Son Haberler
10.02.2012 Cuma 01:37
USD 1,7550 EUR 2,3310 EUR/USD 1,3282 IMKB100   60162/%0,00
ISTANBUL Cuma: -1°C/3°CCumartesi: -1°C/5°CPazar: 1°C/6°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Hükümet, açıp açıp kapatmaya başladı"
Hülya Okur, HaberX okurları için Can Dündar ile görüştü: Köşeler babamızın malı değil ama geçici mülk bizde... Demokrasi özlemimi cumhuriyete feda etmiyorum... Başbakan'ın çoklu kişiliği bütün devlet politikasını alt üst ediyor... Herkesin farklı bir Atatürk’ü var... Ergenekon sonuçsuz soruşturmaya dönüştü... 05.04.2010 10:40

“Can Dündar….benim yazar profilime tamı tamına uyan bir araştırmacı. Kırk paralık meselelere durduğu yerden bakarak vakarlığın en güzel örneğini veren, büyüyüp gelişmesi için zamana ihtiyaç duymayan, doğuştan dünyaya bilgelikle bakan, korku ile karışık sevgiden gelen edepli bir hal ile huşu ve sukuneti bir bakışta karşısındakine geçiren bir Müsekkin. O bana dua ile, dileğimin gerçekleşmesi arasında bir tat verdi diyebilirim çünkü gerçekleşmeyecek olsa bile yöneldiğim kıble doğruydu, ‘doğru’derken bu kadar kesin konuşuyorum çünkü nasıl Allah kendisinden büyük bir taş yaratamazsa, taşın ve ağacın bile secde edebileceği güzel bir huy sahibini görmek de bunu düşünmeye yeter. Bunu bir de indirmiş olduğu bir çok kitapla yaparsa o zaman işte şiddet-i zuhûrundan gizli olan bir şeye dünyada çok yakınsınız demektir. Bu röportaj, bu sebepledir ki hepimiz için belki de vahiy niteliğinde olmalıdır”

“ÇOCUKLUĞUM KISITLI BİR DÖNEMDİ”

Çocukluğunuza dair neyi özlüyorsunuz, sorusuna, “Ağzıma geleni söyleyebilme hürriyetini.”diye yanıt vermişsiniz. Çocukluğunuza dair neyi özlemiyorsunuz peki?

Kısıtlı bir dönem bir yandan…Ben toptan maziyi karalayanlardan yada ‘mazi ne güzeldi’diye ona güzellemeler yazanlardan değilim. İyi yanları da kötü yanları da vardı. O bahsettiğimiz türde bir özgürlüğe sahip olmak, biraz daha doğa ile haşır neşir olmak, daha sıcak dostluklar kurabilmek, havaya ile temas edebilmek, alışveriş bağımlısı olmamak gibi bir çok şeyi özlemekle birlikte bir sürü de dezavantajları olduğunu hatırlıyorum tabi. Dünyaya bu kadar açık değildik bir kere, iletişim olanakları daha kısıtlıydı, bilgiye ulaşma hızı, bilgiyle haşır neşir olmakta ciddi handikaplarımız vardı, eğitim sisteminin daha iyi olmaya başladığını gözlüyorum. Bir çok açıdan öyle baktığımızda, bugünkü kuşak ciddi avantajlara sahip.

“BEN YAZININ GÜVENCESİNDE KENDİMİ DAHA MUTLU HİSSEDİYORUM”

Önceleri kendini gazeteci, daha sonra ‘yazı adamı’ olarak tanımlamıştınız. Yazmadan da yaşanabileceğini kanıtlayan anlarınız oldu mu?

Nasıl yani? sürekli yazarak yaşamıyorum da, yazı hayata anlam katıyor öyle söylemek daha doğru. Elbette yazmadan da yaşıyorum ama yazmadığım zaman onun eksikliğini hissediyorum. Çünkü bir şekilde kendinizi yazı ile daha iyi ifade etmeye başladıysanız, yazmadığınızda ifade sıkıntısı çekiyorsunuz. Sadece bir fikir beyan ederken değil, bir duyguyu ifade ederken de, ben yazının güvencesinde kendimi daha mutlu hissediyorum. Ve tabi daha kalıcı olduğunu düşünüyorum, bir tür belgecilik ruhu da diyebilirsiniz. Beyaz bir sayfa üzerine o siyah lekelere dönüştüğü zaman; sanki hem kalıcılık kazanıyor, hem benim bildiğim bir dile tercüme edilmiş oluyor yani ben dilde kendimi o kadar iyi hissetmiyorum ama o karartıları okurken ya da yazarken, daha bildik, tanıdığım bir dilde iletişim kuruyormuşum gibi hissediyorum.

“ÖĞRENDİKÇE CEHALETİNİZİ FARK EDİYORSUNUZ”

Biz de ciğerinizdeki lekelerin öksürüğü ile şifa buluyoruz….Gazeteciliğe Temmuz 1979’da Yankı Dergisi ile start verildiğinde ikinci okula yazılmış gibi hissetmişsiniz. Peki şu an eğitimin hangi aşamasındasınız? Öğretici konumuna geçtiniz mi?

Yok ben insanların, hayatın tamamen bir öğrenme okulu olduğunu düşünüyorum, gazetecilik iyice öyle. O biten süreç bir şey değil, ucu açık bir şey. Öğrendikçe cehaletinizi fark etmek daha da ağır basıyor, ben de meslekte ilerledikçe eksiklerimi daha çok fark ediyorum ama yolun belli bir aşamasından sonra hem öğrenme, hem öğretme döneminiz başlıyor. Kazara yanınıza düşmüş insanlara el vermekten tutun da, birlikte çalıştığınız insanlarla bir deneyimi paylaşmaya kadar…onun adı öğreticilikse de, ki ben öyle demiyorum, bir deneyimi paylaşmaya başlıyorsunuz, üniversitede de ders verdim bir süre, bir yandan biriktiriyorsunuz, bir yandan biriktirdiğinizi paylaşıyorsunuz, o da hoş bir şey, havuz problemi gibi, bir yandan doluyor, bir yandan boşalıyor ama hangisinin daha çok dolduğu ve havuzda ne kadar su biriktiği önemli son tahlilde….

“5 YIL İMZASIZ GEÇEN GAZETECİLİK YILLARIM CİDDİ BİR SABIR SÜRESİYDİ”

O havuza düşen ilk damlalar… Yankı’da Bahçelievler’deki MHP Genel Merkezi’nde...Genel Başkan Yardımcısı Agah Oktay Güner’le gerçekleşen ilk söyleşinize...Dergide imzasız yayınlanan bu ilk söyleşiden sonra imzasız bir 5 yılınız daha geçmiş. İmzasız geçen bu yıllar, imzanıza adınızı daha çok nakşetmenize mi yol açtı?

Ya her gazetecinin kağıt üstünde adını görme isteği vardır. Bir yazı yaparsınız, röportaj ya da haber onda, o emeği imza ile ödüllendirilmiş görmek istersiniz, bu çok insani bir şey. Bugünkü kuşak için 5 yıl ciddi bir sabır süresi. Yankı da yoktu o zamanlarda, ancak çok özel istisna durumlarda, Hıncal Uluç’un, H.U diye bir imza atabildiği(bazı sinema yazılarında) bir dönemde 5 yıl imzasız kalmak, ciddi bir sabır testi. Onun için oraya belki okul değil, dergah demek lazım.

5 ay maaşsız çalıştığımı biliyorum ama imsasız…gerçekten zor..

Değil mi? maaşsıza razı olabiliyor insan ama imzasız olamaz diye düşünüyorum ama orada bizim kuşağın daha iyi teneffüs ettiği komünal üretme duygusu, hani kimseye ait olmadan bir toplu üretimin parçası olma hissi. Bunlar daha çok 80 sonrası kuşağın kazandırdığı şeyler. Elbette bizde de onun kırıntıları vardı ama sineye çekebildiğimize göre, bireyin hırsının öne çıkmadığı, toplu üretimin anlam taşıdığı şeyler, hatta biraz da ayıplanan şeyler öne çıkma falan…Dönemin gazetelerine bakın, genelde dizginlenmiştir, star muhabirler yoktur. Gazete ön plandadır, Hürriyet vardır, Milliyet vardır. Belki Genel Yayın Yönetmenlerinin bir anlamı vardır ama star muhabir sistemi gibi şeyler de yoktu. Yani bir şeyi ortak üretiyor olmanın heyecanı belki de yetiyordu bize.

