez olduğunu söyledi ve ülkesinin başka coğrafyalardaki çıkarlarının Batı'dan uzaklaşmak şeklinde yorumlanmasını büyük bir hata olarak değerlendirdi.
--Dönüşüm--
AK Partinin 2002 yılında iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye, meşhur Batı yanlısı politikasından farklı bir politika izlemeye başladı.
Bugünkü resim tamamen farklı görünüyor zira Türkiye, Arap-İsrail kavgasının tam ortasında yer alıyor, Gazze'ye gemiler gönderiyor, ambargonun kaldırılmasını talep ediyor, Hamas liderlerini ağırlıyor, İsrail'in politikasını devlet terörü olarak niteliyor ve İsrail ile ilişkilerini gererken Suriye ve İran ile ilişkilerini ilerletiyor.
İçeride de ABD ve İsrail politikalarına itiraz eden bir kamuoyu var. Diğer taraftan, ordu kurumunun programlı olarak uzaklaştırdığı İslami kimliğe geri dönüşle somutlaşan sosyal bir dönüşüm var. Bu değişimlerde adı Recep Tayyip Erdoğan ile özdeşleşen AK Parti, bütün olan bitende pay sahibi olarak ön plana çıktı.
--Değişim Tartışması--
Batı'yı asıl endişelendiren şey, Türkiye'nin "hayır" gücünün artması ve politikalarla tutumlardaki eleştiri miktarının büyümesi.
Türkiye'nin önce 2003 yılında Irak savaşı kapsamında ABD güçlerinin topraklarında yayılmasına daha sonra da Güvenlik Konseyinde İran'a yaptırıma hayır demesi, Türkiye ile Batılı müttefikleri arasında derin bir çatlamanın göstergesiydi. Bu "hayır"lar, Batı için Türkiye'yi, İran'ın yanında duran, İran'ın politikalarını ve planlarını destekleyen bir taraf olarak ön plana çıkardı. Bu düşünceyi cesaretlendirense Türkiye ile İsrail arasında yaşanan gerilim olabilir.
Yaşanan tartışmada Türkiye'nin değişimi ve bu değişimin boyutlarıyla hedefleri hakkında farklı görüşler var. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1. Kimilerine göre Türkiye, İslam âlemindeki konumunu güçlendirmek için bu değişimi kullanıyor. Zira Brookings Enstitüsünden Martin Indyk, Türkiye'nin yeni Orta Doğu politikasıyla rolünü ve nüfuzunu, Batı ile var olan stratejik ilişkilerinin özünü etkilemesine izin vermeden pekiştirmek istediği görüşünde.
2. Kimilerine göre Türkiye'nin dönüşümü, bölgesel çevrede rolünü güçlendirme meselesini aşıyor. Bunlara göre yaşanan dönüşüm, Batı'dan aşamalı olarak çözülme şeklini alıyor ve AK Parti Türkiyesi, İslam dünyasında merkezî bir lider devlet olmaya çalışıyor. Bu ise NATO ile bağlarının gölgesinde gerçekleşemez, ki zaten İran ile ilişkilerini geliştirmeye doğru gitmesi, Batı'dan çözülmenin fiilen başladığının bir göstergesi.
3. Kimilerine göre AK Parti Türkiyesi tamamen pragmatik bir bakış açısıyla hareket ediyor. Bunlara göre yaşananlar, ideolojik dönüşümden çok, geçmiş yıllarda İslam medeniyetiyle ilişkilerde meydana gelen boşlukları iyileştirme şeklini alıyor.
4. Milliyet gazetesinden Kadri Gürsel'e göre Batı, İslami ajandasını çekinmeden açıklaması açısından Obama'nın, kasıtlı veya kasıtsız olarak AK Parti hükûmetini perdelediğine inanıyor. Bu kanaatin sahiplerine göre bu perdenin ardında büyük ajandalar var; ılımlı Türk modelinin radikal İran modelinin önüne geçirilmesi, sonra da Türkiye'nin devlet, rejim, azınlıklar ve kimlik gibi soruları yanıtlamak zorunda bırakılarak kendisiyle stratejik düzeyde bir sınavla baş başa bırakılması gibi.
5. Kimi Batılılara göre -ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in de açıklamasında olduğu gibi- AB'nin tepeden bakan tavrı, Türkiye'yi Doğulu kimliğine yöneltti ve Türkiye bu arayışında, çevresindeki medeniyette kabul gören büyük bir devlet olduğunu keşfetti. Bu da Türkiye'nin, Avrupa ile ilişkilerini Kıbrıs konusunda ve hassas olduğu diğer konularda tavizler vermeden rekabet temelinde geliştirebileceği anlamına gelir.
