Röportajlar….Röportajlar…..Röportajlar….Hayatımın arkasına taktığım en büyük tekerleme. Bizim içimizde biraz daha iri ve yaldızlı duran isimlerle konuşmayı başarmak, bu konuşmayı yayına taşıma süreci kadar zor olmadı inanın bana. Onları tanımak, toplumdaki yerini kanıksamak, sonra o koltuğundan kaldırıp, karşılıklı samimiyeti kurmak en kolay geçtiğim aşamalardan bir kaçı. Çünkü öncelikle kişilerin dünyayı kucaklamış gibi büyük duruşlarına karşı direnç göstermiyorum, sonra onları kendileri kadar büyümemiş insanlarla sohbet edebileceklerine inandırıyorum ve uzayıp giden sorularla eteklerini otomobil kapısına sıkıştırıyorum ki inmeleri bir tek benim elimde olsun.
Hazırlıklarım tamamsa, görüşme ortamından çıkmamla, söyleşiyi yayına teslim etmem arasında bir haç yolculuğu oluşmasın diye klavyeyi deve yerine koyuyorum desem az kalır. Deve ayağını bağladığım ip çözülmesin diye o kişiye olan hayranlığımı gitgide büyütüyorum içimde tabi.
Falsolarımı anlatmaya başlarsam güler misiniz ağlanacak halime, ağlar mısınız gülünecek halime bilmiyorum.
“Yıldız Kenter”…..Gözlerindeki yaş kurumazken, elmacık kemiklerinin kendisine hep gülmesi için kondurulduğu gerçeğini oyunculuğuna gerek kalmadan bize gösteren değerli sanatçı. O zaman Bolu’da çıkan bir dergi için görüşme talep ettim kendisinden. Talebim geri çevrilmedi, Bolu’dan toplanıp gelen arkadaşımın ve benim elimizi kolumuzu bağlayan bir durum tiyatro sahnesinde bizi bekliyordu, oyun demeyi çok isterdim ama günlerce içime sığmayan heyecan, yardımcının “Yıldız hanım hasta, sizinle görüşemeyecekmiş”demesi anında bile yerini üzüntüye bırakmadı. Çünkü hiçbir aksilik, onun verdiği sözden dönmesini hem de röportaj anına kadar benim buna dair bilgilenmememi mazur gösteremezdi. Hasta hasta oyuna çıktığını bilmem ve özür borcu olarak arkadaşım ve bana oyunu izleme teklifinde bulunulması, yaşlılığı, bitaplığı, büyüklüğü karşısında boynumu eğmem demek olamazdı. Yine de Bolu’dan kalkıp gelen arkadaşıma karşı mahcubiyetimi azaltmak ve oyun sonuna kadar Yıldız hanımın tekrar düşünebileceğine verdiğim ihtimal neticesinde Anna Karanina’yı izleme teklifine”Olur”dedim. Sonra mı? Sonrası geldi aslında ama daha ilginçlerine geçmek istiyorum.
“Doğan Hızlan”….Fraklı, papyonlu, halktan uzak devlet adamı tiplemesinin bir edebiyatçı için ters oranda ne kadar sevimli durabileceğinin göstergesi….Aldığım randevu doğrultusunda, benim için dünyanın diğer ucu sayılan gazeteye doğru yol aldım. Onunla edebiyattan çok, ailesini, bir türlü dedeye dönemeyen yüzünü konuşmak istiyordum. Yol çok uzadı ve ben rulo gibi içine sarılırken arayıp birkaç dakika geçikebileceğimi söylemek istedim, yardımcısı,”Yetişseniz de yarım saat vaktiniz var”dediğinde tamamlamak üzere olduğum yolu geri dönmeyi, çocukluğuma dönme şansım kadar çekici bulmadığımı itiraf etmeliyim. Ben yine de görüşebileceğimiz saniyeleri göstermeyen yelkovan ve akrep’e küsmemeyi tercih ediyordum. Oraya ulaşabildiğimde, bir dahaki görüşmemiz için zamanımızı almasını istemediğimiz fotoğraf çekimimizi gerçekleştirdik. Fakat Sayın Hızlan’ın şu, bu, o diye gösterdiği hiçbir tarih söyleşimizi yazamadı. Fotoğraflar birer hatıra olarak bende saklı kaldı ve sonunda röportajımız sürünceme kurbanı oldu.