“ÇOK AZ HAKARET DAVASI ALMIŞIMDIR YA DA ÇOK AZ MAHKEMEYE DÜŞMÜŞÜMDÜR”

Bu komünal sistemin size öğretileri de vardı mesela Gazeteci Metin Toker size, ‘‘Ne yazdığın önemli değil, nasıl yazdığın önemli. Eğer doğru üslubu bulursan her şeyi yazabilirsin’’ diye bir gazetecilik öğüdü vermişti. Doğrusallık üzerindeki üslubunuzu yakaladığınız söylenebilir mi?

Ben bunu şu anlamda yakaladığımı düşünüyorum; aklıma gelen şeyleri yazabiliyorum, çok sert eleştirileri de yazabiliyorum ama mesela çok az hakaret davası almışımdır ya da çok az mahkemeye düşmüşümdür, o da insanları bir şeyle itham etmekten ya da hakaret etmekten değil. Ben insanlara hakaret etmeden de eleştirebilmenin yollarını arıyorum kendimce. Bulduğum zaman da mutlu oluyorum, çünkü aynı zamanda program yapıyorum, insanlara bir kere hakaret etme hakkınız olabilir ikinciden sonra gelmezler insanlar ya da sizi görmezden gelirler. Türkiye’de gazetecilik yapıyorsanız, herkese eşit mesafede durmanız lazım, öte yandan yorum yapıyorsanız böyle bir şey mümkün değil, yani yorumcu olarak birini eleştiriyorsunuz, birini övüyorsunuz kaçınılmaz olarak. Burada insanları yaralamadan da fikirlerinizi söylemeyi ve onlar nezdinde bir saygı kazanmayı başarırsanız o önemli, ona çok az bugün layık, ben kendimi onlardan görmüyorum ama olmaya çalıştığım şey olarak söylüyorum. Metin ağabeyin öğüdü o yöndeydi, doğru üslubu bulursan, bir çok şeyi söyleme hürriyetin vardır, diye. Buna inanıyorum; Türkiye’de söylenemez zannedilen bir çok şey, doğru üslupla söylenebilir diye düşünüyorum.

Bir de yaşamsal doğrumuza bir bakalım…Kırmızı bisiklet’te, ‘Babamın oğluydum eskiden, oğlumun babası oluverdim birden”diye yazmıştınız. Ada, bir gün sizden ayrı bir toprak parçası olabilme ihtimaline karşı mı ‘Ada’oldu?

Çocuğun adı, Ege. Kızımız olsa Ada olacaktı, oğlumuz oldu, Ege oldu. Ege de öyle aslında, Ege Adaları olunca. Ada, köşenin adı oldu sonuçta. Olmayan kız çocuğu köşede yazıyor.

“KÖŞELER BABANIZIN MALI DEĞİL AMA GEÇİCİ MÜLK BİZDE”

Şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş. Merak edip sormuş beyaz adam:"Niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?""Buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da ondan" deyip gülmüş yerli:"Ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor? Bu yazı sizin ‘Sevda Kuraklığı’başlıklı yazınızdan….Peki Can Dündar neden şair gibi bir gazeteci, gazeteci gibi bir şair olmaz mıydı?

Ben gazeteci olmak istiyordum, gazeteci oldum şair olmak istesem belki onun peşine düşerdim, bir edebiyat tutkum vardı. Bazı çocuklarda vardır hani harflerle ya da sayılarla arası iyi olanlar arasında. Hala rakamlarla aram kötüdür, harflerle iyi geçinirim. Gündelik hayatta çok edebiyatla haşır neşir olma şansınız yok ama köşe yazısı formatına girdiğiniz zaman, oradan itibaren orayı biraz daha denemeye döndürme şansınız var. Çünkü dört tarafı çizgilerle çevrili bir adada yaşıyorsunuz. Dolayısıyla onun için kendinizce bir hürriyetiniz var. O köşeler babanızın malı değil belki ama yine de en azından geçici mülk bizde. Orada biraz daha kalem oynatma şansınız var, ona dikkat ediyorum.

“DENEYİM BENİM GÖZÜMDE BIÇAK ÇEKMEK DEĞİL, BIÇAKLARI KATLADIĞINIZ BİR ŞEY”

Peki yazamadıklarınızın anlattığı bir şey var mı, çünkü;“Can Dündar için de ne söylesek boş, ne yazdığını bilmiyor, bazen ne yazmadığını da bilmiyor. “diye yazmıştı Ahmet Kekeç. Yazamadıklarınızın da bir anlamı var mı?

Vardır elbette. Bir gün hepimiz için genel muhasebe yapılacak olursa; yazdıklarımız kadar yazamadıklarımız da sorgulanacaktır elbette. O muhasebenin içine bunlar da girer. Sözümü sakınıyor muyum? Özel olarak bir örnek gelmiyor aklıma, ama şunu düşünüyorum, deneyim denen şeyin içinde törpüler de var, deneyim, sadece çektiğiniz bıçaklardan ibaret değil, deneyim benim gözümde; çektiğiniz bıçakları katladığınız bir şey, ya da kendinizi törpüleme yöntemlerini öğrendiğiniz bir şey. Bazılarının gözünde hayat, elde bir orakla bir tarlanın içinde süren bir şey ve ne kadar o tarlada ekin biçerseniz o kadar zenginleştiğiniz bir şey, ben öyle görmüyorum ben daha çok hakikaten, kalın bir kütük olarak başladığımız hayatı, törpüleye törpüleye, ince zarif bir kaleme dönüştürme mücadelesi olarak görüyorum hayatı. Eskiden amma bıçkın herkese kafa tutan bir adamdık, şimdi böyle ne oldu böyle diye görmüyorum. Şey bana daha dervişçe geliyor; lafını seçerek söylemek, kırmadan eleştirmeyi öğrenmek. Bunlar bilgelik alametleri, bunlara özeniyorum bir şey olmak istersem…

“ÇAĞIMIZ, MEVLANA’LARA YER BIRAKAN BİR ÇAĞ DEĞİL   “

O zaman size soralım….Nazlı Ilıcak sizin sözlerinizi Mevlana’nınmış gibi yazdığında, hatasını düzelttiği yazıda; “Üslup Mevlana’ya benziyor, çağımızın Mevlana’sı diyebilir miyiz acaba?” demişti. Çağımızın mutasavvıfı olmaya ne kadar yakınsınız?

Yok estağfirullah, Mevlana olmaya özeniyorsanız, başta bu tür laflardan kaçınmanız lazım, Nazlı hanımınki çok zarif bir eleştiri idi sağolsun. Çağımız, ne yazık ki Mevlana’lara yer bırakan bir çağ değil, onu hepimiz biliyoruz, olsa olsa o kültürden beslenebileceğimiz şeyler olabilir. Lafını sakınarak söylemek, incitmemeye çalışmak, haddini bilmek, tevazuyu öğrenmek, karşınızdaki dinlemeyi öğrenmek, giderek az konuşmak çok dinlemek…bunları becerebilirseniz en azından o topraklardan sizde bir tortu kalmış demektir. Yoksa onun yerine oynamak, onu yeniden üretmek falan bu çağda mümkün değil.

“DEMOKRASİ ÖZLEMİMİ CUMHURİYETE FEDA ETMİYORUM.”

