Genelkurmay ın Işıkları Söndü
Atatürk Türkiye’sinden ne kaldı?
Mefluç hale getirilmiş ordusu için övgü mü düzeceğiz?
Onun en çok üzerinde durduğu laiklik ilkesiyle birlikte kılık kıyafet devriminin berhava edildiğini mi ona şikâyet edeceğiz?
Ya da Türk gençliğine emanet ettiği bu toprakların, babalar gibi satıldığından, yabancıların her yolu deneyerek silahsız bir işgali gerçekleştirdiğinden mi söz edeceğiz?
Ya onun ve silah arkadaşlarının çok önem verdikleri ‘yargı’nın ne hale getirildiğine ses çıkarmadığımız, çıkaramadığımız, korktuğumuzdan mı söz edeceğiz…
Bir ülkeyi silahsız işgal etmenin yolları vardır.
Bu yollardan biri, dini siyasete bulaştırmaktır.
İslam dininde ve onun kutsal kitabında olmayan bir takım saçmalıkları - türban gibi – kamusal yaşama sokmak için dayatma gücünü iç ve dış desteklerle sağlamak…
Genelkurmayın ışıkları o nedenle hep yanmıştır.
Sorun ışıkların yanması değildir.
O ışıkların; Cumhuriyet’e karşı güçlerin harekete geçmesinde, Cumhuriyet’i boğacak güçlerin caydırılmasında bir sembol olarak kabul edebilirsiniz…
Peki, Genelkurmayın ışıkları neden bugüne kadar yanıyordu da ya da öyle farz ediliyordu da şimdi ortalarda bir ölüm sessizliği var?
1960’tan 2004’e TSK siyasete müdahale etmeyen; ancak demokrasiyi ve rejimi koruyan bir caydırıcı güçtü de ondan…
Oysa 2008’de başlayan Ergenekon salvosuyla, ABD’nin askerin başına geçirdiği çuvalı aratmayacak bir süreçte, Türk subayın onuru yerle bir edildi de ondan.
Darbe korkusu; iktidardan millet tarafından değil de asker tarafından indirilmek; yapılanların hesabını vermek ürküntüsü yabancı güçlerin Türk subayını halkın gözünden düşürmek operasyonunu başlattı.
Artık Genelkurmayın ışıkları yazsa ne yazar?
Ordunun yumuşak karnını komuta kademesinden başlayarak yumruklarsanız, yaşını başını almış, ‘viran olası hanede evlad-ü iyal’ var diyen silah arkadaşlarının zindana atılmalarına, intihar etmelerine hatta akıl almaz biçimde sonu da fos çıkan davalarda sürünmesine karşı duramamışlardır.
Hatta profesör unvanlı genç bir adamın ‘orduyu terhis edelim’ demesine bile karşı koyamamışlardır…
2011 yılına girerken yine kargaşa yaşanıyor, yine felaket haberleri geliyor. Hukuksuzluk almış başını gidiyor.
Ordu neredeyse felç halinde üniversiteler suskun.
Bir korku imparatorluğu sanki ülkemizin üzerinde kara bulutlar dolaştırmakta.
Dış politikada yapılan hatalar öylesine akıl almaz ki yakında daha kötü günler görebiliriz.
O, bir zamanlar ülkenin umudu olan sağlam kuvvetlerin içinde bulunduğu ‘Hal-i pürmelal”i görebiliriz.
Sivil toplum örgütleri dahil ülkenin çoğu aydını ‘gaflet, dalalet ve hıyanet’ içinde.
Ülkemin içinde bulunduğu durumu içine sindiremeyenleri uyandıracak
‘düşün peşime’ diyecek bir Mustafa Kemal’ mi bekleniyor?
Modern ve çağdaş yenidünyada Abdülhamit devrini aratmayan, basın özgürlüğü konusunda Sudan’dan sonra gelen bir ülke isek, kimse kalkıp da ‘Bu ülkede basın hiç olmadığı kadar özgür’ diye halkı aldatmasın.
Yakın gelecekte bu yaşadıklarımız birileri tarafından yazılacak ve ‘Demek bunları da görmüşler’ diye hayret edecekler
Ne dersiniz; bölünme raddesine gelmiş, iç savaş provaları yapılan bu ülke sizce, 8 yıl öncesinden daha iyi olabilecek ve bizler ‘fikri hür, vicdanı hür’ olabilecek miyiz?
Şunu da son olarak ekleyelim ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihini yazanlar bu koşulsuz teslimiyeti gösteren son üç Genelkurmay Başkanını bakalım nasıl yazacak?
***
Yukarıda okuduğunuz satırlar, vatansever duayen gazeteci yazar Kurtul Altuğ’un geçen ay (Aralık 2010) Bilgi Yayınevi’nden çıkan “Genelkurmay’ın Işıkları Söndü” kitabında yer almaktadır.
Her cümlesi ayrı bir anlam ve mesaj taşıyan Kitap’ta yer alan yukarıda okuduğunuz bölümleri; kişisel görüş açımızdan yorum yapmaya gerek görmeden, sizlere paylaşmak istedik…
***
Arena’da ki seyirci protestosu ile Tunus’taki diktatör deviren depremin bir benzerliği olabilir mi?
İkisinde de halk hoşnutsuzluğu ortak yönü oluşturuyor…
Arena’da ki başlangıçtı, Tunus’taki ise sonuç…
Her başlangıcın hedeflenen sonuca varacağı var sayılamaz.
Yeter ki başlangıç iyi analiz edilsin, sorun ve gideceği nokta önceden sağduyulu olarak teşhis edilebilinsin…
Sayın Kurtul Altuğ’un kitabından sunduğumuz yukarıda okuduklarınız; konjonktüre yönelik isabetli bir önsezinin, akılcı bir saptaması ve iyi niyetli uyarısı sayılabilir mi?
O halde yol yakınken olayları ve olanları iyi değerlendirmek; “köprüden önce son çıkış” şansını kaçırmamak; akıl, izan ve yetki sahibi herkesin başvuracağı en son fırsat olmalıdır…
“Bu vatan bizim, başka Türkiye yok” gibi artık inandırıcılığı kalmamış kuru hamaset lafları ile sütre gerisinde gün geçirmeyi geride bırakarak, gerçek anlamda, eylemli, yürekli ve inandırıcı bir şekilde ülkemize, toprağımıza, bayrağımıza, Cumhuriyetimize ve laik demokrasimize sorumluluk bilinciyle sahip çıkmaktan başka kurtuluşumuz ve çaremiz yok...
Mesele bu denli açık ve net!...
VATANSIZ VATAN SEVER OLUNMAZ!..
BURHAN ÖZBEY