HACER-ÜL ESVED TAŞI
Ölü bedenimin üzerine serptiğin güllerin kokusunu alamıyorum artık. Aşkımın çığlığını da sen duyamıyorsun . Düğün konvoyundan ayrılan sevdama cenazesinde eşlik etsen ne fayda?
Ağaç kovuğundan çıkarttığımda kafamı, aydınlıktan önce gördüm yüzünü. İçeriye çektim kafamı. Sonra tekrar bakmak istedim. Fakat sen çoktan ağacın tepesindeki yerini almıştın. Ben kafamı uzatır uzatmaz zıpladın aşağıya. Benimle oynadığın oyunun intikamıydı, o kovukta büyüyüp, sıkıştırdığım cüssemin ebedi yatağına hapis olması.
Ben oyun istemiyordum, beni oradan çıkartmak istemeni de. Hatta çıkartıp, tekrar kaçmamı sağlamanı da. Ben benim dünyama Hacer-ül Esved Taşı gibi kafanı uzatmanı, karanlıklarıma kıyacağın nikahın şahitliğini güneşe bırakmanı ve gölgelerden yaptığımız yuvamıza gövdelerden varmamızı istedim.
Fakat sen beni indirmenin yolunu baltayı ağacın beline vurarak yere düşürmekte ve pervaneyi üzerine tutup, cılız bıraktığın dallarından ayrılmamı beklemekle yada bir kibritle bana doğru yürüyen ateşten kaçamayan ağacın içinde yaşayan bir canlı olarak kendimi şanslı görmemi sağlamakla ilgilendin.
Bir gün, yolda bulduğun altını bana vermeni isteyip, sonra uçurumdan aşağı fırtlatmışım okul yolunda, anlattığına göre. Bakmışımdır arkandan o altını düştüğü yerde arayacak mısın diye, bende bana kızar, söylenir misin diye önce gözlerini arıyorumdur astığın çehrende. Nihayet sende beni anlamayı aklında aramayı seçmişsindir. Bunun gibi davranırdın mı bana bugün ve ölümümden bir gün önce yine acaba?
Bir yokuşu vardı okulumuzun hemen yanında, bakkala doğru çıkan. O yokuşu kimin daha hızlı çıktığına bakardık. Ama başkalarıyla. Seninle gireceğim yarışta zayıf düşmem içten bile değildi çünkü. Ayrıca hilede yapamazdım, kalbime kıymık geçmesin diye. Sanki, yüzün o yokuşa tepeden uzanan ışık gibiydi. Ben saçlarına ulaşınca, dudaklarına yani aşağı doğru bırakırdım kendimi. O kadar zevkliydi ki senin yokuşlarından, teneffüs zili çaldığındaki dudak büzmelerime kadar uzanan yolu yürümek. Sınıfa benden önce girip girmediğine bakardım. Eğer sınıftaysan, dışarıda beni izlememene kızar, bu sınıfın tozu ne diye bağırırdım. Değilsen, bu kez tokatı içeri girerken çıkarttığın sessizlik olarak çarpardın yüzüme. Çünkü bir gözlem noktası bulmuş ve beni izlemekten başka bir şey yapmamışsın demekti bu.
Öğretmenimizin seni soru sormak için ayağa kaldırdığında duyduğun kaygıyı, evlenemeyecek olmamızın acısına sayardım. Çok mutlu olurdum. Otururken asla bana bakamazdın. Cama döndüğün yüzün benden, hayallerinin uzaktan kumandalı arabası yada robotundan, gelinlik damatlığımıza kadar çok şeyi kaçırırdı.
Sanki okul bahçesi kadar bir şeydi dünya. Sanki eve gittiğimde gördüğüm insanlar, ütü masasının çapraz katlanan ayakları gibi içimi bağlayıp, dayıyorlardı duvara. Sanki hava, sert bir havlu gibi yüzümüzü kuruturken acıtıyordu ağladığımda. Sanki ellerimin üzerindeki çatlakları, gözümdeki çapakları ve içimdeki çalkantıları görebilecek kadar yakındın ama taktığımız her maskede açık unuttuğumuz gözlerimizde oluşan tümseğin içindeki mezarda yatanların biz olması dışında.
Çünkü yıllar, yüzümüze yol yaparken toprağını aramızdaki yollardan taşımış. Ve seni bulmak için ağaç koğundaki istirahatgâhımdan ayrılmayıp, dönüşüne hazırlandığımda , maalesef aşkın Mekke’ye senden sonra varmış. Kurtarabilir miyim şimdi namazımın sünneti gibi eskiyen aşkımı? Ölsem de, yeniden doğup, aynı okula yazılmayı beklerken, bu kez aşkının benden önce dirildiğini görebilir miyimki?
hulyaokur06@gmail.com