Bir de hangi rejimde olduğunuza yönelik bir sorum var.Berlin Duvarı yıkıldığında eşikten atlayan ilk Doğu Alman askerinin fotoğrafı üzerinden bir yazı yazmıştınız. Conrad Schumann’ın, duvarın yıkılmasından 9 yıl sonra, kendini bir ağaca asmış olmasını, “Bir insanı bir rejimden koparabilirsiniz, ama bir rejimi bir insandan koparmak o kadar kolay değildir.” diye açıklamıştınız..Peki koca bir labirentin içinde kayıp gördüğünüz 'Benim Gençliğim' e rağmen, hangi rejim sizden kopamaz diye sorsam…

Ya şöyle bir şey var, hepimiz belli bir kapta şekilleniyoruz, yani hepimizi ayrı malzemeden yapıyorlar ve o malzeme bizi belirliyor. O tencerenin içinde pişenlere bakıyorum şimdi; Ankara var, Cumhuriyet şehri, bir memur ailenin Cumhuriyet başkentinde yetiştirdiği bir çocuk olarak ilk tenceredeki şey oluyorum. Tek çocuk, daha kısıtlı olanaklar, devlet okulları vs sonra okulda daha sosyalist fikirlerle tanışma, solculuk, o kültürden beslenme, içine onların katılması var, orada bir harç oluşuyor, üzerine daha 19 yaşındasınız, üniversite ikinci sınıfta bir askeri darbe ile karşı karşıya kalıyorsunuz, onun getirdiği bir asker diktasına karşı fikirler, baskı rejimlerine karşı oluşan nefret, bunu da koyun, o harçtan karıştırdığınız zaman böyle bir şey çıkıyor, başka bazıları, o cumhuriyet ruhunda oluyor ama askerin darbesini görmeyebiliyor, onu yaşamamış, bazıları da sırf onu görmüş, öbürünü yaşamamış, bendeki harç böyle oluştu, dönüp baktığımda ortaya çıkan yemek bazılarını mutlu etmeyebilir ama o harçtan başka türlü olmuyabiliyor. Baktığım zaman ben çok mutsuz değilim o harçtan, Cumhuriyetçi gelenekten geliyorum ama bu benim demokrasi özlemimi gemlemiyor, veya demokrasi özlemimi cumhuriyete feda etmiyorum. İkisinin ancak bir arada olabileceğine inanan bir noktaya geldim, 12 Eylül sayesinde belki. Belki siyasalın atmosferinden beslenme sayesinde ama belki sırf onunla yetişsem, baştaki o cumhuriyetçi havayı ailemden, Ankara’dan almasam o da beni başka bir yere götürebilirdi. Hepimizin ayrı bir tadı, harcı var, benim harcımdan bu çıktı.

Bu harcı başka türlü yorumlayanlar oldu mesela,  “Can Dündar kardeşimiz çelişkili bir adam, hem liberal geçiniyor hem bürokrasiyle dirsek temasında”demişti Engin Ardıç. Hocanız, Ünsal Oskay öldüğünde, flu gördüklerimizi netleştiren gözlüğünüz kırılmıştı. Hayranı olduğunuz bu hocanın 30 yıl önce ilk dersine girişinizde, masasından hiç kalkmadan, fasılasız konuşmasından alamamıştınız gözünüzü. Şimdi kimin gözleriyle bakıyorsunuz dünyaya?

Ya öğrencilik yıllarında insan gözlük ihtiyacı duyuyor, sonra yavaş yavaş kendi gözlüğünüzü inşa etmeye başlıyorsunuz. Ve bunun sağlıklı olduğu muhakkak ve bir yere kadar o öğrenme iştahıyla her şeyi mümkün olduğu kadar çok depolamaya başlıyorsunuz o yaşlarda, sonra daha seçici oluyorsunuz, insanların sadece iyi filozoflar ya da kötü düşünürler olarak tasnif olmadığını, kötü düşünürlerin de ilginç, iyi, yenilikçi düşünceleri olabileceğini fark ediyorsunuz, hepsinden arı gibi işinize gelen balları toplayıp kendi balınızı üretmeye başlıyorsunuz, bu süreç öyle bir süreç. Kendi gözlüğümü nasıl inşa ederim, kendi bakış açımı nasıl geliştiririm onu düşünüyorsunuz.

Bu arayış içinde en çok da belgeselcilik sizin yapılanmanıza neden oldu. Can Dündar tarzı belgeselcilik" konusunda "Belgeselcilik, durağan görüntülerin üzerine acıklı metinler yazıp genizden gelen içli bir ses tonuyla okumak mıdır?"diye soranlar olmuştu.. Sizce sizin varlığınızın kattığı özellik nedir belgesellere? Gerçekten ruhunuzu hareketlilik bozuyor mu?

Nasıl hareketlilik?

“ELEŞTİRİLERİ İLTİFAT KABUL EDİYORUM”

Yani bahsedilen gibi durağan bir görüntünün ardından konuşmak mı sizi iyi hissettiren, temsil eden şey?

Bilmiyorum keşke yapsalar arkadaşlar, benim yurt dışında seyrettiğim bütün belgeseller öyle. Acıklı bir ses tonu mu benimki onu da bilmiyorum ama sonuçta belgeselciliğin kritiği veya bu konuya daha yatkınım, herkesin habercilik anlayışı farklı olur ama dünyanın bu kadar entegre tanıdığı bir kişi olarak, sakinlikle anlatılan filmleri seviyorum. Bütün dünya da öyle yapıyor, BBC de öyle yapıyor ve orada kimse “Niye görüntüler üzerine ses döşeniyor “demiyor, yapılan iş kolay değil ayrıca, bir gün boyunca o görüntüleri toplarsınız, görüntü üzerine ses yazmak çok zordur, tersini yaparlar, hiç belgeselcilikten anlamayan bir adam oturur bir metin yazar, onun üzerine görüntü döşer,  ben eleştirildiğim şeyi yaptığım için kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü büyük emek isteyen bir iştir, görüntülerin üzerine metin yazmak. Onun için de bunu bir iltifat kabul ediyorum.

“BİR BELGESEL KAÇINILMAZ OLARAK TARAFTIR. “

Doğan Hızlan, “Can Dündar'ın yaptıkları dramatize biyografiler” diyordu. Bazıları için ‘Bir yaşam iksiri’ adını verdiğiniz  bu belgeseller içinde acıma hissinizin veya merhamet duygunuzun katkısı nedir? Tutkularınızı böyle bir araçsal yol izleterek hangi amaca doğru yönelttiniz?

Ben çok şeye inanmıyorum, son dönemde Mustafa üzerinde de tartışıldı, objektif olabilmek konusunda, daha doğrusu duyguları belli etmemek, bu önemli bir şey, bir belgeselin mümkün olduğunca bu tür duygulardan arındırılmış yapılması gerektiğine inanıyorum, bunu da kendi çizgim içinde yapmaya gayret ediyorum ama bunu yüzde yüz yapamazsınız çünkü herkesin yüzdeleri farklıdır ama bir belgesel kaçınılmaz olarak taraftır. Belge seçmeniz, kullandığınız müzik, 100 fotoğraf arasından seçtiğiniz 5 tanesi ile zaten tavrı gösterirsiniz.  O tavrın adı, taraftır. Tarafsız bir şey yapmak mümkün değil. Sadece bu taraf dilini ne kadar objektif kıstaslar içinde yapabiliyorsunuz, o önemli. Ben yapmayı kendime öğretmeye çalışıyorum. Belgesellerime baktığınızda bu tarzdan daha vazgeçip, daha nesnel bir çizgiye geldiğimi düşünüyorum, ilk dönem yaptığım işlerde böyle bir eleştiri konum var , hepsini bir sepete koymuyorum, ilk yaptığımla son yaptığım arasında ciddi bir fark var.

Peki o sepetten geriye kalanları ne yapıyorsunuz? Tony ismindeki kurt köpeğiniz insanları rahatsız ediyor diye doktorunun verdiği acı reçeteyle onu unutmanız istenmiş. Hafızanızı bu kadar çok bilgi dökümünden sonra nasıl resetliyorsunuz, unutmaya, silmeye en yakın tuttuğunuz belgeleriniz hangileri oluyor?

Benim hafızam zayıf maalesef, dolayısıyla kendisi yapıyor bu işi. Neyi nasıl yaptığını bilmiyorum ama kendince çok akıllıca bir yöntem izliyor. Benden bağımsız olarak kötüleri önce siliyor, bu da beni mutlu ediyor. Zaman zaman yazılar olur, isimler geçer, ya o bana ne yapmıştı diye eşime sorarım. Onun için hafızanın kendi insiyatifiyle bazı şeyleri silmesi, işime geliyor, hoşuma gidiyor. Kötülerden silmeye başlıyor, iyileri ve iyilikleri unutmuyorum ama kötülükleri kendince silen bir hafızam var.

Peki zamanında Cüneyt Arkın’dan imzalı resim istediğinizde, Fahrettin ismiyle kartla yıkılışınız gibi kaç gerçekle yüzleşip bunu geri dönüşümünü yaptınız?

Çok, zaten hayat dediğimiz şey de, yanılgılarımızdan aldığımız derslerin toplamından ibaret bir şey, bu bazen ideolojiler, bazen insanlar oluyor, çok yanılıyoruz, yanıldıkça çok öğreniyoruz, belki yanılmamayı öğreniyoruz ama o günden sonra onunki Allah’tan bir isim yanılsamasıydı, sonra yüzlerin, sözlerin olduğunu öğreniyorsunuz, büyük lafların yalan olduğunu öğreniyorsunuz, dostluk ya da aşk zannettiklerinizin yalan olduğunu öğreniyorsunuz, onlar çok daha derin izler açan yaralar. İnsanın olgunlaşma süreci de düşe kalka, yaraların kabuk bağlamasını beklemekle geçen bir süre. Öyle böyle insan daha temkinli oluyor ya da öğrenmediyse sürekli kanamaya devam ediyor.

