ANKARA, 02/09(BYE)--- Londra'da Arapça yayımlanan el Şark'ul Ewsat gazetesinin 1 Eylül 2010 tarihli internet sayfasında, Thaer Abbas imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun özet çevirisi şöyledir:
Türk seçmen 12 Eylül'deki referandumda "evet" derse, Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal'in "laikliğin bekçisi" olarak tayin ettiği ordunun siyasi nüfuzuna yeni ve belki de öldürücü bir darbe inecek. Bu, ordunun büyük bir ciddiyetle üstlendiği bir görevdi. Bu nedenle de AK Parti tırnaklarını törpüleyene kadar Anadolu canavarı doğrudan üç askerî darbe yaptı ve siyasi iktidara pek çok kez uyarıda bulundu.
Başbakan Erdoğan generalleri siyasetten uzaklaşmaları için ikna edene kadar ordu dört hükûmet devirdi. Ancak bu ikna çabası, Erdoğan'ın taraftarlarının iddia ettiği gibi kolay olmadı.
AK Partinin medyada ve yargının önünde uyguladığı baskılar karşısında orduya daha fazla sıkıntı yaratmamak için adının verilmesini istemeyen bir generalin dediği gibi Türkler, savaşçı bir halk olarak bilinir. Ankara'da bulunan Metropol Stratejik Araştırmalar Merkezinin gösterdiği ve bir subayın da dediği gibi bu, "Ordunun imajını bozmak için düzenlenmiş bir kampanya." Generale göre bölgeye gelen ilk Türkler çiftçi değil avcıydı. Türklerin, asker oluşlarıyla gurur duyan bir millet olduğuna işaret eden general, bir erkeğin bir kızı istemeye gittiğinde kendisine sorulan ilk sorunun vatani görevini yerine getirip getirmediği olduğuna dikkati çekiyor.
Ordunun siyasi yaşamdaki rolü, kurtuluş mücadelesine önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk ile başladı. Ordu, ilki 1960'ta olmak üzere darbe "hakkını" dört kez kullandı, Demokrat Partinin liderini Ve iki bakanını idam etti ve pek çok partiliyi, üniversite öğretim üyesini tasfiye etti. İkinci darbeyse 1971 yılında geldi. Askere sıkı yönetim alanından geniş yetkiler verdi, yargı içindeki konumunu güçlendirdi. 1980'de yapılan üçüncü darbede, şu an yürürlükte olan ve AK Partinin değiştirmeye çalıştığı Anayasa kabul edildi. Solu tasfiye etmek için yapılan bu darbeyle ordu üç yıl iktidarda kaldı ve sonraki dönemde ülkenin bütün alanlarını kontrol altına alabileceği bir kılıf temin etti.
Türkiye üzerine çalışmalar yapan araştırmacı Tarık Abdülcelil'e göre bu, ordunun, Yüksek Öğretim Kurulu, Radyo Televizyon Kurumu gibi devlet kurumlarına generaller tayin etmesiyle mümkün oldu. Ayrıca olağanüstü hâl ve sıkı yönetim ilan etme yetkilerini genişleterek orduya siyasi hayata egemen olma hakkı verildi. Darbeciler, 1961 Anayasası ile oluşturulan Millî Güvenlik Kuruluna (MGK) da daha büyük yetkiler verdi. Ayrıca Türkiye'nin askerî, kültürel, ekonomik, siyasi işleriyle ilgili bütün sorumluluğun yanı sıra Kemalist ilkeleri koruma sorumluluğu da MGK Genel Sekreterliğine verildi. Abdülcelil'e göre Genel Sekreterlik, bütün bu yetkilerle birlikte devletin hafızası ve operasyon merkezi hâline geldi. MGK, Radyo Televizyon Kurumu, YÖK, Devlet Planlama Teşkilatı gibi devlet kurumlarıyla doğrudan bağlantılı hâle geldi. Abdülcelil'e göre bu durum, ordunun 1980 darbesinden sonra elde ettiği nüfuzun ve yetkinin ne denli geniş olduğunu gösteriyor. Öyle ki Türkiye'nin bütün işleriyle ve yönelimleriyle ilgilenen bir istihbarat teşkilatına benziyor.
