Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.
Merak ediyorum bir eroin kaçakçısı, bağımlısı hapis cezasına çarptırıldıktan sonra bu bağımlılığından bir anda kapatıldığı demir parmaklıklar ardında nasıl kurtulur? Bunun orada ıslah edici çeşitli yöntemleri uygulanıyor mu bilmek istiyorum… Sırf hüküm giydi diye bir an da normale mi dönüyor? Yoksa cezai ehliyetinden sonra tüm zararlı alışkanlıklarından hacca giden biri gibi tövbede bulunup vaz mı geçiyor?
Hayatı pazarlıklar üzerine kurulu insanların bir an için her şeyi unutup, teslimiyet bayrağını ruhunda dalgalandırdığının göstergesi midir? Öfkenin elinden tutup önlerine geleni tekmeledikleri bir durumdan, volta attıkları, bir ileri iki geri gittikleri dar ve kapalı alandan kaçmak isterken bile ayaklarının kendilerine yoldaş olmadığı bir hale gelmek onlara nasıl dinginlik veriyor öğrenmek istiyorum. Ben kendimi zulüm altında bile Allah’a küfretmeyen, öleceğini anladığı yerde korkmayı seçmeyen biri olarak bilirken bu mahkumların sabahatini, takatini anlamakta zorlanıyorum. ’Kabahatimin sonucuna katlanırım’ diyen bir akıl, suça bulaşmamayı tercih eder evvela, ’yok istemeden oldu’ diyorsa ki bu sınırı aşmak aklı baliğ insanın işi değildir, ’canım ne isterse yaparım cezamı da çekerim’ demek ise aklını kaçırmışların lafıdır peki taksi plakası almak için bekleyenler gibi fuhuş vesikası almak için sırada bekleyen, kimilerinin “insanın insanlığa yaptığı en büyük hakaret” dediği fuhuş belaları orada nasıl bir hadım içinde oluyorlar?
Bunlar bana istenirse mayoz bölünmeli insan yapısının tek hücreli yaşam biçimine dönmeden kendi hastalıklarından bir an da ama şok hızıyla kurtulabileceğini gösteriyor. Felçin tersine dönmesini, inmelerin yükselişi gibi algılarsak, süratli bir iyileşmeyi de sağlayabiliriz ruhumuzda. Gökkuşağımız yoksa abaküsümüz de mi yok, doğal kaynak suyumuz yoksa terkos suyumuz da mı yok, arabamız yoksa üç tekerlekli bisikletimiz de mi olmadı hayatta, aşkımız yoksa sevdiklerimiz de mi yok, paramız yoksa takvim kağıtlarımız da olmadı, ailemiz yoksa sokak köpekleri ne güne duruyor, kalemimiz yoksa tırnağımız da mı yok, gençliğimiz yoksa geç kalmadıklarımız da mı yok, hayallerimiz yoksa rüyalarımız da mı yok, alyansımız yoksa hacı yüzüğümüz de mi yok, dişlerimiz yoksa damağımızda mı yok, yiyecek ekmeğiniz yoksa fırınlardan gelen kokuyu alacak duyunuz da mı yok, sağlığınız yoksa yaşayacak gününüz de mi yok, aklımız yoksa fikrimiz de mi yok, evimiz yoksa parklarda banklarımız da mı yok!...
Biraz tevekkül etmeliyiz belki de…”Ey iman edenler…Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizden sonrakilere de farz kılındı.”der Bakara süresi…. Belki kendi kendimizi hapse düşürmenin, mahkum etmenin tam zamanı….Elindeki kitabı okuyarak adeta hayatın öğrettiklerinden bıkmayan sokak dilencisinden, arabasının camına kafasını yaslayarak uyuyup kalan, kendisinden geçerek bir başka bedende uyanmayı arzulayan ayyaştan, okulu asmayı marifet sayan ama kaçtıktan sonra yapacak bir şey bulamadığını gördüğünde zamanın ayağına basan çocuktan, annesine bağırıp, onu değerli varlığından etmekle, evladını elinden almakla, intiharla tehdit eden ama aslında kendi canını kimden emanet aldığını gören serseriden, vücudundaki dövmelerle adeta kendini dövdüren ama ahlaki düzenin el kaldıramadığı tüm gençlik için bu ayın bir tövbe, mağfiret ayı olduğunu unutmamak lazım gelir, lazım gelir ki içimizdeki mahkumiyet son bulsun...