“BİYOGRAFİ SADECE BİR İNSANI DEĞİL, İNSANLIĞI ANLATAN BİR ŞEY.”

Bu öğrenme sürecinde sadece belgesel yapmıyorsunuz biyografi kitapları da okuyorsunuz. Başkalarının hayatlarından çıkan hikayelerin ‘son’ gibi gösterilmesi mi sizi çeken? Her hayatın ibretlik öyküsünü bulmak, sizin için hala sıradanlaşmadı mı?

Tersine okudukça daha çok büyüleniyorum. Yaratan, üreten insanların onu hangi koşullarda nasıl üretebildiklerini görmek, Dostoyevski’nin yazabilmesini neye borçlu olduğunu, Picasso’nun o tabloyu çizerken nasıl bir ruh hali ve duygular içinde olduğunu bilmek, öğrenmek ya da Hitlerin nasıl canavarlaşabildiğini anlamak, hakikaten bugünü anlamayı, insanı çözmeyi kolaylaştıran şeyler, bir tür referans kitapları onlar. Dolayısıyla biyografi sadece bir insanı değil, insanlığı anlatan bir şey. O yönüyle seviyorum, bana bir yaşam kılavuzu gibi geliyor ve öğrendikçe bende bir yandan da sadece insanlara değil kendime de bir şeyler katmaya çalışıyorum.

Peki kendinize neler katıyorsunuz, Nazım Hikmet, doğumunun 100'ncü yılında sizin ve Fransız ve Alman yönetmenlerin elinden çıkma üç belgesel filmle yani üç farklı bakış açısıyla anılmıştı. Belgesellerinizin yorumu ve hikayesi size ait olurken, bir kaç farklı düşünce sistemini de içine kattığınız oluyor mu?

Elbette zaten bunu yapmak zorundasınız. Ben kendi fikriyatımı yada ürettiğim şeyi   karşı görüşün tezgahında test etmek isterim, sadece tepki almak anlamında değil, onların düşüncelerini de işin içine katmak, o zaman zenginleşiyorsunuz zaten, o zaman ürettiğiniz şey daha dengeli hale geliyor, buna gayret ediyorum, Nazım’da yaptık mı? daha çok o bir biyografi çalışmasıydı, onun hayatına tanıklık etmiş insanlarla konuştuk ama genelde yaptığım şeyi, farklı kesimden insanlara izletip görüş almayı çok önemsiyorum.

“BEN İNSANİ ÇAĞRIYA İCAP ETTİM”

Yaptığınız şeyin içine kendinizi çok fazla verdiğinizde ne oluyor peki, o zaman dostlukla işiniz arasında kaldığınız oluyor mu çünkü Yakamdaki Yüzler’de, her birinin öyküsünde ayrı bir yaşam dersi bulduğunuz kahramanlarınızı buluşturmanıza rağmen,  Ecevit’in cenazesinde "Aileye yakın gazeteci" sıfatıyla taziyeleri kabul ederken gazeteciliğin dostluk tarafına geçmeniz yadırgandı, neden?

Çünkü evet gazetecilikten belirli bir mesafe bekleniyor, bu zor bir soru, hakikaten zor, ben de doğru cevabı bulabilmiş değilim, o sahneyi anlatayım size. Ben Ecevit’i hem izleyen bir gazeteciyim hem de son dönem onunla belgesel çalışması yapmış bir insanım ve güvenini kazandığımı düşünüyorum. Cenazesine gittim bir insan olarak ve aynı zamanda onu izleyen ve saygı duyan bir insan olarak ve o sırada Rahşan Hanım davet etti, gelin yanımda durun diye, o da gazeteci Can Dündar, -Hayır bir dakika, ben bir gazeteciyim, sizin yanınızda yer alamam, yerimi bilmem lazım”diyebilirdi. Ama öte yandan saygı duyduğu bir insanı kaybetmiş bir gazeteci, belki gazetecilikten soyunup bu insani çağrıya icabet ederdi. Ben de öyle yaptım. Böyle yorumlanması meslektaşlarım açısından haklıdır, ne işi vardı diye ama öte yandan son derece insani bir şey, bir şey paylaşıyorsunuz, hem bir ortak çalışma yapmışsınız…pişman değilim!

“HİÇ BİR ZAMAN SİYASİ BİR HESABIN İÇİNDE OLMADIM”

Ecevit için yaptığınız ‘Karaoğlan’ belgeselini yayınlamanız zaman alınca, ‘Yayınlamak için ölmemi bekliyorlar’diyen Ecevit’e, “Sayın Ecevit, biz esasında  sizin emekliliğinizi bile değil, sadece bir icraatınızı bekliyorduk”şeklinde bir yanıtınız olmuştu. Siyasi bekleyiş sizin işlerinizin nizamını hep bu yönlü etkiledi mi?

Ne anlamda?

Siyasi ortam, siyasi atmosfer…siyasette ortamı gerekçe görüp yapacağınız işleri ertelediğiniz?

Aslında bu tür durumlarda ters çakmak daha önemlidir. O dönemin yapılacak şeyleri vardır, o dönemde yapılmayacak şeyleri yapmak, hem gazetecilik açısından hem de cesaret açısından belki daha anlamlı, ona gayret ediyordum, mesela Ecevit iktidardayken belgeselini yapsam tuhaf kaçabilirdi, ki Ecevit’le biz o işe kalkıştığımızda yanında bir kişi bile kalmamıştı karısından başka. Bu benim biraz övündüğüm bir şey, o dönemde onun yanında olmak, ve tabi o dönemde Ecevit’e söyleyemediğimiz şey o kadar yalnızdı ki, o belgeseli hiç bir kanal istemedi, yayınlamamamın nedeni de oydu ama bunu kendisine çıkıp, “Ya hiçbir kanal istemiyor”da diyemedik açıkçası, ama hazırlıyoruz, halbuki hazırdı ve Rıdvan Akar da tanıktır, başvurduğumuz kanallar, şimdi ne yapalım Ecevit’i diye düşündü. Dolayısıyla bugün bir Recep Tayyip Erdoğan belgeseli yapmak sözünü ettiğiniz türden siyasi hesaba girebilir, hiç öyle bir şeyin içinde olmadım. Seçimde bütün liderlerin belgesellerini yaptık o arada Erdoğan’ı da yaptık ama özel olarak bu dönem onların dönemi hadi bir şey yapalım düşüncesinde olmadım.

“BAŞBAKAN’IN ÇOKLU KİŞİLİĞİ BÜTÜN DEVLET POLİTİKASINI ALT ÜST EDİYOR”

Erdoğan deyince, 10 bölümlük "Demirkırat" belgeselini TRT yeniden yayımladığında, “Keşke vakti olsa da Başbakan Erdoğan da izleyebilse...” demiştiniz. Yeni bir yazınızda da Doktor Jeykll ve Mr. Hyde...” adlı filmi tavsiye ediyorsunuz. Başbakanın çoklu kişiliğine olan inancınız, izlediği filmlerle değişebilir şiddette mi?

Orada küçük bir gönderme, espri vardı. Hakikaten sinemanın bu kadar etkisinde kalabiliyorsa, bu filmde kendisini bulabilir, kendisinden izler bulabilir diye yazdığım bir eleştiri yazısıydı aslında, siyasi mizah yapmaya çalıştım, gerçekten çoklu kişilik ayan beyan hepimizde var ama ben ülkeyi yönetmeye kalkmıyorum. Ülkeyi yönetenlerden o çoklu kişiliğini belli bir noktada gemlemesini ve belli bir politikaya tutunmasını bekliyorsunuz. Ben de kamuoyunun karşısına çıkarken kendi çoklu kişiliğimi süzgeçten geçiriyorum. Bir gün çok hırçın, bir gün çok sakin olmuyorum, belli bir düzeyde gidiyorum ama bir Başbakan bunu yaptığında hele uluslar arası ilişkiler gibi bir alanda yaptığında müthiş kırıp döküyor ve bütün devlet politikasını alt üst ediyor, buna hakkı olduğunu zannetmiyorum.