Ordu, 70'li ve 80'li yıllarda "komünist yayılma" ile mücadele ediyordu. Hatta bunun için Kore Savaşı'na bile katılmıştı. Ancak komünizmin yayılmasından ve Türkiye'ye Refah Partisi ile yayılmaya başlayan İslamcılığın artmasından sonra işler değişti. Daha sonraki bilgiler, ordunun, İslamcıların faaliyetlerini takip edecek özel çalışma birlikleri kurduğunu gösteriyor. Sonunda 1997 yılının Şubat ayında MGK'nın dokuz saat süren toplantısından hükûmete karşı darbe niteliğinde "tavsiyeler" çıktı. Toplantıdan sonraki yıl yayımlanan MGK bildirisindeyse, "İslami tehlike" ön plana çıkarıldı ve siyasi İslam'ın yükselişi, Türkiye'nin güvenliği için birinci tehlike olarak kabul edildi.
Daha sonra Anayasa Mahkemesinin kapattığı Refah Partisinin İslamcıları Fazilet Partisini Kurdu, ancak söz konusu parti de ordunun baskısı karşısında kapatıldı ve onun ardından gelen Saadet Partisinin içinden bir zamanlar “simit” satan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti çıktı.
2002 seçimlerinden galip çıkan Erdoğan, Kopenhag Kriterleri ile zırhlandı. Atatürk'ün AB'ye üyelik isteğini benimsedi ve bir dizi anayasal ve kanuni reform başlatarak Birliğe katılma çabalarına başladı. Meclisin 30 Temmuz 2003 tarihinde onayladığı yedi kanun paketi, asker ile siviller arasındaki ilişkinin dönüm noktası oldu. Askerin yetkileri büyük ölçüde azaltıldı ve MGK'daki egemenliği sona erdirildi. Böylece MGK bir istişare organına dönüştürüldü.
2004 yılının Mayıs ayında yapılan Anayasa değişikliğiyle de generallerin YÖK'teki üyeliği iptal edildi. Aynı yılın ağustos ayında yapılan değişiklikle de generallerin Radyo Televizyon Kurumu içindeki üyeliği iptal edildi. Yapılan diğer değişikliklerle emekli generallere yolsuzluklarla ilgili olarak dava açma ve ifadelerini alma yolu açılırken, sivillerin askerî mahkemelerde yargılanma imkânı da iptal edildi.
Yeni Anayasa değişikliği paketiyse ordu mensuplarının sivil mahkemelerde yargılanmasının yolunu açıyor. Erdoğan'ın Danışmanı İbrahim Kalın'ın da dediği gibi AK Partinin amacı, artık 10 yılda bir darbe yapılamayacağının mesajını vermek. Kalın'a göre başkaları başarısız kalırken Erdoğan'ın ordunun gücünü azaltmayı başarmasının ardında pek çok neden var. Bunların ilki, halkın daha fazla demokrasi ve şeffaflık talebi, ikincisi ise Erdoğan'ın pek çok generalle kişisel iyi ilişkiler kurabilmiş olması. Erdoğan birlikte çalıştığı pek çok üst düzey komutanı, ordunun siyasete müdahaleden elde edebileceği hiçbir çıkar olmadığı konusunda ikna etti. Cumhurbaşkanı Gül de orduya, durması gereken sınırlar olduğunu anlatmak konusunda büyük rol oynadı. Askerler de bunu kabullendi ve geçiş oldukça kolay oldu.
Erdoğan ordunun yetkilerini sınırlamakla kalmadı, AK Partiye darbe yapmayı planlayan geniş çaplı bir soruşturmaya da destek verdi. Geçen ayın başında aşırı ve düşmanlık besleyen bir ismin ordunun başına geçmesine engel olarak da orduya karşı bir zafer daha kazandı.
Referandum hazırlıkları devam ederken Metropol Araştırma Merkezinin yayımladığı kamuoyu yoklaması, kendisine karşı bir kampanya yürütüldüğünden şikâyet eden ordunun krizlerine bir yenisini ekledi. Yoklama sonucu orduyu, güvenilirlik açısından devletin bütün kurumları arasında son sıraya yerleştiriyor. Yoklamayı yapanlara göre ordu, kamuoyu yoklamalarında son üç yıldır en düşük seviyelerde yer alıyor. Güvensizliğin nedeniyse ordunun siyasete müdahale etmesi, darbe planlarına karışması ve terörle mücadelede başarısız olması.