Bir gariban aşk hikayesi...
Fingirdeyen tohumların geniş genizli oynaklarından filizlenmiş; kolları uzun, parmakları ritim düşkünü şen bir adamın; ilk kez gözleriyle çaldığı ağlayan klarnet melodileri; çaresiz, zavallı aşk mağlubu haline tercüman olamadıkça, insanları duygularına inandıramadıkça, ikna edemedikçe; yitip gidiyor neşesi, şenliği, şenlendiriciliği...
Kahırla çektiği nefesini; acıyla, efkarla üflüyor, gümüş rengi klarnetinden...
Çaldıkları kadar anlayışla, huşuyla dinlesin istiyor, kalbinin irticalen bestelediği üflemeli senfonisi oysa...
Nefesine hayran olanlar neden yüreğine saygı duymuyorlar ki!.. İşte bunu anlamıyor...
Zira üfledikleri, hazine-i kalbinde saklı olanlar değil mi!..
Gittikçe nefesi daralıyor, genzi küçülüyor, gırtlağı tortulanıyor garibin...
Üstelik yüzüğü düştü düşmek üzere...
Direkt kalbe giden damarının geçtiği parmağı iyice zayıflamış, bir deri bir kemik, halka tutmuyor, tutmaz, tutmayacak...
Harcamamak, zorlamamak gerek artık... En azından nefesinin hatırına...
Bir de aşk sekseğinde taş sürüyen kadın var...
Deniz genişliğinde, deniz çekiciliğinde, deniz dinginliğinde, deniz hırçınlığında, romantizminde ve belki deniz yutuculuğunda, yok ediciliğinde...
Bu sefer çok dingin duruyor lakin gözler önünde... Samimi bir hüsnü kabul içinde...
Fakat belli de olmaz ki!.. Deniz bu; içine aldıklarını ansızın kusuverir... Biraz hercaidir...
Üzerinden esen fırtınalardan etkilenmiyor... Vakar görüntüsünü bozmuyor...
Fakat belli de olmaz ki!.. Deniz bu; gelgitleri fazla, celalliği yaman olur...
Bir de günümüz çabuk çabuk terk edenlerine nazire yaparcasına; aldatsa da, kocası başka birini sevdiğini söylese de, inadına erkeğini bırakmayacağını haykıran bir kadın...
Kim ne diyebilir ki!..
Sahip olduklarından kolay vazgeçmesini kim bekleyebilir ki!... Engin bir anlayış, çok yavan olur!..
Lakin şunu söylemeliyim...
An olur, her şey değişir...
Ve an olur, değişen her şey de değişir...
Eller, gözler, nefesler, isimler, kalpler...
Hayat böyledir; kabullenmek lazım...