Sevgiliyle hoş bir akşam yemeğinin peşisıra, evde, omuzla kulak arasına sıkıştırılmış yirmi yıl önce hayal bile edemediğim yüksek teknoloji icadıyla, ucuz konuşma yollu tarifelerden birinin eşliğinde; boğaz yakalarına tepeden bakan salaş yemek yerinde, çalışıyla irkilten telefon yüzünden yarım kalan ay ışığı buhuru kıvamındaki muhabbete devam ederken, mavi yeşil kuşbakışından yoksun ama aynı lezzette; pek de romantik olmadığını bile bile günün getirdiklerini ve götürdüklerini merak ederek haber kanalları arası zıp zıp zıplamakta olan bendenizin son sözümün ‘bi dakka gülüm’ olduğunu az önce öğrendim güzel gözlü, hayatının baharında, genç mi genç arkadaşımdan...
İnme gibiymiş suskunluğum; o kadar bağırmış bana da, bir ses etmemişim...
Bence edememişimdir ya; bu durum, bir kısmını da olsa açıklığa kavuşturuyor ikili ilişkilerimdeki başarısızlığımın, şahsi bir dipnot olarak bendenize...
Buz kesmiştim ekrana zamklanmış donuk bakışlarımla...
Deli gibi saydırıyordum, Allahtan yardım duaları, dilekleri arası küfür kafiri...
Yaşlanmış gözlerimle dalmışım; dün o saat itibarıyla Güngören’de patlayan bombalara hedef olan masumların bir daha kavuşamayacakları sıcak yatağımda...
Sabah kalkmak istemedi canım hiç... İyi gelir sandım, hafif sıcak bir duş geçirdim başımdan aşağı... Öyle ürperip, karamsarlaştım ki!.. Evden ilk adımım çok ürkek oldu...
Sonra gülüm aradı; ne oldu Allahsen, dünden beri!..
‘Sen de hayatının baharındasın gülüm’ deyiverdim; benim kadar önemsemeyişini gönül koyarak ama yargılamadan yüzünden kınarcasına, kıyamadığım kalbini azıcık da kırarcasına...
Ardından çözülüverdi dilim saatler sonra;
Bitmez ya hayatın baharları; belki ilk baharlarındasın yaşının bu vakitlerinde hayatının...
Öyle ya, bir felsefe olarak tükenmez insan ömrünün baharları...
Lakin bitirirler işte bir gece vakti ansızın... Hem acı, hem derin koyan budur bana gülüm...
Hayatının baharındasın sen... Tıpkı kardeşim gibi...Aynı benim gibi... Ölen o çocuklar... Belki anneler, babalar kimbilir kaçıncı baharlarını yaşıyorlardı, bıkmadan yılmadan onca beşer zorluğuna göğüs gererek... Böğrümü közleyen, nefesimi kesen, kanımı çeken budur yavrum...
Çoklarcası solar gider de bitmez, tükenmez insan baharları... Ama işte hainlikle yok edilenler yok mu, onlarla benim zorum... Bana cehennem olan onlar...
Açık kara mizah örneği olarak; adı Güngören olan bir yerde üstelik...
Olup bitenleri; kopan bacakları, uçan kolları, hareketsiz yatan cesetleri, asfaltı boyamış sıcak kanları görünce aklım duruyor, ruhum içime kaçıyor saklanacak bir yer ararmışcasına...
Ve donup kalıyorum saatlerce...
Ah işte ah!.. Neler geçmiyor ki, o lahzalar aklımdan gülüm benim...
Öz mantıktan süzme akıldanelikler... Stratejiler, söylemler, kuruşluk hitaplar, vaatler...
Mevlevihandan sözümona damıtma gönüller... Hamaset balonları, yiğitlik naraları, kucaklama üfürükleri, kardeşlik palavraları, eşitlik istiyoruz kandırmacalarıyla menfaat düşkünlükleri...
Gerçeklerden uyarlama yalanlar... Hayallerle tarçınlanmış sözüm tatlı toplumlar...
Ah işte ah!..
Ateşli bir silahla, sebep olanları göz kırpmadan yere sermeler...
Sonra sabredip, bir kez daha konuşma isteği...
Allah kitap tanımazlara, hak hürriyet bilmezlere, hayat, yaşam hakkı ezicilere okkalı bir ders...
Ah işte ah!.. Neler geçmiyor ki!..
O yüzden donup kalıyorum saatlerce üzgün üzgün...
Saygılarımla...