Son Haberler
30.07.2010 Cuma 16:24
USD 1,5110 EUR 1,9680 EUR/USD 1,3024 IMKB100   59878/%-1,43
ISTANBUL Cuma: 24°C/32°CCumartesi: 24°C/34°CPazar: 24°C/34°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

İclal Aydın: "Her zaman bir taraftım"
Bookmark and Share
İclal Aydın, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: Oyuncu olmak her şey olmanın en kısa yoluydu... Kimisi için modern ve şehirli köşklerde oturan bir kadınım, kimisi için bir halk çocuğuyum... Aslında herkes beni değil, her sabah kendini okuyor... Hiçbir şeye ait olmak gibi bir derdim yok... Siyasette hiçbir zamana arada kalmadım, her zaman bir taraftım... 28.09.2009 10:10

“İclal Aydın… İnsan tarlalarında yetişen, küçük yapraklı, ince dallı, toprağa halı gibi yayılan,

 saçak köklü bir bitki gibi…Çağrıda bulunduğu nikahtan çok hazırlanışındaki kibarlığı ile dikkat çeken bir nikah şekeri gibi…Mutsuz dünyamıza handekârlık eden gülücü gibi…Suyunu çekmiş bir yemeği dibini tutmadan kurtaran, suyunu emmiş topraktan solmadan çıkan çiçeğin,  fazla yaşamaz denen bir insanın fazla fazla yaşadığı hayatın umut üzerine bize verdiği her dersin kürsüsünden aşağı inememesi gibi…Resim  gibi güzel bir sevgili, müzik gibi varlığı kendinden olan, tiyatrodan sesi, sözü olmadan da çok şey anlatabilen bir pandomim eseri gibi….En iyisi baktıkça okuduğumuz bu tabloya kafamızı çevirip öylece kalalım…”

1971 doğumlu, tiyatro, radyo, televizyon, gazete, dergi, kitap..Her türlü iletişim aracıyla iletişimde”diye geçiyor kitaplarınızın “yazar hakkında” bölümleri. Peki kendinizle iletişiminiz nasıl başladı, ilk ne zaman kendinizi duydunuz?

Çok çocuktum galiba, galiba değil, çok çocuktum. Bir öğleden sonraydı, çok net hatırlıyorum, Cumartesi yada Pazar..annem sofra kurduğuna göre evde…biber turşusunu masaya koyarken anneme şöyle söyledim:”Anne içimde birisi konuşuyor ve ben onu susturamıyorum” Annem, saçmalama, olur mu öyle şey dedi ama yıllar sonra fark ettim ki içimde susturamadığım o ses, düşünmekmiş meğer! Kendimle iletişim konusunda hatırladığım en net şey bu.

Sonra başkalarıyla iletişime geçtiniz…Babanızın çok uzaklara gittiğini ilk kez 9 yaşınızda duydunuz. O günden sonra ona selamınızı uçaklar ulaştırdı.. Kızım’a adlı şiir albümünde “Uçak babama selam söyle”şiirine yer verdiniz. Babanıza ulaşmanın tek yolu neden yön tuşlarıyla kontrol edip boşluk ile zıpladığınız bu uçak oyunu oldu?

Aslında benim buluşum bir cümle değildir, o saatte sokaktaki bütün çocuklar gökyüzünde bir uçak gördükleri zaman babalarına selam söylerlerdi, Kıbrıs Çıkartmasından kalma bir adetmiş galiba bu. Pek çok kişi onu hatırladı yıllar sonra. O tarihte pek fark etmiyorsunuz, yıllar sonra ortaya çıkıyor sizde neyin tortusu kalmış? Yazı zaten bu anlamda çok kutsal, çok kalıcı bir yol. Başka insanlarla paylaşmanızı, tarihe bırakmanızı…Kendinizden bir çocuk yaratmak gibi, devamınızı sağlayan, neslinizin devamını sağlayan bir aracı, ister istemez oldu diyeyim…

Kendinizden çıkan çocuğu ilk gören dedeniz oldu. Mustafa dedeniz’in “İlk göz ağrısı, kınalı kaşığı, aynalı beşiğiydiniz.” Hayatın tahterevallisinin bir ucundan sizi fırlattığı en büyük gerçeği ne oldu?

Bir tarafıyla çok erken büyüyen bir çocuktum, erken büyüyen bütün çocuklar gibi de daha buruk, daha kırılgan bir çocuktum ama gerçek anlamda büyümem derseniz birkaç safhası var; birisi, Berlin maceram, bir diğeri anne olmam, bir diğeri 3 yıl önce yaşadığım duygusal kırılma. Yani her birinde biraz daha yaklaştığımı söyleyebilirim gerçeğe.

