Her şey yeniden başlayabilir
Bitti değil mi her şey…
Bundan sonra geri dönüş olmaz…
Kurutulan ağacın canlanması yeniden hayat bulması düşünülebilir mi?
Onun gibi bir şey…
“Köprüden önce son çıkış” beklentisi de boşa gitti…
Bağnaz, tutucu ve dış dünya tarafından mesafeli durulan bir ülke olduk…
Çağdaşlıktan, modernlikten uzaklaşacak mıyız artık?..
İstediğimiz gibi giyinip, yiyip içemeyecek miyiz?
Ailece tatil yapıp, çoluk çocuk bir arada güle oynaya denize giremeyecek miyiz?
Korkarak, ürkerek mi Atatürkçüyüz diyebileceğiz?
Hele hele “Türküm” diye göğsümüzü gere gere hiçbir ortamda söylemlerde bulunamayacak mıyız?
“Ne mutlu Türküm!” demenin artık gerilerde kalması gerektiği dayatmaları karşısında, kahredip, ayıplanacak sessizliklere mi gömüleceğiz?
Sorduklarında, “Türkiye’liyim” mi demek zorunda mı kalacağız?
Anıtkabir’de ki saygı duruşlarını “sap gibi durmak” diye niteleyenlere karşı olan sessizliğimizi, ürkekliğimizi ve gafletimizi fütursuzca devam mı ettireceğiz?...
“Referansım İslâm şeriat gelecek vahşet bitecek.”
“Elhamdülillah şeriatçıyım.”
Diyen ve bugün ayni amacını ve savını, devletin önemli koltuklarında, “ben değiştim” aldatmacasıyla ile sürdürenlere karşı; aciz, ürkek, yenik düşmüş ruh hali içerisinde olanlı biteni kabullenip sineye mi çekeceğiz…
Eğlence gecelerinin, alkole bulanmış atmosferlerinde, “sosyal demokrat” havalarında, sözlerle yine vatanı kurtarıp, sabah olup uyanınca; akşam ne söylediğimizi unutup, “beş para etmeyen” bilinen yaka silktiren “ucuz marjinal kişiliğimize” mi döneceğiz?
Ordunun büyük darbe yiyişine, yargının hallaç pamuğu gibi atılmasına, devlet kadrolarının önemli bölümünün iktidar yandaşları ile doldurulmasına, eşi başı örtülü olmayanların bürokratik yaşamda ve iş hayatında bir yere gelemeyeceği gerçeğine karşı, “ne yapalım kader buymuş” deyip, çöküşü ve tükenişi mi bekleyeceğiz?
O halde ne yapacağız?
Bu sorunun tek bir yanıtı var…
Her şeye yeniden başlanacak!
Tarihe dönelim.
Hıristiyanlar İspanya’yı fethettikten sonra, Endülüs’ün son hükümdar XI. Ebu Abdullah Muhammed, Gırnata’yı düşmana teslim edip ailesi ile birlikte sarayı terk eder. Dağdaki patikayı tırmanırken, tepeden son bir defa şehre bakar ve ağlar. Annesi Ayşe,”Ağla oğlum ağla!” Vaktiyle bir erkek gibi savunamadığın şeyler için şimdi bir kadın gibi ağlamak yaraşır sana" der.
Zamanında devletini, Cumhuriyetini, Atatürk rejimini, demokrasiyi ve üniter yapıyı erkekler gibi savunamayanlara, bugün kadınlar gibi ağlamak yaraşır! Ama ağlamak çare değil, tamamıyla çöküş, tükeniş ve bitişdir!
Devletin omurgasına din temelli bir cemaatin çeteleşmiş üyelerinin yerleştiğini ve her türlü melaneti yaptıkları iddia edilirken ve bu yönde bir takım delil sayılacak çok önemli doneler kitaplaştırılıp ortaya atılmışken; Devletin ve hükümetin üst makamlar nezdinde ki sorumluk göstergesi açısından ortaya koyduğu “hassasiyet eksikliğini” ve boş vermişlik intibaı yaratan akıl almaz tutumunu, ne ile açıklayabilmek mümkün?
***
Sevgili okurlar…
“Hayır”ların yüzde 42, “evet” lerin yüzde 58 olmasıyla, her şey bitti mi?
Hayır, bitmedi!
Her şey yeniden başlayabilir. Başlamalıdır da…
Sadece kötü bir rüya gördük… O kadar…
Ulu önder Atatürk, attan düşmüş kaburga kemiği çatlamıştır.Acılar içindedir. Göğsü sargılıdır. Doktorlar kesinlikle istirahat etmesini önenirler.
Ata’nın verdiği yanıt ibret alınacak ölçüde muhteşemdir…
“Önemli olan benim iyi olmam değil, vatanın iyi olmasıdır” der ve o vaziyette Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılır…
Yazımızı Büyük Atatürk’ün bugün her şey bitti diyenlere, ibret olacak ölçüde anlamlı ve yüreklendirici sözleriyle noktalıyoruz
“Hayatımın hiçbir döneminde koşullar ne kadar kötü olsa da, asla ümitsizliğe ve kötümserliğe kapılmadım”
***
Atatürk Anıtkabir’den seslendi duydunuz mu asil Türk milleti?
BURHAN ÖZBEY