Ruhunda taşıdığı binlerce renge inat; taze kömür rengiyle
bedeninin hemhalliğinden mutlu adamın, beyaz cama döndüğü vakitler ekran
başındaydım...
Yeteneklerindeki çeşitliliğiyle maruf; saçlarındaki
pejmürdelikten güç alan küçük dev adamın uzun zaman sonra heyecanlı olduğu
dakikalar, elimde çay fincanım, kulaklarım dik dik koltuğa gömülmüş, pür dikkat
kesilmiştim...
Sözcük dağarcığı ve onlara hükmüyetiyle namlı; monitöre
elindeki sopayla isyankarlık, kızgınlık, bilgelik bahşeden ve siyah takım
elbise altı beyaz ayakkabılarıyla - yine birilerine ince yalanmış gönderme
olarak sanırım - türlü figürler sergileyen dans mustaribinin coşkuyla nidalandığı
zamanlar, onu ve onlarcasını kontrol cihazımı, gönüllü bir vazgeçişle, sadece
onu tercih etme bilinçliliğiyle koltuğumun diplerinde bir yerlere itekledim...
Aydınlığı, entelektüelliği ve ‘inadına kalite kalite
belagatlarıyla’ beğenilen yahut yadırganan lakin mutlak sivrilen; güzeller
içinden seçtiği güzel konuklarına, reyting mevduatlarından nemalarını toplamak
hasebiyle cinsel içerikli testler yapan, kadın dostu ve kabul etmesede zaman
zaman kendine tezatı izlerken, kahkahalar arası ayaklarımı uzatıverdin
genişçe...
Yüksek ve türlü arazlar barındıran egosuyla aşikar
televizyon cemresinin; yanındaki Özgür oğlana hiç de özgür olmayan bir
minvalde, türlü komutlarla idarecilik yaparak, beyaz beyaz giydirdiği
elbiselerle şovmencilik oynatmak suretiyle kimi kastettiğini kurcalarken, fena
höpürdettim fincanım hafif soğumaya yüz tutmuş az çayını...
‘Eyvah kıyamet kopacak, beyaz oğlan bunu seyrederse’
terennümü dökülüverdi bir süre gayri nizam halinde dudaklarımdan...
Lakin gördüğüm kadarıyla kendime kaldı bu kanaatim, herkes
bunu kaçırdı şimdilik...
Hafızası dağlardan, ovalardan, okyanuslardan çok daha
güçlülüğüyle bilinen, köşesiz eleştirmen üstadın; nalıncı keserliğinden mezun
ustalığını segilediği gece yarısında, uyumayan seyircileriyle yaptığı tatlı
telefon bağlantıları esnasında çayımın son yudumlarındaydım...
Hülasa; fikri, aklı, herşeyi bilen adam tarlalarından filizlenmiş
Bayülgen, yine bir cemre olarak düştü televizyonlarımıza...
‘Kor’ demekya cemre, ki bence de öyle...
‘Kor’ düştü işte alemin göbeğine...
Allahtan hayırlısı...