ANKARA, 24/08(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin 23 Ağustos 2010 tarihli internet sayfasında, Gideon Rachman imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan yorumun çevirisi şöyledir:
Hem Barack Obama hem de David Cameron'ın göreve geldikten sonraki birkaç ay içerisinde Ankara'da parlamentoya hitaben konuşma yapmalarından Türkiye'nin Batı dünyası için önemini anlayabilirsiniz.
Batı, Türkiye'yi umursuyor çünkü ülke doğu ile batı arasında bir eklem gibi ve çoğunluğu Müslüman olmasının yanında demokratik olan nadir ülkelerden birisi. Türkiye hem Rusya hem de İran'ın komşusu, aynı zamanda bir NATO üyesi. Ülkenin hızla büyüyen dinamik bir ekonomisi var. Ve bu günlerde Türkiye Batı için günden güne daha büyük bir endişe kaynağı olmaya başladı.
Ülke, İran'a karşı yeni BM yaptırımlarına muhalif oy kullandı ve İsrail ile ilişkileri tehlikeli biçimde düşmanca. Türkiye'nin sürünceme içindeki AB'ye katılım çabaları, ülkenin Batı ile ilişkilerinin sembolü haline geldi.
"Türkiye ile konuşmak" açıkça konuşmak ve meselenin özünü ele almak anlamına geliyor. Ama Avrupa Birliği'nde "Türkiye ile konuşmak" yuvarlak ve kaçamak sözlerle eş anlama geldi.
2005 yılından beri AB ve Türkiye, ülkenin Birliğe katılımını öngören bir anlaşma üzerinde müzakere ediyor ve bu süreç ilk olarak 1963 yılında başladı. Ancak Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Türkiye'nin üyeliğine karşı olduklarını açıkça dile getirdiler. Türk hükümeti halen "Avrupa'ya katılmak" istediğini söylüyor, ancak dış politikası anlaşılır biçimde sabırsızlık göstermeye başladı.
Bu yüzden belki de gerçekten "Talking Turkey" -ve dürüst olma- zamanı gelmiştir. Türkiye AB'ye katılırsa gerçekten de muhteşem olur. Ancak bu olacaksa Türkiye'nin üyeliği yeni bir temelde kabul edilmelidir. Bu, Türkiye ve AB arasında insanların tamamen serbest dolaşımını içeremez.
Şu an AB üyesi 27 ülkenin vatandaşları Birlik içinde vizesiz seyahat etmenin tadını çıkarıyor ve birlik üyesi ülkelere çalışmak üzere gidebiliyorlar. Bulgaristan ve Romanya gibi yeni üyeler için intibak düzenlemeleri söz konusu. Bu düzenlemelere göre, söz konusu ülkelerin vatandaşları, ülkelerinin birliğe üyelikleri yedinci yılını doldurana kadar tamamen serbest dolaşma hakkı kazanmıyorlar. Ancak kurallar net. Nihayetinde tüm AB vatandaşları eşit haklara sahip oluyor.
Türkiye'nin AB'ye üyeliği gerçekleşirse bu kurallar değişmek zorunda. Türkler için ayrı kurallar koymak adaletsiz, hatta ırkçı bir yaklaşım olur. Ancak Türkiye'nin üyeliği AB'ye toplu göç ihtimalini yükselttiği müddetçe Batı Avrupa'daki seçmenlere ülkeyi kabul ettirmek imkansız olacaktır.
Bu yalın gerçek, AB'nin Orta Avrupa'ya genişlemesinin Batı'ya doğru toplu göçleri tetiklemesinden beri oldukça netleşti. İngiliz hükümeti, Polonya'nın birliğe katılmasının ardından 13 bin Polonyalının İngiltere'ye göç edeceğini ileri sürmüştü. Gerçek rakam ise yarım milyonun üzerindeydi. Fransız hükümeti ise Romanya'nın birliğe katılmasının ardından Fransa'ya göç eden Çingeneleri ihtilaflı bir biçimde sınır dışı ediyor. Hollanda'daki seçimlerde radikal ve göçmen karşıtı sağ kanadın oy patlaması gösteriyor ki özellikle Türkiye gibi Müslüman ülkelerden gelecek toplu göçler, bazı Batı Avrupa ülkelerinde iç siyasete taşımak için pek de popüler değil.
Tüm bu deliller ışığında, Avrupalı politikacılar göç konusu ele alınmadığı müddetçe Türkiye'nin AB'ye katılımına yönelik müzakerelere destek vermeyecekler. Uzun vadede bunu yapmayacak, kısa vadede ise laf salatası ve iki yüzlülüğe devam edecekler.
Ankara'ya yaptığı son ziyarette Cameron, Türkiye'ye çok kötü davranıldığı için "kızgın" olduğunu söyleyerek kendisini Türkiye'nin AB üyeliğinin savunucusu olarak konumlandırdı. Ertesi gün Cameron, İngiltere'ye gelen göçmenlerin sayısının azaltılması gerektiğine ilişkin kararlılığını tekrarladı. Mantıksal olarak ikisi bir arada olmaz.
Şüphesiz ki Batılı liderler bu çelişkileri ve ikiyüzlülükleri konuşmanın zamanı olmadığını öne sürecekler. En iyi durum senaryosunda bile Türkiye'nin üyeliği yıllarca uzakta görünüyor. Bu gibi zor konular daha sonra ele alınabilir.
Ama bu halinden memnun olma durumu oldukça abartılı. Şu bir gerçek ki Türkiye, Batı ile ilişkileri hızla bozulan önemli bir ülke.
Türkiye AB müzakerelerini göçmen sorunuyla yüzleşerek yeniden canlandırmaya çalışmak bir tür kumar olur. Türkler öfkelenerek çekip gidebilir. Bununla birlikte, tam serbest dolaşım hakkı olmaksızın bile Türkiye, AB'ye katılmakla birçok avantaja sahip olacaktır.
Birlikte nüfusu en kalabalık ikinci ülke -ve muhtemelen yakında birinci ülke olacak- olan Türkiye'nin, Avrupa Yasasını şekillendirmede ve Avrupa Parlamentosunda büyük bir ağırlığı olacak. Türkiye ayrıca Birliğin daha yoksul ve yeni üyelere savurganca harcadığı finansal ve yapısal fonlardan da faydalanacak. Avrupa ortak pazarında serbest dolaşım hakkı elde ederek AB dış politikasını şekillendirmede ve birliğe üyelik ile beraberinde gelen yasal ve diplomatik korumalarda da söz sahibi olacak. Yeni anlaşma ile birlikte, Türk vatandaşlarının AB'nin her yerinde çalışma hakları olmayacak ama seyahat onlar için önemli ölçüde kolaylaşacak.
Tam serbest dolaşım hakkı içermeyen AB üyeliği, Türkiye'nin kabul veya reddetme tercihini yapabileceği bir anlaşmadır. Ama en azından iyi niyetle yapılabilecek bir öneridir.