“PKK, GERİLLA, TERÖRİST GİBİ KİSVELERİN ALTINDA BİR İNSAN VAR”

Bunu belki de bir örgüt liderinde denediniz. Şemdin Sakık’ın aşk hikayesini ekranlarımıza taşıdığınızda, Mehmet Ali Birand bu program için,” Şimdiye kadar görmediğim derecede açık bir anlatımla, nasıl aşık olduğunu bile anlatmış”diye yazmıştı. Bir insanın içindeki aşk duygusunu yakalamak onu hangi oranda çözmenize yardımcı oluyor?

Büyük oranda. Çünkü hayatımızın çok önemli bir göstergesi. Baktığımızda insanlık tarihinde de aslında, seven insanlarla sevmeyen insanların çok farklı olmuştur insanlığa katkısı. Ve oradaki beni çarpan şey şuydu, örgütün lideri, bir kız için örgütü terk ediyor, ve o kız o adam örgütü terk ettiği için o adamı terk ediyor, buradaki çelişki hakikaten üzerine film çekilecek, roman yazılacak kadar enteresan bir şey. Hem de erkeklerle kadınların, hayata, mücadeleye dair yaklaşımların da bir göstergesi, son derece etkilendim ve belki biz hep büyük laflar ile konuşmayı seviyoruz; PKK, dağlılar, teröristler, gerillalar…ama bütün o kisvelerin, sıfatların altında bir insan var, ona ulaşmak çok zor. Mehmetçik ya da terörist diyoruz ama bahsettiğimiz kişi bir insan, bir annesi var, öldürülmüş bir kardeşi var, şehit edilmiş bir çocuğu var, bu insana dokunduğunuz zaman sonunu daha iyi anlıyorsunuz. Ve ancak  o dokunmayla belki çözüme doğru yol alabileceğinizi görüyorsunuz, ben de onu yapmaya çalışmıştım.

Aşk demişken… İlk aşkınız karşı bloğun penceresinde geceleri gördüğünüz bir siluetmiş. Aşk, ömrünüz boyunca bu siluet gibi ezme işinde kullanılan yassı bir düz taş gibi, salaet mi oldu?

Ezici bir şey değil hayatı güzelleştiren bir şey. Aşkın tekil bir şey olduğunu düşünüyorum, o ilk deneyimin bana öğrettiği ve hala bende kalan duygu da budur, ikinci kişiye ihtiyaç duymazsınız, ikinci kişi bazen yüke bile dönüşebilir, bu sizin tek başına yaptığınız bir yolculuk. O ilk aşk deneyimi bana şunu öğretmişti ki, hala ona inanıyorum, sonunda sizin imajinasyonunuzun sonucu o, kafanızda bir heykel yaratıyorsunuz, ve ona aşık oluyorsunuz, o da çok platonik bir şey, ama bir yandan da çok sahici bir şey, çünkü sizin ürettiğiniz bir şey, tersine zor olan ikinci kişi karşınıza çıktığı zaman oluyor, benim o yazıda bahsettiğim ilk platonik aşkla tanışma, aslında işi öldüren bir şey oldu yani bendeki heykeli parçalayan yıkan bir şey oldu. Çünkü hiçbir zaman kafanızda yarattığınız aşkla birebir çakışmaz hayat. Mutlaka farklıdır, ve o fark giderek arayı açar. Çünkü muhatabınızla tanıştığınız zaman kafanıza uymadığı ölçüde sizden uzaklaşır. Çok gerçekçi olmanız lazım, ona tutunabilmeniz için. Hayallerinizi terbiye etmeniz lazım, çoğu insan hayallerini terbiye etmek yerine birlikte olduğu kişiyi hayallerine uydurmaya çalışır ve oradan itibaren çözülme başlar…Neydi taşın adı?Salaet, bu yönde beni ezdi, ben onunla aşkı ezemedim…

“GÜNÜN KOŞULLARI KENDİ AŞK MODELLERİNİ YARATIYOR”

Aşkın bir de tarihi boyutu var. Yüzyılın Aşkları’nda, “Uygarlık tarihi biraz da aşkların tarihidir”demiştiniz. Peki bu ve bundan sonraki dönemi anlatan aşklar bulunabilir mi, yoksa bizim efsaneleşmiş aşklarımız olmayacağı için tarihimiz de mi olamayacak?

Yok aşklar olmayacak diyemeyiz, her dönemin kendi aşkları var, sadece onlar gibi olmayacak, ama onlar da 18’nci yüzyıl aşklarına benzemiyor tabi, her dönem kendi modellerini yaratıyor…ne bileyim, Enver Paşa nişanlısı ile yüzünü bile görmeden evlenmişti, günümüzde msn’da, birbirlerini hiç görmeden, sanal bir ortamda konuşarak buluşup yada bazen buluşmadan aşk yaşayabiliyorlar, ilişki yaşabiliyorlar falan…Günün koşulları kendi aşk modellerini yaratıyor. Sadece onlar gibi olmayacak, onlar o yüzyılın aşkları, bunlar bu yüzyılın aşkları. Şu daha iyiydi demeye çok hakkımız yok hatta bunun bir önemi de yok. Bunlar gerçeklik olarak o dönem öyle yaşanıyordu bu dönem böyle yaşanıyor.

“BENİM HAYRAN OLDUĞUM ATATÜRK, ŞABLON ATATÜRK’TEN ÇOK DAHA KIYMETLİ”

Banka hesabına girebildiğiniz,  çok özel birinden bahsedelim şimdi… Atatürk üzerine Mustafa ve Atatürk’ün yaşamının 300 gününü anlattığınız Sarızeybek gibi bir çok çalışma yaptınız. Atatürk’ün unutulmasına dair yaşadığınız korku ya da devrimci ruhuna karşı duyulan ikiyüzlülük mü buna ne kadar sebep?

Burada ben, zaman zaman sinsi, zaman zaman bilinçsiz bir  çaba olduğunu düşünüyorum. Benim tanıdım yüzünü bizden gizlemeye çalışıyorlar, filmde de bunu anlattım. Bazıları bilerek bazıları bilmeden bunu yapıyor. Bilerek yapanlar, daha çok  12 Eylül döneminde vurguları değiştirdiler, 60’lardaki Atatürk eğitimi ile 80’lerdeki çok farklıdır, bugünkü de çok farklıdır, dolayısıyla ben Atatürk eğitiminin giderek tek tipleştirme, ‘sakıncalı fikirlerinden’arındırma ve onu bir şablona dönüştürme yönünde olduğunu düşünüyorum, biraz kendi yaptığım çalışmalarda bunu kırmaya gayret ettim çünkü asıl benim hayran olduğum adamın, o öğretilmeye çalışılan şablon Atatürk’ten çok daha kıymetli, çok daha Türkiye için acil önemi olan ve çok daha insanlığa mal olmuş bir lider odluğunu düşünüyorum hala. Ama hala Türkiye’nin buna hazır olmadığını düşünüyor birileri. Sinsi olanlardan ayırıyorum, iyi niyetli olanları kastediyorum. İyi niyetli olan kısım, Türkiye henüz buna hazır değil, Atatürk’ün o yönünü bekletelim yaklaşımındalar, onlar da şabloncular diye düşünüyorum

“ATA’MIZLA ARTIK BİRİNCİ TEKİL ŞAHISLA KONUŞABİLELİM”

Bu şabloncuların yanı sıra, Niye Mustafa? sorusunun yanıtını biliyorum, Küba'da bir mitingde insanları 'Fidel' diye bağırırken görüyorsunuz ve etkileniyorsunuz. “Mustafa” diye bağırır pozisyonda olmak bize neleri kazandırır?

Oradaki basit bir şeydi. Ona daha yakın hissedelim kendimizi. Ben size siz diye hitap ediyorum, aramızda bir mesafe var, yeni tanıştık, ama biraz dostluk kurabilsek size ilk isminizle hitap edebilirim, bu aramızdaki sıcaklığın göstergesidir. Çok basit bir şeydi bu, insanlar birbirlerine yakın hissettikleri zaten ilk isimleriyle hitap ederler birbirlerine. Ama bunun üzerine o kadar çok şeyler yazıldı ki, çıkış noktam tamamen buydu aslında. Biz Ata’mızla artık birinci tekil şahısla konuşabilelim, o dostluğu, sıcaklığı hissedebilelim, bu kadardı yani.

