LONDRA, 23/07(BYE)--- Financial Times gazetesinin 21 Temmuz 2010 tarihli sayısında yukarıdaki başlık ve Delphine Strauss ve David Gardner imzalarıyla yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
--Uzun Süredir Batı'nın En Güvenilir Orta Doğu Müttefiki Olan Ankara,
Farklı Bağlar Kurarak Batı'ya Sırtını Dönmediği Konusunda Israrlı.
Ancak Bölgesel Liderlik İçin Atağa Kalkmak Bazı Riskleri de İçeriyor--
Bir haftada Toronto, Brüksel, Bişkek ve Londra'yı ziyaret ederken; diğer bir hafta ziyaret ettiği şehirler Lizbon'dan Kabil'e uzanıyor. Ahmet Davutoğlu bir yıl önce Türkiye'nin dışişleri bakanı olduğundan bu yana ülkesini yükselen bir bölgesel güç haline getirme vizyonuyla, 100'den fazla yurtdışı seyahati gerçekleştirdi. Şimdi de, dervişler şehri Konya'dan, "Bunlar boşuna yapılmadı." diyor.
Davutoğlu'nun mesajı genel olarak çok istisnai değil. Profesör edası ve rakamlarla tarihlere ilişkin akademik takıntısıyla Davutoğlu, Türkiye'nin komşularıyla "sıfır sorun" doktrinini anlatıyor. Bu slogan cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh." sözünü akıllara getiriyor.
Davutoğlu, bu yaklaşımı ile Balkanlar'dan Bağdat'a uzanan sorunlarda arabuluculuk görevi üstlendi ve Ankara'nın hızla büyüyen ekonomik gücünü kullanarak, hem aralarında Rusya ve Brezilya'nın bulunduğu yükselen güçler hem de eskiden düşman görülen Suriye, Irak ve Yunanistan gibi ülkelerle yeni dostluklar oluşturdu.
Ancak geçtiğimiz aylarda Türkiye'nin bölgesel hedefleriyle, Batı'daki geleneksel ittifakları arasındaki gerginlik ortaya çıktı.
İlk olarak Ermenistan ile uzun zamandır süren soğukluğa son verme girişiminin başarısızlığa uğraması, Türkiye'yi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun düzenlediği Ermeni katliamını soykırım olarak tanımlamak isteyen ABD ve diğer ülkelerdeki Ermeni diasporalarının yeni çabalarıyla mücadele etme zorunda bıraktı. Ardından da mayıs ayında, İsrail'in, Gazze ablukasını kırmak üzere bölgeye gitmekte olan Türk bayraklı yardım filosuna İsrail'in düzenlediği ve dokuz Türkün öldüğü baskın geldi.
Ankara İsrail ile ilişkileri tamamen koparacağı yönündeki tehdidinden geri adım attı ancak Davutoğlu, bu baskın ile ilgili bir uluslararası soruşturma açılmadıkça ve İsrail özür dileyip ölenlerin yakınlarına tazminat ödemedikçe, bir zamanlar yakın müttefiki olan bu ülkeyle ilişkilerin tekrar eskisi gibi olmayacağı yönündeki söyleminde ısrarlı. Bu ay Londra'da yaptığı açıklamada Davutoğlu, "Mevcut sorulara cevap bulunmadıkça İsrail ile ilişkilerimizin ilerlemesi mümkün değil." dedi.
ABD açısından ise, Ankara'nın duruşundaki değişimin en belirgin işareti, geçtiğimiz ay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İran'a karşı yeni yaptırımlar konusunda yapılan oylamada verdiği red oyu. Brezilya ile birlikte Tahran'da hazırladığı yakıt takası anlaşması Batı tarafından reddedilip küçümsenen Türkiye, İran'ı pazarlık masasında tutmak için sadece çekimser kalmak yerine, red oyu kullandı.
Bundan sonra kopan fırtına, en başta Türkiye'nin Batılı ortakları için artan önemini ortaya koydu. Bir NATO üyesi, enerji koridoru ve Müslüman nüfusu İslamiyet'in demokrasi ve laikliğe uyum gösterebileceği konusunda bir örnek olduğu için bu ülkeye zaten uzun zamandır önem veriliyordu. Ama şimdi bölgede iki ayrı savaşla meşgul ABD'nin, Irak ve Afganistan'da istikrarı sağlamaya çalışan böylesi önemli bir ortağı yabancılaştırmayı göze alabilmesi çok daha zor.