“Zeynel Abidin Erdem”….Saygın iş adamımız. Kendisinin Peygamber ehlinden geliyor olması, sorularıma kaftan kıyafeti geçirme titizliğinde ve özeninde yaklaşmamı sağladı. Sanki Medine’ye gidiyordum, oradan söyleşiyi değil hac görevimi tamamlamış olarak dönecektim….Bu kez önceden haberdar edildim…Ama yolun yarısını tamamladığımda. Bir telefon:”Hülya hanım, Zeynel bey, makamında sizi ağırlayamayacak, çünkü yurt dışından misafirleri geldi” “Ben nasıl olur bile diye soramadım, çünkü karşımda kuş misali daldan dala konabilen bir makam sahibi vardı. Sorularımı iletebileceğimi, yoğunluğunu mazur gördüğümden yanıtlarını mail olarak da alabileceğimi söyledim. Telefondaki ses,”Tabi gönderin lütfen”dedi. Fakat mailin taahhüt edilen vakitte elime geçmemesi, fazla iyi niyetli olduğumu bir kez daha bana göstermiş oldu. Sayın Erdem’e öncelikle asistanından ulaşmayı denedim. Aramızda ses tonunun verdiği mesajla ilgili küçük bir polemik geçti. Baktım ki, kendisinin bana veremediği bir red yanıtı söz konusu, bu kez Zeynel Abidin Erdem’in özel telefonuna yöneldim. Telefona yine asistanı yanıt verdi ve meslek hayatımın ilk kurşununu bana sıktı:”Siz Zeynel Abidin Erdem’i cep telefonundan arayacak kadar BÜYÜMEDİNİZ” Bu söz, beni “Allah’tan da mı büyüksünüz” sorusunu sormaya zorladı ama sustum, büyümek için küçüklüğüme “Sen beni ne hale soktun böyle” bakışı attım.
"Mümtazer Türköne"....Ne yalan söyleyeyim, eşi kadar popülaritesi yoktu gözümde. Ama akademik kariyeri benim bu ön yargımı desturlar diyordum. Kendisi İstanbul’a yabancıymış, bir starbucks cafeyi buluşma yeri olarak önerdi. Kabul ettim. Fakat olağan ki, aynı starbucks cafeden söz etmiyormuşuz. Garsonların tarifiyle nihayet yanımda soluğu aldığında, sorularımı bir biri ardına sormak için sabırsızlanıyordum. Ve başladık, fakat Mümtazer Türköne soruları monolog bir sohbet sistem kurarcasına tek tek okumamı istedi. Çünkü soruların önyargılı ve şahsi olmasından muziç duymuştu. "Ben bir akademisyenim, lütfen buna yönelik sorular sorun" dedi ama benim önceden kendisine yapacağımız röportajın ’biyografi’ içerikli olacağını duyurduğumu unutarak...Ben akademisyenliğine değinemeden masadan kalkıp, röportajdan, çalan kapıya yetişmek istercesine kalktı, ya da ocakta unutulan yemeğin altını söndürmek istercesine....Ama bu falsonun en ilginç yanı, yapamadığımız söyleşinin yerine Mümtaz’er Türköne’den kahve içme teklifi almamdı. Tabi ki reddettim çünkü tercihim bir bardak soğuk suydu.....
Siz bu anlattıklarımı sindirirken, ben balıksız denize olta atmayı sürdüreceğim. Çünkü denizi temizlemek için boş şişeleri çekmek de hayırlı bir iş. Sonra beklemeye koyulacağım…Balıklar gelir elbet…