“MUSTAFA BEN KARİYERİMDE ÖNEMLİ BİR ADIM”,” YAZARLIK BİR YALTAKÇILIK YERİ OLMAMALI YA DA OKURA KENDİNİ BEĞENDİRME ÇABASI OLMAMALI,

Yazar Ayşe Aral, sizin için, “İnsanların yüreğinde kendine açtığı yeri, o belgeselle sildi”diye yazmıştı. Bu kadar gönüllü olarak yapılan bu iş nasıl oldu da, kariyerinizi ve bugüne dek yaptıklarınızı ciddi bir şekilde de sarstı diye yorumlanabildi?

Ben kariyerimde önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Bazıları sildi diye düşünüyorsa, elbette onlara da saygı duyarım, kariyer dediğiniz şey, hesapçılıksa o hesabı yapmadım, yani bu benim kariyerime ne getirir, ne götürür, o hesabı yapmadım, aksine Orhan Pamuk’un sevdiğim bir benzetmesi var, ‘Yazar, okuru kendisine inanmaya teşvik eder, onu sağlar, onunla güven ilişkisi kurar, sonra elinden tutup, “gel bak sana başka dünyaları göstereceğim” der, ondan sonra en olmadık yerde elini sobaya basar ve şaşırtır, hayatın böyle yanları da olduğunu gösterebilir’ diye. Hakikaten buna inanıyorum, yazarlık bir yaltakçılık yeri olmamalı ya da okura kendini beğendirme çabası olmamalı, ben böyle bir Atatürk keşfettiysem onu paylaşmalıyım, ve bazen seyirciye rağmen, okurun tepkisini göze alarak paylaşmalıydım, bu bir risk ise onu göze aldım ve iyi ki de göze aldım diye düşünüyorum çünkü kariyer biraz da böyle inşa edilen bir şeydir, kariyer aman mayınlı alanlara basmayım, bildiğim düz yollardan gideyim derseniz, bir anda patinaja başlarsınız, gidememeye başlarsınız, ben kendi açımdan bir sıçrama olduğunu düşünüyorum.

”HERKESİN FARKLI BİR ATATÜRK’Ü VAR”

Aslında farklı cephelerden yaptığınızın iyi bir şey olduğunun takdirine varanlar da oldu…“Veda” filminde Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ı canlandıran Dolunay Soysert: “Kafamızdaki kahramanın kanatları var diye, ‘sen onu uyurken’ gösteremezsin diyemeyiz. Kahramanlar da kandan ve kemikten oluşuyor.”demişti. Bu tür bir savunmaya ihtiyaç duymuş muydunuz? Bir de "Belgeselin en çarpıcı yeri; Atatürk'ün, 'Beni Çankaya'nın kayalıklarına hapsettiniz' cümlesi. Demiştiniz. Peki Mustafa, Veda ve Dersimiz Atatürk gibi muadil temalar arasında, Atatürk için ortak bir amaç var diyebilir misiniz? Var ise hedeflenen şeye ne kadar yakın olduğunuz söylenebilir?

Ben diğer filmlerle kıyaslamak istemem, ben kendi açımdan kafamdaki lideri perdeye yansıtmaya çalıştım, herkes öyle yaptı. Öyle olması da sağlıklı, bunlara ihtiyacımız vardı, bunların yapılmamasıydı sağlıksız olan, evet bunu söyleyince tepki gösterdi insanlar ama :”Herkesin farklı bir Atatürk’ü var” Bu kaçınılmaz olarak böyle çünkü ne kadar biyografi kitabı varsa o kadar Atatürk yorumu var, biraz okuyan herkes bunu biliyordu zaten. Ama okumayanlar açısından, “A, bunalar da neymiş?”dediler. Seçici algılama diye bir şey var psikolojide. Hepimiz kendi birikimimize göre seçeriz, bir odaya girdiğimiz zaman baktığımız şeyler, bir insana baktığımız zaman gördüğümüz şeyler bizim birikimimizle ilgilidir. Bir göz doktoru gözlere, ayakkabıcı ayaklara, dekoratör evin dekoruna bakar, tıpkı onun gibi siz bir kitaba girdiğiniz zaman hayat birikiminiz karşısında seçerek algılarsınız. Bazı özellikleri sizi çekeri bazıları iter, bir biyografi okurken de, bir lideri araştırırken de seçici algılarsınız, bu kaçınılmaz olarak böyledir. Şu eleştirilebilir, niye onları seçtin de, bunları eleştirmedin? Aynı şekilde ben de diğer kitap ve filmlere aynı gözle bakabilirim, ben de bunları görmedim, nitekim öyle oldu, bu bizim hayata bakış açımız.  Ama şu olabilir ki, hepsine toptan baktığınız zaman; belki daha geniş bir vizyona sahip olabiliriz, bir tartışma açıldı, bunu sağlıklı buluyorum, daha öncesi garipti, hiç üzerine konuşmamak, yazmamak, üzerine film çekmemek. Şimdi nihayet, eski tabirle, faaş etti, patlama halinde, çığ halinde gelen bir tartışma oldu, buna ihtiyacımız varmış demek ki, neyse ki buna ön ayak olduk.

Belki de ortak amaçlardan biri olabilir. Atilla İlhan, Paris'te Madeleine Meydanı'nda bir öğle üzeri...40 yaşlarındaki Madam Janine Thepenier’la yeni çıkan Mustafa Kemal kitabı üzerine tartışıp "Şüphesiz Mustafa Kemal davasında haklıymış. Fakat niye bu kadar çok kan dökmüş?”diye soran Madam’a çok sert cevaplar veriyor, köşenize anlattığınıza göre… Atatürk’ü dışarıdaki itibarı açısından da düşünüp filmleştiriyor olabilir misiniz?

Benim aslında baştaki amacım, yurt dışında videotekleri gezerken, hep dünya liderlerinin üzerine yapılmış belgeselleri, şiirleri görüyordum. Büyük bir eksiklik olarak görünüyordu bana, hatta ilk projeyi sunarken, ortaklara, sponsorlara vs..bunu söylemişti, bir iş yapalım ve uluslar arası arenada gösterime çıksın. Benim sitemde, Mustafa’ya tıklarsanız, uluslar arası basında bunun yankılarını göreceksiniz. Bu bana büyük keyif veriyor, dünyanın belli başlı yayın organlarının üzerine söz söylenmiş olmasını sağlamak, tartışma açıyor(New York Tımes…) olmak bana büyük bir keyif verdi.

“MUSTAFA’NIN 15 YIL SONRA HAKKIYLA DEĞERLENDİRİLEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM.”

Can Dündar’ın Ergenekon’a açılan penceresini sorma istiyorum. Çünkü Sabancı suikastı sanığı Duyar ile röportaj için bakanlıktan izin çıktığı halde, O dönemin Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun engeli hatta kendisinin açtığı tazminat davasıyla uğraştınız, 2000’li yıllarda. Bu, Ergenekon’u önceden gören kişiler arasına katıldığınızı gösterir mi?  

Daha çok ben orada Ergenekon kitabımızla övünürüm. Bu konuda yazılmış ilk kitaplardan biridir. Bundan 15 sene önce ismi bulunan bir kitap, hakikaten bugün tartışılan bir çok konunun orada ayan beyan anlatıldığını görüyorum, kariyer dediğiniz şey, dönüp baktığınızda hangi dönem neyi görebildiğinizin test edildiği bir şey. Mustafa’ya dönmek istemiyorum ama bunun da  15 yıl sonra hakkıyla değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Tıpkı bugün Ergenekon kitabının görüldüğü gibi. O zaman aslında çok da büyük bir iş değildi yaptığımız bence, tanıkları bulmuştuk, olup bitenleri bir araya getirmeye çalışmıştık, bütün doneleri ustaca bir araya getirirseniz gelen manzarayı çok net görebileceğiniz bir durum vardı, örgütün adını da o zaman bir tanık söylemişti bize. O zaman kitaba da bu ismi koyalım demiştik tesadüfen ve isim bugün Türkiye’nin gündemine oturdu ama hala ben o kitapta bahsettiğimiz örgütle, bugün üzerine gidilen örgüt aynı mı orada emin değilim, şüphelerim var.

“ASIL ÖRGÜTÜN ÜZERİNE GİDİLMELİ”

Bu belgeselden sonra Deniz Baykal’ın, “Başta Ergenekon olmak üzere yaşadığı 2008 sürecinin yansıması olan Can Dündar yaklaşımı var" diye bir yorumu olmuştu. Ergenekon sizin için uykuda veya karanlıkta gözde hareket eden şekillerden mi ibaret?