Filistinlilerin haklarının popüler bir savunucusu olarak ortaya çıkan Türkiye, İran'ın bölgedeki hakimiyetine de son verdi. Başbakan Recep Tayip Erdoğan Arap sokaklarında, Hizbullah'ın lideri ve Tahran'ın en güçlü müttefiki Hasan Nasrallah'dan daha fazla itibara sahip.
Washington merkezli düşünce kuruluşu German Marshall Fund'dan Nathalie Tocci, "Suriye'de insanlar, Şam'ın kendini tehdit altında hissettiğinde İran'a, fırsat peşinde olduğunda ise Türkiye'ye yöneldiğini söylüyor." diyor.
Ankara'nın Washington'dan bağımsız hareket etme konusundaki belirgin isteği, bölgedeki güvenilirliğini arttırdı. ABD'nin 2003 yılında Irak'ı istilası sırasında topraklarını kullanma baskısına direnen ve 2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasındaki çatışmalarda Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz'e girmesine izin vermeyen Türk hükûmeti, Moskova ve Bağdat ile şimdi daha sağlam ilişkilere sahip.
Buna karşılık ABD Ankara'yı daha değişken ve güvenilmez bir ortak olarak algılıyor. Kongre'nin bazı üyeleri, İsrail ile ilişkilerin kopmasını, otoriter İslamcı hükûmetin Doğu'ya doğru kayışının bir kanıtı olarak görüyor. Genelde farklılıkları kapalı kapılar ardında tutmaya özen gösteren Amerikalı yetkililer de kuşkularını açıkça dile getiriyor. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Türkiye'yi ABD Dışişleri Bakanlığı'nda en fazla destekleyenlerden biri olan Philip Gordon bile, ülkenin NATO, AB ve ABD'ye olan bağlılığının "kanıtlanması gerektiğini" söylüyor.
Ancak Türkiye'nin Orta Doğu'nun çalkantılı siyasi coğrafyasındaki bu patlaması çok büyük bir sürpriz değil. Soğuk savaşın sona ermesi sonucu Balkanlar, Orta Asya ve Kafkasların yanı sıra geniş Orta Doğu'nun da Türkiye için siyasi ve ticari doğal nüfuz bölgeleri olarak yeniden açılmasıyla, Ankara, NATO'nun doğudaki nöbetçisi rolünden çok daha büyük bir sahne arayışına girmeye zorunluydu.
Davutoğlu, ülkesinin hâlâ denendiğine dair her türlü imadan rahatsız oluyor. "Türkiye bir mesele değil, bir aktör." diyen Davutoğlu, "Biz NATO'nun içinde Batı'yı savunmak için kaba güç kullanan bir aktördük. Şimdi de Doğu Akdeniz'de AB değerlerini yumuşak güç kullanarak savunan bir aktörüz." diyor.
Türkiye yalnızca bir NATO üyesi değil, ayrıca 57 devletin üye olduğu İslam Konferansı Örgütü'nün de başkanlığını yürütüyor. Bugünkü hükûmet, bu ikili kimliğin, liderlik boşluğundan muzdarip ve hemen alev almaya müsait bir bölgede Ankara'yı aktif bir politika yürütmeye mecbur ettiğine inanıyor. Türk görüşüne göre, İsrail'in savaş yanlısı uzlaşmazlığı ve İran'ın nükleer hevesleri konusundaki gerilim, bölgedeki en ölümcül iki ateşleme pimi. İşte bu yüzden Ankara geçmişte İsrail ve Suriye ile İsrail ve Filistinliler (Hamas dahil olmak üzere) arasında arabuluculuk yaptı. Gene bu nedenle Türkiye Brezilya ile birlikte, düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu emanet konusunda İran ile anlaşmaya vardı.
