Etek boyu Rönesans...
200-300 yıl önce Hasbahçe’deki saltanat kayıklarında; yerlere kadar kaftanı, kuş kanadı kalemi, kuzu derisi kağıdıyla, seyrülseferin sağından solundan nağmeler çıkaran kavuklular için etek boyunun bir önemi yoktu kanaatimce...
Etek boyunun önemsizliğinin kavukla da ilgisi yoktu zaten; sorsanız kürek çalışanlarına onlar da aynı yaklaşımı gösterirlerdi efendileriyle...
Çiçekler arasında dolanırken fermanların yegane tuğraları; haremindeki helallerinin kıyafetleriyle ilgilenmezlerdi sanırım, çiçeklerin kokularına yakınlıkları kadar...
Ne haremde giydiklerine karışırlardı, ne zifafta... Marifetlerine bakarlardı, işaretlemek için yüzlerini...
Şakşaklı sofralarda vezirler, komutanlar, devlet erkanı; dünya nimetlerinin gözüne vurup, memleket sorunlarına boş verirken, akıllarından geçmezdi gibi geliyor bana , ‘biz bu etek boyunu ne yapacağız’ sorusunun sesleri...
Ne tahta kapılı evlerin yatak odalarında, ne taş toprak sokaklarda; etek boyunu aklına takıp, kafası önünde dolaşanların olduğunu düşünüyorum...
Doğmamış, var olmayan ‘etekte boy’ tartışmasının nesine ehemmiyet duyaydılar öyle ya...
Üstelik dönem düşüncelerinde; karınca bacakları kadar özgürlük ve açılım yokken bir de... Pergel figürleri olsa oysa, takmazlar mıydı akıllarına...
Bir rüzgar esintisi kadar üfleyemiyorlardı, kabul gören sözlerin dışındaki duygularını zira...
Dillerine başka tat çalacak isyanları da yoktu açıktan...
Bir sinek vızıltısı kadar sesleri de çıkmıyordu, meyhane köşelerinden başka konuşma meclislerinde...
‘Doldur meyhaneci, boş kalmasın kadehim... Dünya dertli, ben dertli...Çabuk tut elini, boş kalmasın kadehim...’
Zihni, kalbi acizlere sorsan o zaman; ‘ne olacak bu etek boyu yıllar sonra, hiç kafa yoruyor musun bu mevzuuya’ desen, deliye çıkardı adın o lahza...
Ama dönüyor işte dünya... Kim derdi, kim tahmin ederdi; insan ihtilalleri olacak bu koca istibdat hanedanlığında... İnceldiği yerden kopacak insanlar, fikirlerinden sebep birbirlerinden... Yeşermeye başlayacak ve boy boy atacak ot kadar çok ideolojiler...
Kim dedi yahut kimler derdi bilmem ama oluyor işte, oldu işte...
Tufan kuvvetinde fikirler peydahlandı, deprem sarsıntısında nutuklar atıldı, kıyamet ayarında savaşlar yapıldı...
Bir sürü rengin insan üzerinde duracağının farkına varıldı... Nice sözlerin insan ağzına yakışacağı anlaşıldı... Kumaşlara yeni yeni bedenler ve ruhlar biçildi...
Reformlar, Rönesanslar, İnkılaplar ve beraberinde yeni sorunlar birbirini kovaladı...
Çözenler var, çözülenler var... Hala büyük bir kara duvar gibi yükselenler var...
Etek boyları, kafayı bağlama tarzları, vücudu sarıp sarmalama üslupları...
Bir de üstüne gizli kadın duygusu; teşhircilik...
Kanaat dönüşümleri kolay gerçekleşmiyor, bilirim... Asırların hapis duyguları kolay zapt edilemiyor, farkındayım... Ve görüyorum, yüzyılların istibdat anlayışları nesillerin genlerine işlemiş, kabulde zorlanılıyor...
Güleyim mi, ağlayayım mı!..
Gör bak, Reformlar, Rönesanslar, İnkılaplar neleri çözdü de, bir etek boyunu çözemiyor Yarab!..
Ve bana derin bir sual hakkı düşüyor;
Kimde kabahat!..
Ne olursa olsun olgunlaşmayan, devinmeyen, dönüşmeyen zihinlerde mi yoksa dönüşümleri etek boyu kadar yapan o güçlü, kudretli eller de mi...