LONDRA, 04/08(BYE)--- Financial Times gazetesinin 31 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Christopher Caldwell imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte kameraların karşısına geçince doğru kelimeleri bulmak kolay olmamalı. Başbakan David Cameron da bu hafta doğru sözcükleri bulamadı. Avrupalı liderler, Türkiye'yi her zaman Batı ile Müslüman dünyası arasında bir "köprü" olarak görüyor. Ancak Avrupa Birliği, Türkiye ile müzakereleri 2005 yılında başlattığından beri, Erdoğan birçok yönden Batı'dan uzaklaştı. Erdoğan, İsrail hükûmetini savaş suçlarıyla itham ederken, aynı konuda Sudan hükûmetinin üzerine toz kondurmuyor. Erdoğan, Almanya'yı Türkiye'ye karşı "nefret" beslemekle suçlarken, yardımcıları da İran'ın nükleer programının nükleer silah geliştirmek amacını taşıdığı fikrine gölge düşürüyor.
AB, Türkiye'nin girişi konusunda bütün diplomatik yumurtaları aynı sepete koyarak hata yaptı ve ilişkileri güçlendireceğine bunlara zarar verdi. Avrupa halklarından hiçbiri, Türkiye'nin üyeliğine hevesli değil. Batı'nın Türkiye için öngördüğü "köprü" rolü, NATO'nun ikinci en büyük ordusu ve dünyanın 16. en büyük ekonomisine sahip olan bir ülke için fazla mütevazı görünüyor. Ayrıca Türkiye'nin büyük bir memnuniyetle komşularını, dinlerini müflis Batı'nın korkamayacağı kadar ılımlılaştırmaya ikna edeceğini varsaymak da günümüz şartlarında artık geçersiz. Sonuçta, ikiyüzlülüğün damgasını vurduğu katılım müzakerelerinde, ilerleme sağlanamadı. Cameron, bu hafta o ikiyüzlülüğün üstesinden gelmek ve İngiltere'nin Türkiye'nin üyeliği konusunda yanında yer alması için harekete geçti.
Birtakım istisnalar dışında bu, Türkiye'yi Avrupa'ya yakınlaştırmaktan ziyade, Avrupa'yı Türkiye'ye yakınlaştırmayı icap ettiriyordu. Cameron'ın İsrail hakkındaki sözleri, bunun en göz kamaştırıcı örneği. Cameron, siyonist karşıtı maçolukla "dünya kamuoyunun" onayını kazanacağını düşünüyor gibi. Gazze Şeridi'nin, Cameron'ın tahrik edici deyimiyle, bir "esir kampı"na benzeyip benzemediği (ve niçin benzediği) ve İsrail'in haziran başında Gazze ablukasını kırmak isteyen Türk filosundaki Mavi Marmara'ya yaptığı baskının orantılı olup olmadığı tartışılabilir.
Ancak Erdoğan'ın yanındaki platform, bu tartışma için yanlış yer. Son iki yıldır Erdoğan'ın İsrail'i konu alan söylemi, yapıcı olmaktan ziyade demagojikti. Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), filonun sponsoru Türk vakfı İHH'yi destekledi. Geçtiğimiz baharda yapılan bir anma töreninde Erdoğan "Hamas'ın bir terör örgütü olduğunu düşünmüyorum" dedi. Cameron İsrail'in baskınını "kesinlikle kabul edilemez" şeklinde niteledikten sonra Erdoğan bunu Somali korsanlarının saldırılarına benzetti.
Erdoğan'ın İsrail'e yönelik veryansınına katılmak, demagojiye Batı'nın imza atması riskini taşıyor. Cameron, Türkiye "terörizmin her şekline karşı savaş kararlığımızı paylaşıyor" derken haklı değil. Tıpkı Batılılar gibi Erdoğan da el Kaide bombalarından korkuyor. Ancak Erdoğan ile Batı'yı ayıran konu, Hamas'ın füzeleri.
