Ben bu ülkedeki azınlıkları hiçbir zaman azınlık gibi görmedim.
Ermenisi, Kürdü, Lazı, Gürcüsü, Tatarı, Yunanı, Rumu, Süryanisi, Zazası bu vatanın yüzyıllardan beri parsellerinde mekik dokumuş, yerleşmiş ve bu ülkenin kurulmasına yardım etmiş.
Ve hepside kendi ülkesinde çok rahat bir şekilde yaşayacak iken, Türkiye'yi seçmişler.
Emeklerinin karşılığında, bu ülkede insanca yaşamak ve huzura kavuşmak için.
Ama, gelin görün ki durum böyle mi?
Ulusalcısı, milliyetçisi, ırkçısı azınlıkları düşman gibi görüyor, onların bu ülkede yaşamasını ve barınmasını istemiyorlar.
Onların bireri potansiyel tehlike unsuru olduğuna inanıyorlar.
Halbuki, kendi soylarını inkar ediyor; ulusalcılar, milliyetçiler.
Çünkü, hepimiz aslında Türk değiliz.
Kendimizi Türk hissettiğimizden ve bu vatan üzerinde doğduğumuzdan dolayı Türk'üz.
Ama has Türk değiliz.
Bunun bir önemide yok zaten.
Ama, azınlıklara vurmak için ırkçılar bu kumpas üzerinden yola çıkıyorlar.
Ve bu kumpası meşru hale getirip onları etkisizleştirmek istiyorlar.
Bunun en bariz kanıtı; Hrant Dink Cinayeti.
19 Ocak 2007'de Hrant, Agos gazetesinin önünde uğradığı silahlı sonucu hayatını kaybetmişti.
Suçu, bu ülkede yaşamaktı.
Ermeni asıllı olmasına rağmen, burasını kendi vatanı bellemişti.
Ermenistan'da çok rahat bir yaşam sürecek olmasını bildiği halde, doğduğu topraklardan, aşık olduğu İstanbul'undan bir an bile ayrılamadı.
Ve bunun da bedelini cinayete kurban giderek ödedi.
Hrant Dink'in öldüğü gün, köşesine düştüğü o not, bu ülkenin insanına nasıl güvendiğini anlatıyordu:
"Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."
O burada ürkekçe yaşadı belki ama, özgürce yaşayamadı.
Ölürken bile, özgürce ölemedi.
Sokakta özgürce yürüyemedi.
Hep mücadelelerle, ona karşı dayatılan engellerle yaşadı.
O hep inandı; bu ülkede yaşayan herkesin tek bir ülküsü vardı.
O da; insanca beraber yaşayabilmekti...
Şöyle bir baktığınız da etrafınıza, bunun böyle olmadığını söyleyebilirsiniz ama, birde Hrant'ın ağzından dinlediğimiz o hatıraya bakacak olursanız, gerçekten bunun için mücadeleler verildiğini anlamış olursunuz; işte:
Sivas’ın bir köyünden yaşlı bir amca Hrant Dink'i telefonla arar. Der ki "Oğul, sordum soruşturdum seni buldum. Bizim buralara yaşlı bir kadın gelir gezer. Kendisi geçenlerde buradayken rahmetli oldu. Biz usulüne göre cenazesini yaptık. Ama o, herhalde sizden. Yakınını falan bulursan gönder, dilerlerse gelip alsınlar, dilerlerse gelip görsünler."
"Peki amca" der Hrant. Alır kadının adını soyadını. 'Beatris Hanım' diye biri, 70 yaşında. Fransa’dan oraya tatile gitmiş.
Arar, kısa sürede bulur 'Beatris Hanım' ın yakınlarını. Bir adres alır, bir dükkan adresi, gider sorar: "Böyle birini tanır mısınız?" Dükkandaki orta yaşlı kadın "O benim anam" der, "Hayırdır?" "Annen nerede?" diye sorar Hrant. Kadın, Fransa’da yaşadığını arada bir Türkiye’ye geldiğini ama, İstanbul’a çoğu kez uğramadan, doğduğu köyüne, Sivas'a gittiğini söyler.
Anlatır durumu. Kadın ağlaya ağlaya tutar Sivas'ın yolunu.
Ertesi gün telefon açar Hrant. Doğrudur, bulmuştur. "Ne yapacaksın der, getirecek misin cenazeyi?" Kadın, evet ama der "Burada bir amca var..." Ve ağlamaya başlar. "Getireceğim ama burada bir amca var bişey diyor" Kadın ağlaya ağlaya telefonu amcaya verir. Hrant sorar, "Amca neden ağlatıyorsun kızı?" "Oğlum" der, "Bir şey demedim... Kızım anandır, istediğini yaparsın ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün... Su çatlağını buldu."
Hrant bunu bir televizyon kanalında anlatırken, gözyaşları şakaklarından akıyordu.
Bu ülkede, kendini ulusalcı, milliyetçi, ırkçı olarak tanımlayan insanlar, Türkiye'den kaçmak, yurtdışında yaşamak için onca planlar yaparken, Hrant ve onun arkadaşları bu ülkede yaşamak istiyordu.
Böyle bir durumda siz hangisine, daha fazla Türk dersiniz?
Amacım, o Türk'tür, bu Türk değildir muhasebesi yapmak değil.
Türk'te olmak aynıdır, İngiliz olmakta.
Ama ben bu ülkede yaşayan mağdur azınlık kimlikli insanların hakkını koruyamayacaksam, onların emeklerinin karşılığını veremeyeceksem benim tarihim diye birşey yoktur ki!
En başta biz yokuzdur.
1000 yıldan beri bu topraklarda, her ulustan insanlar yaşamış, birbirimize kız alıp-vermişiz, en güzel şarkıları birlikte söylemişiz, en güzel kültür dayanışmasını birlikte yapmışız ama, geçmişimizi bir kurşunla öldürmüşüz.
Kendimizi inkar etmişiz!
Su belki çatlağını buluyor, belkide bir yerlerde insanlar husumete değil; dostluğa içiyor ama, nedense biz savaşıyoruz.
Suyun çatlağı olduğu tarafa gidemiyoruz.
Yolu şaşırıyoruz.
Bu ülkede hep beraber ezildik, hep beraber hor görülüp hain ilan edildik.
Ama, suyun çatlağının bulması için bu sefer hakiki olarak önümüzde 12 Eylül gibi bir şans var.
Eminim, Hrant'ta yaşasaydı bu 12 Eylül'de onun da oyu "Evet" olurdu.
Suyun çatlağını bulması için.
Yine eski cennet Anadolu olabilmek için.