Duygularımı kaleme kurşun eylerken, yüreğime saplanacağını nereden bilirdim ki? Benim tuttuğum takım, Fenerbahçe sevgili okurum.
Öyle ki, fenerıumlardan hiç ihtiyacım olmayan şeyleri alarak, takımına madden destek olmaya çalışan, oynanan maçlar sırasında aşırı fanatik ve coşkulu tezahüratlarımla takımıma yenilgi sinerjisi oluşturuyorum diye mütemadiyen izlemekten kaçınan, her oyuncusunu, vücudumun ayrı bir uzvu gibi kabul görüp, kendimi birinden ayrı düşünemediğim, antrenörünü, vazifesini mi yapıyor, yoksa takımının başarısı için yerlerde sürünecek kadar çalışıp zahife mi oluyor diye gözleyen, galip geldiği müsabakalardan sonra kalbimin sağlam kalmasını sağlayan Rabbim için, kendisinden sonra inandığımız şeylerin buna değmesi gerektiğini gösterircesine, stadının yakınlarından, etrafından geçerken, kendini tavafta bulunuyor gibi hisseden biri duruyor karşınızda.
Şimdi ise, anlı-şanlı takımımızın bu başarılarını illegal yollardan edindiği şaibeleri ve iddialarıyla dağlanıyor yüreklerimiz. Şimdi düşünüyorum da, hangi işte, ahlakınızı temiz bırakabiliyorsunuz?
En basitinden bir öğretmen, haksız yere(İşte ailesinin arkadaşıdır, zengindir bir yerlerden fayda sağlamıştır, prestijini yükseltecektir gibi sebeplerle) bir öğrencisine fazla not verip, diğerini de yine aynı haksızlıkla sınıfta bırakmıyor? hangi gazeteci, benim önüme rüşvet haberi gelmedi diyebilir? Ve bu rüşvete tevessül etmeyen hangi gazeteci kendi haber organını çıkarları için kullanıp, başkasını lekelemez? Hangi doktor (ki bugünlerde en çok iştigal ettiğimiz konu üzerinden gideyim onkologlar özellikle) sadece insan iyileştirme, hastasına şifa bulma amacı taşır? Ve hangi doktor, bunu insan hayatı boyutundan çıkarıp, ticari metaya dönüştürmek istemez? Hangi avukat, savunduğu kişinin cürümünü bildiği halde yalan yere karşısındaki suçlu göstermeksizin müvekkilini savunur, hangi pazarcı, tezgahının arkasına topladığı çürük malı, kiloya katmaz, müşterinin elinden seçme hakkını almaz?
Yapılan hiçbir kötü iş, başka bir kötülüğün şiddetiyle kendisini aklayamaz. Bunu ima etmiyorum. Fakat Fenerbahçe Başkanını, bu yola sürükleyen olguları da görmezden gelemiyorum. Eğer, bütün takımlar kendisini bir şekilde bozduysa, o da düzgün kalabilmenin şartlarını takımı adına zorlamıştır diye düşünüyorum. Yaptığı şeyleri affetiren, mazur gören bir tavır da izlemiyorum. Aksine “1959’dan bu yana futbolun içinde kaynayan kazanlarda, kaç mikrobun öldüğünü, kazanın dışını nasıl kararttıklarını, ve dışarıda kalanların o kazanın sıcağında nasıl ısındıklarını da görmek lazım” diyorum.
Son maça kadar ölüm-kalım savaşı veren, son maçta kupayı, başka takımların eline bırakan Fenerbahçe Başkanının, bugünlerde yapılan ‘Evinde yapılan aramalarda, bir adet şampiyonluk kupası bulundu’ geyiğine kadar işi vardırmamasını da dilerdim tabi. Çünkü teşviksiz ve şikesiz de olsa bu takımın şampiyonluğu kaçınılmaz bir gerçekti zaten. Bizim Fenerbahçe camiası olarak toplumsal teşvikimizin büyüklüğü onun neyine yetmezdi? bundan sonra kirli diye el vuramadıkları kramponlarını bağlamadan sahaya atlayacak olan sporcuların ayağına dolanacak bağcıklar, sonsuz sakatlanmaları da beraberinde getirecek olursa ne olacak? Biz büyüklerde şikenin işkenceye dönüşmesinden sonra, kanadı kırık kanaryaları, ‘Bal-şikeste’ olarak anacak körpe Fenerbahçelilerin nasıl çıkacağız rüyalarından?
“Ben seni çok sevdim biliyorsun Aziz Başkanım. Yine de seviyorum. Sizi kimse röportaj yapmaya ikna edemezken, ben bir mektup yazıp kulübe faxlamıştım, siz de çok etkilenip, hemen akabinde beni aramıştınız. Ama kaderin kör talihi işte, o sırada, piyasaya yeni sürülen, şehir içi yeşil otobüs hatlarında yolculuk yapmaktaydım, inanamadım, “Ben Aziz Yıldırım” dediğinizde.
Hem rüya olmadığını anlamak için hem de şoför dahil herkes yüksek tonla, cep telefonumu kapatmam konusunda uyardığından, kendime biraz zaman tanımak istedim. “Sizi hemen arıyorum Başkanım, hemennnn” deyip kapatmıştım telefonu. Fakat sonra aradığınız numaranın kulübün cep telefonu santral çıkışı olduğunu anladım. Size o gün bugün ulaşamama gerekçemi de, “Hayatta insanın eline bu şans bir kez geçer” sözüne bağladım.
Ve anladım ki siz, duygularıyla yaklaşan hiç kimseye kapatmıyordunuz kendinizi, sadece benim yaptığım size o an, görgüsüzlük yada saygısızlık olarak göründü. Hak vermiyor değilim. Otobüsü otobanda durdurup, “benim inmem gerekiyor” diye, hayatta önem verdiğim sayılı insanlardan biri olarak sizinle görüşmemi belki de gerçekleşecek bir röportaja belki de nezaketen reddine belki ölüme belki hayatta yapmam dediğim otostopa bağlanacak şekilde sonlandırmalıydım.
Ben sizin o gün yaptığınız her şeyin (bana tekrar konuşma şansı tanımasanız da) arkasındaydım, dün ise, yaptığınız her şeye kefildim, bugün sizi kendimden, takımımızın başarılarından birden bire ayrı tutmam haksızlık olur. Alacağınız hiçbir ceza, size olan itimadımı sıfırlamaz. Çünkü sizinle Fenerbahçe’ye gönül verme noktasında eşitiz, Fenerbahçe’ye zarar verme noktasında eşit olana kadar size bir şans tanıyorum. Üzgünüm ama bu kez şans verme sırası bende.
Bu yazıyı beni çok etkileyen bir hikaye ile bitirmek istiyorum. Sevgili Fenerbahçeliler, “Elimizde şampiyonluğu(gerçek performanslarımız da bunu elde etmemize yeterdi inanın, kaybetsek de ona ilk bizim parmaklarımız değdi, unutmayın) tutarken, neden ben demeyelim!” LÜTFEN!
Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi. Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
"Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?"
Arthur Ashe buna şu cevabı verdi:
Tüm dünyada...
50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,
5 milyon tenis oynamayı öğrenir,
500,000 profesyonel tenisi öğrenir,
50,000 yarışmalara girer,
5,000 büyük turnuvalara erişir,
50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'ü yarı finale,
2'si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye hiç sormadım.
Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim?
hulyaokur@haberx.com