Bu, Avrupa Birliğinin Türkiye'nin katılım görüşmelerini ilerletme konusundaki isteksizliğine karşı bir tür darılma değil. Ayrıca, iktidardaki yeni İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) Müslüman ülkelere yönelik bir strateji değişimi veya ideolojik bir dönüş de değil. Erdoğan gerçekten de özgüven sahibi ve dinamik Türkiye'nin seçenekleri olduğunu ve Avrupa'nın, arka bahçesi Orta Doğu'da nasıl kullanılacağını unuttuğu görülen "yumuşak güç" konusunda maharetli olduğunu göstermek istiyor. Ancak Davutoğlu ne Doğu'ya doğru ne de Batı'ya karşı bir dönüş olduğunu söylüyor ve "Hâlâ ilk ve en stratejik hedefimiz Avrupa ile bütünleşmektir." diyor.
AK Partinin diplomasisini eleştirenler de dahil olmak üzere diğer yorumcular, Türkiye'nin Arap dünyasındaki nüfuz ve cazibesinin büyük ölçüde Batı kimliğini ve Batı ile ilişkilerini sürdürmesine bağlı olacağına işaret ediyorlar. Milliyet gazetesi köşe yazarlarından Semih İdiz'in satırlarıyla, "Türkiye ile ilgili olarak sevilen şey, koruduğu Batılı imajı. Bu imaj Orta Doğu'da başka bir yerde yok." İdiz ayrıca, Araplardaki Türkiye algılamasını şekillendiren Türk televizyon dizilerine yönelik tutkuyu da, bu dizilerin İslam ülkelerinde pek bulunmayan romantik özgürlükler ve Batılılaşmış yaşam biçimini tasvir etmelerine bağlıyor.
Dolayısıyla, yöneltilmesi gereken esas soruyu Türkiye'nin Doğuya kayıp kaymadığından ziyade, Ankara'nın, bölgesel konularda daha büyük bir rol üstlenirken, çıkarlarını etkin bir şekilde gözetip gözetmediği ve eski ve yeni ittifakları arasında dengeyi sağlayıp sağlayamadığı oluşturuyor.
Şimdiye kadar Davutoğlu'nun doktrininin sonuçları karmaşık. Suriye ile yeni dostluk, Kuzey Irak'taki Kürt politikacılarla makul ilişkiler ve Orta Doğu gümrük birliği vizyonu doğrultusunda atılan ilk adımlar, başarı hanesinde yer alıyor. Ankara'daki yabancı diplomatlar da Türkiye'nin Balkanlar'daki ve Irak'taki siyasi fraksiyonlar arasında oynadığı rolün yararlı olduğunu söylüyor ancak kibirden söz edip Ankara'nın olayları istismar edebileceğini de belirtiyorlar.
Türkiye'nin başta büyük bir başarı olarak alkışlanan İran uranyumunun takası anlaşmasındaki rolü de Batılı ortaklarını, Tahran ile ilerideki görüşmelere Ankara'yı dahil etmeleri konusunda isteksizliğe itebilir. Ankara ayrıca İsrail ile Suriye arasında daha fazla arabuluculuk yapmayacağını belirtti. AK Partinin yalnızca İslam dünyasına açılmadığı konusuna şüpheyle yaklaşanları ikna etmeye yardımcı olabilecek, Ermenistan ve Yunanistan ile ilişkileri düzeltmeye yönelik girişimler de ileriye gidemedi.
Türkiye'nin 40 yıldır süren AB'ye katılma girişimi konusunda AK Partinin Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Suat Kınıklıoğlu, resmî çizgiden ayrılıp, "her iki tarafın da, kendilerini bir karar almaya zorlamayan düşük düzeydeki temaslardan memnun olduğunu" ima ediyor. Gıda emniyeti standartları konusundaki teknik müzakereler bu ay başladı ancak ilerleme ihtimali hayli zayıf gözüküyor.
Türkiye'nin daha büyük bölgesel etkinlik stratejisi mantıklı görünse de, bunun tutarlılığının fevri tabiatlı Erdoğan'ın periyodik çıkışlarına bağımlı olması sorunlardan birini teşkil ediyor. Gazze'ye gitmekte olan filoya düzenlenen saldırıdan sonra İsrail'e duyulan öfkenin anlaşılmaz bir yanı yok ancak Erdoğan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya veryansın ederken 10 Emir'den söz edince veya Türkiye'ye yönelik Kürt saldırılarını İsrail'in desteklediğini ima edince, Türk diplomatları yorum yapmamayı tercih ediyor.
