Bilirsin yalnızlık, içindeki çocukla bile küs yaşamaktır.
En büyük olgunluğun, insanın yüreğindeki çocuğa ulaşması olduğunu savunan Nietzsche’nin sözleri düşünüldüğünde sıradan bir küslük değildir bu üstelik.
Yüreğindeki çocukla küsmek yaşamın son, yaşayan bir ölüye dönüşmenin ilk mertebesidir.
İnan bana bir ressam gibi hissederim kendimi.
Elime fırçayı ve tuvali alır başlarım çizmeye.
Çizdiğim, yalnızlığımdan başka bir şey değildir. Çünkü o an ki ressam kimliğimle, çizmeyi becerebildiğim tek resim yalnızlığımın resmidir.
Hepten tek çalışırım yani çizerken de yalnızımdır.
Ne anne, ne baba, ne eş, ne de bir arkadaş bulamam yanımda bazen istesem de yoktur. Aslında yoklukta yalnızdır kendi içinde.
Çok düşkünü olduğum, küçük harfle bile yazmak istemediğim özgürlüğümü ararım her bir fırça darbesinde.
Zira kendime gitmeye, kendime varmaya, hatta kendimi aşmaya ihtiyacım vardır.
Ara sıra ulaşsam da kendi ben’ime, çoğu zaman ULAŞAMAM..
Bulamadığımda da kendime küçük bir şeker verir, susmak olurum.
Anne rahmini düşünürüm mesela. Oraya düşen düştüğü andan dünyaya buyur edilene kadar hep yalnızdır diye geçiririm zihnimden.
Ne zaman ki,
Gecenin bir yarısında sessiz bir ortamda değil de, kalabalıklar içinde aynı hisleri doldurunca yüreğime iyice korkmaya başlarım.
Farkında olarak ya da olmadan dost olmak yalnızlıkla; ürkütür beni.
Ve sonunda,
öylesine büyür ki korkularım öldürmek isterim yalnızlığımı ancak katil olup tekrar yalnız kalmaktan korkarım...