Demokrasilerde hukuk, yasa yok mudur?
Hem sürekli demokrasi, demokrasi diyorlar…
Hem de hukukun, yasanın, yargının varlığını ve işlevini kabullenmiyorlar.
AKP için kapatılma davası açıldı.
Neye göre?
Tabi hukuka ve yasalara göre…
Sağduyu sahibi kimsenin böyle bir dava açıldı diye “zil takıp oynadığı yok.”
Bu ülkede savcıların, başsavcıların ve yargıçların görevi nedir?
Hukuku ve yasaları uygulamak…
Yasalar neyi gerektiriyorsa onu uygulamak.
Şu keyfiliğe bakın. Önüne gelen ağzına geleni söylüyor.
Yargıtay Başsavcısı, AKP hakkında kapatma davası açtı diye neredeyse vatan haini ilân edilecek.
Kardeşim, adamın inandığı ve yasalara uygun bulduğu gerekli her konuda, yetki alanı içerisinde herkese ya da kuruluşa dava açma yetkisi yok mu? Var…
Vay efendim, sen yüzde bilmem kaç oy almış iktidar partisi hakkında nasıl kapatma davası açarsın!
Şu suçlamaya bakın!
Sanki başsavcı gitti TBMM’ne yasa önergesi verdi.
Başsavcı asli görevini yapıyor, “dava açıyor.”
Bundan daha normal bir iş olabilir mi?
Bir savcının duygusal, kayırmacı, hukuk dışı ve keyfi davranma hakkı var mıdır?
Ahmet bey ya da filân kuruluş benim komşumdur, yakınımdır, sempatim var onu gözetmeliyim ve hakkında dava açmamalıyım diyebilir mi?
Anayasa Mahkemesi yargıçlarına, baskı anlamında sayılacak her türlü kelâm çeşitli kesimlerden insafsızca, düşüncesizce ve haksız biçimde söyleniyor ve yazılıyor…
Adına göz korkutma mı dersiniz ne derseniz deyin, ağzı olan konuşuyor…
İşte asıl “bu” demokrasiye aykırı olan!..
Yargıda ki bir davaya bu denli “baskı” anlamında sözler söylendiğini, ne duyduk ne işittik!...
İşin başka bir cephesi…
Anayasa Mahkemesi’nin yargıçlarını, kendilerini atayan isimlere göre bir yerlere oturtmak çabası…
Ne denli acı verici bir durum.
Efendim, 11 üyenin sekizini filân cumhurbaşkanı atamış, diğerlerini falan cumhurbaşkanları atamış.
O nedenle şu şu yargıçlar kapatma davasında şu yönde oy verebilirler şunlar da bu yönde oy verebilirlermiş.
Böyle hukuk, hukukçuluk ve yargıçlık olur mu? Olabilir mi?
Yargıçlar “vicdanlarına”, “hukuka” ve “yasalara” göre karar verirler.
Daha doğrusu vermeleri gerekir.
Basında çıkan yorum ve yazılara baktığımızda iki yargıcın kesin olarak kapatmayı reddedecekleri ileri sürülüyor. Nedenmiş o?
Çünkü onları atayan isim başkaymış ve o yargıçlar kendilerini atayanlar gibi muhafazakâr yapıda kişilermiş… Ondan ötürü mutlaka kararlarını kapatmaya ret (AKP’ye destek) şeklinde vereceklermiş ya da verebilirlermiş.
Peki, nerede kaldı yargıçların objektifliği, yansızlığı ve vicdanlarına göre karar vermek biçiminde ki mesleki sorumluluk ve onurları?
Eğer bu durum yargımızda geçerliyse, vah Türkiyem vah demekten başka söyleyecek söz bulamıyoruz!
Bir yargıç komşusunu, yakınını, sempati duyduğu bir kimseyi ya da kuruluşu, keyfine göre yasaları ve hukuku göz ardı ederek korur ve gözetir mi?
Bunları duyunca, devlette 25 yıl müfettişlik/başmüfettişlik ve teftiş kurulu başkanlığı yapmış bir denetimi elamanı olarak derin üzüntü duyuyoruz.
Müfettişlik mesleğinde de “adalet”, “dürüstlük” ve “vicdan” olguları, savcılık ve yargıçlık mesleği kadar önem taşır.
Biz hiçbir yargıcın vicdanının vereceği karar dışında başka bir karar vereceğine inanmak istemiyoruz ve böyle olmasını temenni ediyoruz.