Kibar bir kişiliğe sahip Davutoğlu bile bir ihtilaf odağı haline getiriliyor. Washington'da dolaşan bir anekdota göre, Davutoğlu Gazze yanlısı eylemcilerin serbest bırakılmaları konusunda ABD desteğini almak için görüşmeye gittiğinde, yumruğunu masaya vurmuş ve ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'a bağırmış. Bu tür polemiklere girmek istemeyen Davutoğlu, "Hiçbir ülke hukukun üstünde olduğu hissine kapılmamalı." demekle yetiniyor.
Bu tavırların büyük bölümü iç siyasete yönelik. Dış politika 1990'lara kadar, daha çok güvenlik mülahazaları çerçevesinde çiziliyordu. Şimdi ise, koyu şekilde Amerikan aleyhtarı ve her türlü dış etkiye şüpheyle bakan bir kamuoyunun görüşleri ile giderek daha fazla uyum gösteriyor.
Washington'daki Brookings Enstitüsü'nden Ömer Taşpınar, "Şahit olduğumuz şey, bir İslamcı dış politikanın ortaya çıkışından ziyade, Türklerin Amerika ve Avrupa ile yaşadığı düş kırıklığını istismar eden ve buna hitap eden halkçı bir iktidarın yükselişi." şeklinde konuşuyor.
Bazıları da popülist içgüdülerin Erdoğan ve AK Partiyi, Türkiye'nin küresel nüfuz kazanma yolunda yakaladığı büyük bir fırsatı boşa harcamaya ittiğini düşünüyor. İstanbul'daki Bilgi Üniversitesinden Soli Özel, öfkeyle şöyle diyor: "Bir gümüş tabak içinde kendilerine tüm dünya sunuldu ve onlar Gazze'yi tercih ettiler. Halkın duygularını yatıştırmak gibi bir sorumlulukları yok. Onlar, bu ülkenin dış politikasını yürütmekten sorumlular ve Arap sokağı ile Türk sokağı arasında sürecin kontrolünü yitirmelerinden korkuyorum."
Ankara'nın resmî çizgisi ise, Türkiye'nin ortaklarının artık bu yeni kararlılığa alışmaları gerektiği doğrultusunda. Böyle olsa da, Davutoğlu Ankara'nın sadece Orta Doğu'ya önem verdiği izlenimini düzeltmek için zorlanıyor. Davutoğlu, geçen hafta bir Türk diplomatın NATO'da yüksek bir göreve atanmasının, örgüt içinde Türkiye'nin önemini kanıtladığını belirtiyor.
Ancak Davutoğlu yakında dış serüvenlerini kısıtlayıp ülke içindeki olaylar üzerine yoğunlaşmak zorunda kalabilir. Bu yaz, Türkiye'nin Güneydoğusunun yaşadığı en kanlı mevsimlerden biri olacağa benziyor. Asi Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Irak sınırı ötesindeki üslerinden saldırı üzerine saldırı düzenliyor.
PKK şiddeti tırmandıkça, örgütü bastırmak için müttefiklerinden yardım sağlama konusunda hükûmet üzerindeki baskı da artıyor. Erdoğan ABD'den daha doğrudan askerî yardım ve istihbarat isterken, AB'den PKK'nın mali kaynaklarını kesmesi için adım atmasını talep ediyor ve kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'nden PKK'nın tedarik yollarını kesmesi ve dağlardaki üslerinden çıkarması için daha fazla çaba harcamasını istiyor.
Görevi yakında sona erecek olan Türkiye Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu ay, tekrar başlayan çatışmaların hem Iraklı yetkililer hem de ABD ile ilişkileri gerginleştirmesini beklediğini ifade etti. Yani, tüm uluslararası heveslerine karşın Erdoğan ve Davutoğlu'nun, "Tüm siyaset yereldir." şeklindeki eski atasözüne göğüs germeleri yakın olabilir.