Onun üzerine kitap yazmış biri için o kadar belirsiz olmaması lazım, ben isim isim, olay olay, tarih tarih ortaya koyduğumuz bir şeyden söz ediyoruz, hiç öyle afaki değil, gayet somut, doğru yeri belli, doğuş tarihi belli, ulaştığı boyut belli, hepsi kitaba baktığımız zaman net bir şekilde görülebiliyor. Sıkıntı, bugün o netlikte göremememiz, bugün üzerine gidilen şeyin, son derece muğlâk, iç içe geçmiş, karmakarışık bir hale sokulmuş olması, asıl örgütün üzerine gidilse hepimiz sonuna kadar arkasında oluruz herhalde, benim bugün temkinli durmam tamamen o yüzden, asıl örgütün üzerine gitmek ve orada bahsedilen isimlerin üzerine gitmek yerine, işin için iktidar muhaliflerini de katıp buradan bir aşure çıkartılması, işin bulandırılması benim sıkıntım o.

“ERGENEKON SONUÇSUZ SORUŞTURMAYA DÖNÜŞTÜ”

Uzaktan görünüp, yakından görünememesi üzerine bir teori yürütmek istiyorum. Çünkü  Abdi İpekçi’nin (3 Ekim 1978)tarihinde Milliyette yazdığı, “Terörizm, topluluklara karşı hedef gözetmeksizin öldürücü sabotajlarla yeni bir aşamaya gelmiştir. Amaç, hükümeti devirmek, rejimi yıkmaktır. İstenen, toplumda panik yaratmaktır.” sözünü köşenize taşımıştınız. Neden uzaktan görülebilen ama yakından anlaşılamayan “hipermetrop”iye mi benziyor Ergenekon?

Bu kavram kargaşasından dolayı çünkü hükümet büyük bir yanlış yaptı, kasıtlı yaptı elbette, ama örgütün ip uçları ortadayken, veriler ortadayken, tarihçesi ortadayken tuttu bunu önce bir darbe soruşturmasına dönüştürdü, ki bu ayrı bir şeydi, bundan kopuk ayrı bir operasyondu, sonra da kendine muhalif kimi görürse bu işe nasıl katabilirimin hesabına girdi, ve işi bulandırdı, oradan itibaren bir göz bulanıklığı çıktı ortaya. Şuna da karşı değilim, darbelerin, darbe girişimlerinin bulunması ve yargılanması gerekiyor ama mesela bu Ergenekon’dan bağımsız bir şeydi bunu da içine kattılar, ve orada kamuoyu desteğini kaybettiler halbuki gerçekten işin özünün üzerine gidilseydi, toplumsal reaksiyon da olmayacaktı, bu kadar soru işaretleriyle dolu da olmayacaktı, bu işin üzerine daha emniyetli gidebilecektik, şu haliyle, uçsuz bucaksız bir yargılama sürecine döndü ve uluslar arası yargıdan döneceği çok belli, şimdiden sonuçsuz soruşturmaya dönüştü iş.

Aslında gazeteciliği gönül yıkan değil gönül yapan tarafından yaparken, nasıl olduysa cezaevinden, Alaattin Çakıcı tarafından akıllı olmanız rica edildi. Bu durum akıl ve nakil yolundaki hangi kazadan doğdu?

Tuhaf bir kazaydı, kaza mıydı bilmiyorum, televizyondaki bir programdaki bir konuğun söylediği sözlere ve benim onun üzerine gitmeme sinirlenip öyle bir tehdit mektubu yollamıştı. Ondan ibaretti ama akıllı ol çağrısı o dönem çok kullanılan bir davetti, pek hayırlı sonuçları olmayan bir şeydi.

“DEVLETE AİT BİR KUŞ HİÇBİR ZAMAN ETRAFINA BAKINAN BİR KUŞ OLMUYOR”

2007’de RTÜK’ün CHP’li iki üyesi yayıncılık alanındaki deneyiminiz nedeniyle sizi  TRT yönetimine aday göstermek istediler. Yayıncılık hayatınıza ilk olarak 1988’de başladığınız TRT, devlet kuşu olmaktan çıkıp nasıl deve kuşuna dönüştü?

TRT’nin iktidar borozanı olması, sıkıntı orada oldu, bir türlü hiçbir iktidar (70’lerin Ecevit dönemi dışında)TRT’ye bir özerklik bahşetmedi, hep elinde bir silah olarak tutmak istedi, öyle olduğu sürece de  TRT, bir türlü toplumun, kendisinin istediği bir kurum olamadı. Ve hep elimizin altında bir silah olarak tutalım maksadı oldu hükümetlerin. O yüzden de devlet kuşu olduğunuz zaman o ancak deve kuşu olabiliyor. Devlete ait bir kuş hiçbir zaman etrafına bakınan bir kuş olmuyor, her zaman kafasını toprağa gömmeye mütemail oluyor. Ama son zamanlarda sadece devlet kuşları değil bütün kuşlar kafalarını toprağa gömmeye başladı.

19 Nisan 1988 günü Hürriyet gazetesinin manşetinde “Sayın Başbakan” başlığıyla yayımlanan bir mektubu köşenize taşımıştınız. Yazar, gazetenin o zamanki sahibi Erol Simavi idi. Muhatabı ise dönemin Başbakanı Turgut Özal..Gazeteci-hükümet çatışmasının kaldığı yerden devam ettiğini söyleyebilir miyiz?

Tabi ki, çok daha şiddetli, belki basın tarihinde rastlamadığımız şiddette bir savaş sürüyor ne yazık ki! Ve üstelik kazananı olmayan bir savaş.

“BİR HAREKETİ MEŞRU ZEMİNLERDEN KOVARSANIZ, ONA YA YER ALTINA İN, YADA DAĞA ÇIK DEMEK İSTİYORSUNUZ DEMEKTİR”

Peki bu kazananı olmayan savaşta sosyalizmin rolünü ne kadar zayıf görüyorsunuz, Oğlunuza  yaşadığı kenti gezdirip. mekân bilinci kazansın derken,  bir noktada “TİP’li 7 gencin boğazlandığı yer olarak gösterdiğiniz noktayı ve TİP’i, “Sosyalizmi Meclis’e sokan parti” diye açıklamıştınız. Bugünkü mecliste sosyalizm adına nasıl bir boşluk var sizce?

Ben TİP deneyimini dil kırılma noktası olarak görüyorum. TİP’i meclis hazmetmeyi başarsaydı, belki çok farklı bir Türkiye’de yaşıyor olabilirdik, sol hareket meşru zeminlerden silahlı zeminlere kaydı , bu ciddi zarar verdi, hem harekete hem Türkiye’ye, o açıdan onu söylemiştim, o dönem başarabilseydik, 60’ların ortasında filizlenen bu hareket, gerçekten meclislere taşınabilseydi 70’lerde ve toplumsal tepkiyi biz meclis çatısı altında dillendirebilseydik, çok önemli işlev görürdü Türkiye’de, belki bu kadar kan akmazdı, can yanmazdı. Bugün hala bunun eksikliğini hissediyoruz, bugün Kürt meselesinde meclis çatısı altında mı tutalım? Bir hareketi meşru zeminlerden kovarsanız, ona ya yer altına in, yada dağa çık demek istiyorsunuz demektir. Sonrada bunun bedelini ödersiniz, bunu ödemek istemiyorsanız sisteminizi revize etmek, demokratikleştirmek, açmak zorundasınız.

“HALKIN ADALET DUYGUSUNA GÜVENMEM”

Meclis kadar meclisi oluşturanlar içinde de kaygılarınız var. 12 Eylül’de “Eski politikacılar tencereyi pisletti. Artık siyaset yapmasınlar” diyen Evren’e “Haklısın Paşam. Gömelim onları” diye alkış tutan halk değil miydi?diye yazmış, halkın “en adil yargıç” olduğuna inanıyor musunuz gerçekten?diye sormuştunuz. Sizce halkın adalet duygusunun yerini ne alıyor, neden körleşiyor?

Ben o yazıda da bahsetmişimdir, halkın adalet duygusuna güvenmem, halk, duygularıyla ve konjonktürel hareket eder, halbuki adalet dediğiniz şey, her türlü duygusallıktan ve konjonktürden bağımsız olmak durumundadır, adalet evrensel bir şey, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir şey, o yüzden referandumda da bunun oylamaya sunulması, halk o duygusal atmosferde, idam cezasına, -evet, olsun diyebilir ama o insanlığa aykırıysa orada halka rağmen bazen savunmamız gerekebilir, nitekim öyle olmuştur, Türkiye 1960’larda idam cezasının hemen ardından, Anayasaya hemen evet demiştir, aynı şekilde askeri bir darbeye 80’de, evet demiştir, 83 anayasasına %90’la, halk iki sene sonra fikrini değiştirebilir ama biz o darbeyi yaşadık, dolayısıyla en büyük yargıç olmadığını halkın kendisi de biliyor zannediyorum, yani doğru yargılarda bulunmadığını zaman zaman, sık sık yanıltılabildiğini.