--Önceliklerin Değişmesi--
Türkiye'de durum önceki değerlendirmelerden farklı görünüyor. Çıkarlar ve Filistin, Irak, Afganistan gibi meselelere bakış, Türkiye ile ABD arasında çıkarların ve önceliklerin değiştiği bir hâl alıyor.
Bu gerçeğin karşısında Türkiye, tam olarak da AK Parti hükûmeti, büyük bir sınavla karşı karşıya görünüyor. Zira ona göre belirli dönemlerde Türkiye'nin "hayır"ı ABD'nin politikalarıyla Türkiye'nin stratejik çıkarları arasındaki çatışmanın bir ifadesi.
Irak'ta neden, ülkenin bölünmesi ve bölgede bir Kürt devletinin doğmasıydı. İran konusunda da benzer kaygılar var üstelik Türkiye, İran'a uygulanacak yaptırımlardan ekonomik olarak en fazla etkilenecek taraf olacak. Zira iki ülke arasında petrol, doğal gaz ve ticaret alanında imzalanan anlaşmaların, ticaret hacmini önümüzdeki birkaç yıl içinde yıllık yirmi milyar doların üzerine çıkarması bekleniyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin "hayır"ı, Batı'dan çözüldüğünü değil, coğrafi çevresiyle "sıfır sorun" politikasını pratiğe döktüğünü gösteriyor. Zira bunun tersi yani "evet" demesi, bu politikanın yıkılması anlamına gelir. Diğer bir deyişle böyle bir şey, geçen yıllarda pek çok alanda pek çok başarı elde eden Türk diplomasisinin dayanaklarının darbe alması anlamına gelirdi.
Belki de Türkiye'nin Batı'ya ve tam olarak da ABD'ye yönelik sitemi, ABD'nin Türkiye'nin başarılarını ve imkânlarını hafife almasından kaynaklanıyordur. Zaten bu durum, Washington'un İran ile yapılan nükleer yakıt değişimi anlaşmasını ele alış şeklinde de açıkça görüldü.
--Çıkarlar ve Roller--
Tarihî derinliğe sahip güçlü ve merkezî bir devletin çekiciliğine rağmen, değişkenlerle koşulların, politikaları ve çıkarları dolayısıyla da uluslararası ilişkileri belirlemede önemli bir rolü var.
Türkiye bugün içeride zorlu, karmaşık ve yapısal sorunlar yaşıyor. Bu sorunların bazısı AK Parti ile ordu arasındaki gizli-açık savaşla ilgiliyken diğer kısmı Türk-Kürt kavgasıyla ilgili.
Bunlar Türkiye'nin iç meseleleri olsa da dış ilişkiler sürecinden ayrı olmadıkları görülebilir. Zira Türkiye'nin bölgede bir Kürt devletinin kurulmasından duyduğu derin bir korku var. Bunu engellemek ve PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarını yok etmek için de büyük bir ABD desteğine ihtiyaç duyuyor ve bilindiği üzere siyasette hiçbir şey bedava değildir.
Tam da bu noktada Kandil'e karşılık Kandahar tezi atıldı ortaya. Yani Amerika, Kandil'de PKK kamplarının tasfiye edilmesine yardım etmesinin karşılığında Türkiye'nin Kandahar'daki Taliban kamplarında askerî operasyonlara katılmasını isteyecek. Kuşkusuz anlatılanlar, ortak çıkarların kurulmasında ve iyi ilişkilerin muhafaza edilmesinde rollerin karşılıklı olarak değiştirilebileceğinin iyi bir örneğini oluşturuyor. Aksi hâlde Amerika'nın Türkiye'deki Kürt partilerini terör hanesine yerleştirmesine rağmen Irak Kürtlerine verdiği sınırsız desteği nasıl anlayabiliriz ki?
Kimilerine göre Türkiye, çıkarlarını ve sorunlarını kendi kendine çözmeye kadir olduğunun bir ifadesi olarak Batı'dan bağımsız ve Batı ile rekabet eden bir politika izlemeye başladı. Bunlara göre Türkiye'nin -AK Partinin amaçladığı gibi- etkin bir merkezî devlet olma isteği, Batı'nın endişelerini artıracak ve sonunda Batı ile çatışmayı kaçınılmaz hâle getirecek.
Dolayısıyla geriye şu soru kalıyor: Türkiye'nin Doğu'ya yönelmesi illa ki Batı'dan uzaklaşması anlamına mı gelmeli yoksa bu ilişkinin yeniden konumlandırılması anlamına mı?