Dolayısıyla yürümekte olan söz konusu dava için, kimsenin haddini aşarak lehte ve aleyhte yorum ve değerlendirmeler yapmaya hakkı yok. Zaten yasa buna izin vermiyor…
Eğer muhafazakâr diye isimleri geçen yargıçlar, tamamen vicdanlarına dayalı olarak kapatma davasına ret oyu verirlerse, (ki öyle olacak) salt bu önyargıdan ötürü iddiayı ortaya atanların “bak biz demedik mi ?” suçlamasıyla haksız yere karşı karşıya kalacakları kaçınılmaz.
Böyle bir durumda, pek çok kişinin de, yine önceden yaratılan haksız önyargılardan dolayı, Yüce Yargı’nın bazı isimleri hakkında, “ demek iddialar doğruymuş” diye yanlış bir kanıya varacakları da, çok açık ortada .
Şimdi sayın yargıçlar, bu haksız önyargılardan ve yorumlardan ötürü, manevi baskı altında kalmayacaklar mı?
Türkiye son yıllarda çeşitli kapmalara bölündü. Daha doğrusu ülke o noktaya getirildi.
En önemlisi ve çarpıcı olanı; dindar olanlar, olmayanlar ya da laikler olarak kendini göstermekte…
Bunun sonucu olarak, devlette de din olgusuna dayalı kadrolaşmalar ne yazık ki yadsınmaz biçimde yerini almış durumda..
AKP ile hızlanan toplumda ve devletteki “dindarlaştırma” daha doğrusu dinsel kavramları, oluşumları ve uygulamaları ön plâna çıkarma çabaları; bugün ülkemizde iki taraf haline gelmiş ciddi bir karşıtlığın temelini oluşturmuştur…
Başbakan’ın Şanlı Urfa’da partisinin kadın kolları toplantısında partisinin kapatılma kararı ile ilgili yaptığı konuşmaya bakın:
Ben size söyleyeyim mi, onların sadece eskimiş, modası geçmiş yasakçı fikirleri vardır? Onlar milletin iradesine saygı göstermek yerine onu nasıl yok sayacaklarını düşünür. Onlar daha güçlü demokrasiyi inşa etmek yerine daha çok yasakçı yönetimler kurmayı düşler. Onlar hukuk devletini geliştirmek yerine zorlamalardan medet umarak hukukla millet iradesini nasıl karşı karşıya getireceklerini düşünür. Onlar çağdaş dünya ile demokratik bir ülke değil kendi içine kapanmış otoriter ülke peşinden koşarlar. Gece gündüz bunun hesabını yaparlar." (Haber1.com – 16 Mart 2008)
Kim onlar Sayın Başbakan?
“Biz/bizler” dediğiniz “siz” kimlersiniz?
“Onlar” dedikleriniz kimler?
“Biz/bizler” ve “onlar” diye ayırım yaptığınız insanlar bu ülkede yaşamıyorlar mı?
Bu ülkenin yani Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları değiller mi?
Başbakan olarak, söylemlerinizle biz ve onlar diye yaptığınız ayırım, dindarları(muhafazakârları) ve dindar olmayanları (muhafazakâr olmayanları) ya da laikleri mi kapsıyor?
Yaptığınız “ayrımda” ya da “karşıtlıkta” ölçü, kıstas nedir?
İnsanları “biz” ve “onlar” diye karşı karşıya getirdiğinizde ülkede barış ve huzur nasıl egemen olacak?
Düşünebiliyor musunuz? Yüksek yargı yargıçlarının dahi muhafazakâr ve laik düşünceli diye ayrıştırıldığı bir ortamda; nasıl bu ülkede verilen ya da verilecek olan yargı kararlarının tarafsız ve objektif olduğunu içinize sindirebilir siniz?
Çok acı!...
Sonuç olarak;
AKP sözcülerinin, Yargıtay Başsavcısı’ın kapatma ile ilgili açtığı davaya yönelik olarak söylediği her söz; yaptıkları her yorum; eğer yine hukuki sonuçlara neden olacak biçimde kontrolsüz olursa; hem yeni davaların açılmasına zemin hazırlar; hem de toplumda hukuka, yargıya ve yargıçlara karşı güveni sarsacak, haksız eleştiri ve tutumlara dayalı zemin ve ortam hazırlayabilir…
Doğru olan, şuurlu biçimde hukuka ve yasalara bağlı olarak hareket etmek ve davanın sonucunu, Yüce Yargı’nın temsilcilerine güven ve saygı duyarak sabır ve saygıyla beklemek.
Aksi sayılan fevri hiçbir davranışın; ne AKP’ye ne millete ne de Türkiye’ye huzur ve yarar getirmeyeceği kesin!..
Şu ya da bu yönde yapılacak söylemler, Yüce Yargı’nın kararını etkilemeyecektir.
Gereken ne ise o yapılacaktır…
Biz buna inanıyoruz…
BURHAN ÖZBEY