BAŞBAKAN DEMOKRATİK AÇILIMDA ÇOK KÖTÜ SINAV VERDİ

Hükümetin demokratik açılımı varken sizin de bir kalp açılımız vardı, “Kürt Açılımı”ndan söz ediyorduk ya... Yürekleri açmak da yol haritasının bir parçası...”diyordunuz. Açılım programı yürekleri içine katlayarak kağıttan uçak olmayı bile başaramadı mı sizce?

Ya Başbakan bu konuda aslında çok kötü bir sınav verdi, ki ben orada Başbakan’a güvenenlerden birisiydim, başta bir kredim vardı, Başbakan’a dönük, çünkü acıları bilen, onların içinden gelen, kısıtlanmış bir çevreden geliyordu ve bazılarının dilinden , acılarından anladığına dair işaretler veriyordu, Kürtlerin, Ermenilerin, türbanlıların, işçilerin olsun….baştaki tavrı oydu, fakat zaman içinde ne gördük, kişilik değiştiren bir Başbakan gördük; Ermenilere kalkın gidin diyen, işçilere ananı al da git diyen, Kürtlere Hakkari konuşmasında, tek vatan, tek millet çekin gidin diyen, sürekli birilerini kışalayan bir Başbakan gördük, kova kova bu ülkede kendisinden başka kimse kalmayacak duruma geldi, bunun çok üzücü olduğunu ve Türkiye’de çok şey kaybettirdiğini doğrusu düşünüyorum.

“HÜKÜMET, AÇIP AÇIP KAPATMAYA BAŞLADI”

“Sorması kolay, cevaplaması zor bir soru:   “Kim kazandı?” 1983’ten beri PKK ile bir savaş sürüyor” diye yazmıştınız. Bu soruya kim kaybetti diye yaklaşırsak doğru yanıtı bulabilir miyiz?

Doğru yanıtı bulabiliriz, kim kaybetti den!çünkü hepimiz kaybettik. Bunu kabullenirsek belki yenilmişlere özgü bir ders alma hevesiyle tekrar kolları sıvayabiliriz. Çünkü Ermeni meselesinde de herkesin kaybedeceği bir formüle doğru gidiyor. Bütün açılım heveslerini tek tek gömüyor hükümet, açıp açıp kapatmaya başladı. Kim kaybetti nin sorusu bizi çözüme götürebilir.

"Savaşta Ne Yaptın Baba"nın korsanı çıktığında 5.nci baskısında satmaya değer bulunduğu anlaşıldığından  sevinmiştiniz. Vicdani kanatinizi tersi yönde çalıştıracağınız yeni icraatlarınız olacak mı?

 

Yok orada fantastik bir şey, başaramıyorsan ayaklarını uzat, keyfini çıkar durumu, bir de yayınevlerinin korsanı çıkmamışsa kitap satmaya değer bulunmaz diye düşünürler, seni ciddiye alır görmüşler, korsanlar bir tür jüri işlevi görmeye başlarlar. Onun için ben de kendimi çok kasmamaya çalışıyorum, evet o bir ödülse onun da kıymetini bilmeye çalışıyorum

 

 

YORUMLARINIZ
Türcan - 12.05.2010 00:46
Can Dündar! deyince bi dururum yerimde nede olsa soyadi dündar. Mazinin adami, Hükümet acip acip kapatiyosa arada bi seyler görürsün iyi bak! Can efendi! bu Millete göbegini kasiyan halk! diyenler tabiki milletin adaletine güvenemz cünkü milletin adaleti haktan yanadir. 12 eylülde halk istemedi 3-5 Parti yanlisi Suc zanlisi istedi. Siz bu millete güvenmeyin bence burasi Müslüman bir toplum. Adalette yanlis düsünüyor diye Dinine saldirabileceginiz bir Topum degil
H.K. - 11.04.2010 00:50
“... nasıl ki Allah kendisinden büyük bir taş yaratamazsa, taşın ve ağacın bile......”
ifadesi uzerine elestirel dusunceler:

Vahiy turu iddiali terimler kullanarak gercekte ne demek isteniyorsa artik..., yukardaki ifadelerde demek istenen neyse, hedefini sasmis oldugundan ifade eden de bence saskin oluyor (olsun varsin, alistik! aramizda baska bircok saskin var zaten, bir yenisi daha eklensin!). Madem oyle denmis biz de dusuncemizi ifade edelim. Bu tur ifadeler insanin kendi dusunce sisteminin celiskisini ortaya koyarken, Allah’i layikiyla algilayamamanin-taniyamamanin acizane bir gostergesidir. Ifade kendi icersinde celiskilidir. Basit olarak, tas ne kadar buyuk olursa olsun bir yaratiktir. Aslinda ifadenin ortuk olarak puf noktasi, ve celiskisi de zaten burada. Yaradan’in varligi, kimligi, pozisyonu ise essiz ve benzersizdir, hic bir seyle mukayese kabul etmez ki O! Ama biz aciz insanlar oturur elma ile armutu mukayese ediyormus gibi bu isi yapariz.. Ancak, bu bir bakima Allah(yani Al-Ilah; yani The God, “The One and Only God”)’i, sanki yunan mitolojisindeki tanrilar (gods) gibi siradanlastirma temayulu icerir ki bu bir musluman icin hos bir yaklasim degildir. Musluman sorunlu degil, sorumlu olmak zorundadir....
Nazif Hızal - 08.04.2010 19:08
İlginç bir söyleşi olmuş!
Bu arada, bazıları da kayıtsız şartsız herkesi kendi gibi bir robot zannediyor galiba. Onun kelamı, bunun kelamı! ama sırası geldiğinde doğruya doğru diyebilme cesaretini gösterebilmek de önemli bir erdem. İnsanlar banzer düşünebildiği gibi farklı da düşünebilirler. Bir düşünce tek bir insanın tekelinde mi ki bir başka insan da düşünemesin ve o düşüncesini ifade edemesin?
ahmet yaylıoğlu - 06.04.2010 18:29
35 yıllık gazeteciyim.Ulusal ve yerel gazetelerde muhabirlik ve yazarlık yaptım.Halen yrel bir gazetenin sahibiyim.Bunları yazmamın nedeni,çok dikkatle takip ettiğim sayın Hülya Okur'un her röportajını ayrı bir zevk ve dikkatle okuyorum.Yüreğinden geldiği gibi okurlarına röportajları aktarıyor.
Kutluyorum........
kazim hür - 06.04.2010 15:00
can dündarın sanırım bir ergenekon kitabı vardı. okuyamadım ama. her işi sulandırmayı iyi biliyor.
Cem Kaya - 05.04.2010 18:59
Herkesin farklı ATATÜRKü varmış hadi oradan bu söylem 1992 ile 1994 arası Refah partisinden İstanbul Bahçelievler belediye başkanı olan ATATÜRK düşmanı Muzaffer Doğanın kelamıdır
Ali BAKSI - 05.04.2010 12:56
Çok dikkatle okuduğuma şüpheniz olmasın ! neticesinde can bir usta,hülya ise bir kahraman niteliğinde işini seven kendisini toplumunu seven harika bir yazar,yürekten kutlarım değerli hülya,

Bu yazıda huşu dan bahsedilmiş olmasıda beni çok etkiledi
harika bir yazı söyleşi olmuş
kitap tadında içten ve okunası güzel
yıllarça bir arşiv yıllarca insanların özdeyişlerinde etki edecek kadar güzel kelimeler tüketilmiş,
...
Her ikinizide canı gönülden kutlarım.
ahmet izan - 05.04.2010 12:52
harika sorular harika cevaplar,can dündarı kirletmeye ucuzlatmaya çalışan alıklara bi tokat olmuş ,başarılı bi söyleşi teşekkürler hülya
Metin Övün - 05.04.2010 12:14
...sanırım hayatınızın en zevkli sohbetlerinden birisini yapmışsınızdır...Aynı keyifi Can Beyin de aldığını sanıyorum...sayenizde bizde tabikii.Kaleminize, yüreğinize sağlık...
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1

Share on Facebook