Cameron'ın temel farklılıkları ayırt etmedeki aynı isteksizliğinin damgaladığı konuşmasının ana bölümü, Türkiye'nin AB üyeliğini ilgilendiriyordu. Cameron, Türkiye'nin soğuk savaş yıllarında NATO'yu Sovyetler'den koruma rolüne değindi –sanki bu koruma iki taraflı değilmiş ve sanki Türkiye NATO'ya sırf canı çektiği için katılmış gibi. Cameron, "Türkiye'ye kampı korumasını söyleyip çadırın içinde oturmasına izin vermememiz doğru değildir." dedi. Bu da mantıksız bir açıklama, zira bir ülke, siyasi bir birlik oluşturmadan da bir askerî ittifaka girebilir.
Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyecek savlardan bahsetmek yerine, Cameron buna karşı çıkanları tek sözcüklü sıfatlarla niteledi. Bunlar ya "korumacı", ya "kutuplaşmış" ya da "ön yargılı" idiler. Avrupa'ya Müslüman bir ülkeyi almak konusunda tereddüt edenler "ön yargılı" grubuna giriyor. Cameron'a göre onlar "gerçek İslam ile köktencilerin çarpıttığı din arasında hiçbir fark görmüyorlar" ve "İslam dininin Hristiyanlık ve Yahudilik gibi diğer dinlerle paylaştığı değerleri anlayamıyorlar..." Bu kalın kafalılar kim? Avrupalılar tabii ki İslam ile el Kaide arasındaki farkı anlıyorlar. Ayrıca bir milletin kültürü ve geleneklerinin o milletin hazinesini oluşturduğunun da farkındalar ve kendisine saygı duyan bir halkın geleneklerini aşırı bir isteksizlikle değiştireceğini de biliyorlar. Müslüman Türklerin Avrupa'nın adetlerini benimsemelerinin çok zaman alacağı konusunda endişe etmek, İslam'a karşı "ön yargı" değildir, saygıdır.
AB üyelerinin, Türkiye'ye dikkatle yaklaşmak konusunda yeni nedenleri de var. Lizbon Anlaşması, AB içindeki ağırlıklı çoğunluk oylamasını, oyların nüfusa göre belirleneceği bir sistemle genişletecek –ve Türkiye çok büyük nüfusa sahip bir ülke. Ayrıca istikrar ve büyüme paktının, avroda iç reel kur dalgalanmalarını engellemede başarısızlığa uğraması, mali politikaların federalleştirilmesi ve ülkeden ülkeye transferler ihtimalini güçlendiriyor –ve yüksek büyüme oranlarına rağmen Türkiye Avrupa'ya oranla göreceli olarak yoksul sayılır.
Bunların da ötesinde katılım süreciyle Türkiye'nin adaylığını ilk başta cazip kılan öğelerin bir bölümü çözüldü. Avrupalıların 20. Yüzyılın Türk toplumuyla ilgili sevdikleri unsurlar (İslam'ın toplum üzerindeki sınırlı etkisi, kadınlara göreceli özgürlük, alkol serbestisi) Avrupalıların Türk siyaseti hakkındaki sevmediklerini açıkça itiraf ettikleri öğelere (özellikle Silahlı Kuvvetlerin rolü) dayanıyordu. Erdoğan, Türkiye'yi siyasi anlamda "Batılılaştırıyor", ülkeyi daha demokratikleştiriyor, Anayasa'yı daha esnekleştiriyor ve Silahlı Kuvvetleri kamusal alandan çıkarıyor. Ancak seçmenler yeni buldukları bu özgürlüğü, ülkeyi toplumsal anlamda "Doğululaştırmak" için kullanıyor. Bu, siyasi yaşamda İslam'ın rolünün artması, kadınların rolünün ikinci dereceye düşürülmesi ve farklı ittifaklar kurulması anlamına geliyor. Türklerin, bu seçimi yapmaya her türlü hakkı var. Ancak Avrupalıların da Türklerin bu seçimi AB dışında yapmalarını istemelerinin, ön yargı dışında nedenleri var.