Hayattan neler öğrendiniz? sorusuna Mehmet Barlas’ımın öyle güzel bir yanıtı olmuş ki….Neyse ki herkesin öğrendiği kendine…Bu sözlerin üzerine bir ‘yazı’ gel(-ebil)mesi de ondan…
“Hayattan alınan derslerin, ancak hayattayken işe yaradığını öğrendim. Hayatın, hayattan alınan derslerin özeti olduğunu öğrendim. Önemli olan, bu derslerin değerlendirilmesinin, öldükten sonra yapılabileceği ihtimalini devre dışı bırakmaktır. Aksi hâlde, idam edilmeden önceki son sözün “Bu bana ders olsun.” şeklinde olduğu fıkradakine benzer durum. Kin ve nefretin, taşınması en ağır ve zor olan yükler olduğunu öğrendim. Eşinizi de, arkadaşlarınızı da değiştirmeye çalışmak yerine; onları anlayıp, üstün ve değerli yanlarını ön plana çıkartmanın, hayatınızı kolaylaştırdığını öğrendim. Önyargılarla insanlara yaklaşmanın, muhtemel gerçek arkadaşlarınızın sayısını azaltacağını öğrendim. Ailenizi ve yakın arkadaş çevrenizi sağlam tuttuğunuz takdirde, dış dünyadaki bunalımların sizin iç kalenize fazla zarar veremeyeceğini öğrendim”
Ben, alt tarafı bir şekerin, saray helvasına dönüşme hikayesinin bir parçasıydım. Sonra sarayın helvası bile olsam, hayatımın zenginliklerini hep içimde ve çevremde hissettim. Sarılırken kollarını bana hiçbir zaman dolamayan babaannem, sırf kan çekimi yasasından faydalanarak, kişiliğimin üzerine çürük yumurtalarını bırakarak, benim gücüme güç katmamış mıydı? İsminden başlayan hacılığı ile imanımın köklerini besleyen ‘Hacıbabamın(annemin babası), bugün elimdeki tüm boş ajandaları toplamasına bakılırsa, yazarlığımın da membası da onun iki göğsünün arasından akıyor değil mi? Şimdi ise aile efradımın en hakiki mürşitleriyle beraberim. Kollarımı bir kere değil, iki kere doluyorum onlara. Çözülmek istersek, kendi etrafımızda dönmemiz yeterli. Budur işte; yokluktan doğan birlik duygusu. Hani Kazım Kanat da, Medya ödüllerinin dağıtıldığı o gösterişli törende, tüm alkışların, tebriklerin sahte olduğunu; sokaktaki bir simitçinin “Senden para almam ağabey.” deyişinin, en büyük ödül olduğunu öğrenmiş ya…İşte ben de…’Sayın’ ile başlayan ama aslında beni yanlış yerden saymaya başlayan insanlardan ziyade, adresime bir zarf içinde gelen, birimizi hepimiz, hepimizi birimiz olarak gören o davetiyelerdeki ‘Okur ailesine’ ifadesinden çok şey öğrendim…
Dostluklarımın da ne tadına varabildim, ne acısını tadabildim…Yüreğim yangınlardayken, kimse ne gözyaşıyla ne teriyle onu söndürmeye çalışmadı. Bitkisel hayatımın hayvansal gıdası bile olamadılar benim için. Ne zaman ‘Bir derdim var’ desem, önceki borçlarımı ödemeden karşılarına çıktığım için pişman ettiler. Kiminin “Haramdır” diye ikram ettiği şarabı içmediğim için silindim defterinden…Kiminin bana olan kıskançlığını fark ettiğimi ve bunun bizi yaralayabileceğimi söylediğimde, kocamla basmışım gibi bir algıyla karşılandım…Kiminin ise cünüplüğü derisine giydirmişken, bir kara leke ile düştüm bedeninin tek beyaz kalan yerinden(gözlerinden)… Kiminin ise öğretmenlik başına vurmuştu, “Sen sadece anne olabildin?değil mi”diye sordu, aşağılamayı annelik gibi en kutsal meslek üzerinden yaparak, kendini hiçlik makamının dibine dibine sokarak….( Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: -“Kimsin?”- “Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.” Hoca dudak bükülüp önemsenmediğini görünce,sormuş :-“Sen kimsin?”- “Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.-“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam…-“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.-“Vezir” demiş adam. -“Daha daha sonra ne olacaksın?” -“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”-“Peki ondan sonra?” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” Diye cevap vermiş.“Daha niye kabarıyorsun be adam, demiş Hoca..ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamındayım,‘HİÇLİK MAKAMINDA!’) En zoruma gideni, yıllarca erkeklik cinsiyetinden münezzeh tuttuğum dostluklarımın başıma getirdikleri idi.…Onları kız arkadaşlarımın da üstünde tutarken, aslında akılları aşağı mahalleden çıkamamış hala…Ve neyi öğrendim hayatımın bu kısmından? Dost kazığı yemeden sürdürülen hayat, lazımlık kullamaya devam etmektir, altına kaçırmaya mahkum olmaktır. Çünkü marifet, kendini tutabilmek değil, pisliğini nereye bırakacağını bilmektir ve kimse Allah kadar affedici değildir, Allah affeder, insan affetmez, o yüzden en mahrem sırlarını bir insanla paylaşmak, yapılabilecek en büyük hatalardandır.
Aşk her zaman kaybettiğim bir kumar masası oldu. Hoş, kazansam da kumardan gelenin ne hayrı olurdu, tartışılır. Alınan zevk, kendine öyle bir çıkış yolu buluyordu ki, “acı acı” deyiminin bağırsaklardaki etkisi gibi, kaçış sendromununa eşlik eden nice hayat sularını da beraberinde alıp götürerek…O yüzden kumarın ‘Kaybedenler kulübü’ üyeliklerinde, AŞK’ı da görüyorum. Ve ondan şunu öğreniyorum: Zaten öleceğini bile bile yaşıyorsun, bırak da sonunu bilerek yaşayacaklarının arasına AŞK girmesin.
hulyaokur06@gmail.com