Peki bu gerçeğe yaklaşırken kendinize sorduğunuz Ben kimim? sorusuna aslında ‘şanslı biriyim’ diye yanıt verebiliyorsunuz. Doğu’da ailenizin kar altında geçirmekte olduğu zorlu yılların karşısında hem şansı hem acizliği içinde olduğunuzdan bahsediyorsunuz. Kendinizi tabiat ana gibi hep veren tarafta mı görüyorsunuz?(fedakarlık anlamında)

Yok çok şahane bir biçimde alan taraftayım. Aslında çok önemli bir şey bu sorduğunuz. Yani vermek meselesi….Bir kere verdikçe alırsınız, doğanın ve tanrının en büyük kuralıdır, hep böyledir inanın, verdikçe çoğalırsınız. Dolayısıyla şunu yaptığım olmuştur hayatımda, sevdiklerimle ilgili bir denge kıyasına girdiğimde, hani kim daha çok seviyor, kim daha çok veriyor da kendime acıdığım noktalar olmuştur. Sadece sevdiğim adamla değil, ailemle de, arkadaşlarımla da, yakın çevremle de, amam sonuçta şunu da görüyorum ki, ben çok şanslıyım, tanrı da bana olağanüstü şeyler vermiş, ben aracıymışım, sadece vermek konusunda çok seçici olmayı öğrendim, daha hak edene, daha doğru olana..Bu enerjiniz de, sevginiz de, öğreneceklerinize öğrenecekleriniz dahil olmak üzere…

Hak edene vermek derken… 1979’da dünya çocuk yılı’nda oyuncu olmaya karar verdiniz. Kendinize oynadığınız en büyük oyun neydi bu mu sizin kendinizde oyunculuğu keşfetmenize neden oldu?

Oyuncu olmak her şey olmanın en kısa yoluydu, bir sürü şey olmak istiyordum hayatta, hem hemşire olmak istiyordum, hem spiker, aslında öncelikli olarak yazar olmak istiyordum ama bir taraftan da sahneye çıkmak istiyordum, anne de olayım diyordum, oyuncu olduğunuz zaman her şey olmanın kısa yolunu çabucak keşfetmiş oluyorsunuz, en baskın olanın oyuncu olmak olduğunu fark ettim, dediğim gibi neyin düşünü kurduğum zaman o oldu.

Oyunculuktan kendinize de dönebiliyorsunuz, her şey olunca kendinizi bulmakta zorlanmıyorsunuz yani?

Zaten aslında çok sağlıklı bir yapı değil, kamunun beğenisine yönelik bir iş yapıyorsunuz, içsel özgürlüğü kazanabilmeniz çok zor, o kadar sağlıksız bir şey ki, alkışlanmak üzere yola çıkıyorsunuz ve sahneye çıktığınız zaman gözünüz durmaksızın sizi beğenmeyen kişiyi arıyor, bir kişi beğenmese 600 kişilik salonda, emin olun sahne üzerindeki kişi onu bulur, 599 kahkahayı bir kenara bırakır ve o gülmeyene oynamaya başlar. Dünyanın en şöhretli adamlarında ve dünyanın en komik adamlarında ve kadınlarında da vardır bu, o oyunculuğun hastalıklı yapısından kaynaklanıyor, yazı ise birebir özgür olmayı gerektiren bir şey, hem oyuncu olup hem yazı yazmaya kalktığınızda da çok savruluyorsunuz doğal olarak.

Bu oyunculuk pozisyonunda tek başına mısınız acaba…Yeni Şafak yazarı Salih Tuna "Hangi köşe yazarı hangi oyuncuyu çağrıştırıyor" başlıklı yazısında sizin karşınıza yine sizi koymuştu, sizin içinizdeki tiyatro koridorunda kimlerin tiyatro duruşlarından oluşan fotoğraflar var?

Pek çok kadın var, bir kere sahnede izleyip etkilenmemenin imkansız olduğu iki kadın oyuncu vardır, birisi Zeynep Eronat’tır, diğeri Hümeyra’dır. Sahne üstü enerjileri tiyatroda delidir, müthiş ilham verir, onlar gibi olmak istersiniz. Hayranlıkla izlediğim çok kadın olmuştur ama ateşleri, enerjileri, inandırıcılıkları, doğallıkları, bedenleriyle yani Zeynep Eronat bir efsanedir mesela sahne üstünde, hala benim için öyledir. Marilyn Strip tartışmasız, olağanüstü bir oyuncu, gerçekten üstüne başka bir şey yok, aynı hafta içinde altı farklı filmini seyrettim bu kış, Mamamia’da, Şeytan Prada giyer’de, Kramer Kramer’e karşı da seyrettim, Sofi’nin Seçimi’nde seyrettim….Aynı hafta oluyor bunlar. Ve dedim ki, “Tanrım bu nasıl inanılmaz kadın, kimdir, nasıl olur böyle bir şey?”Perran Kutman’ın var…çok var.

Tiyatro eğitimi aldığınız yıl, 1989…Fakat bu eğitimi birinci yılın sonunda Berlin’e yaptığınız yolculuk bozuyor. 96’da Türkiye’ye dönmeden evvel tiyatroyu yurdun uzağında tutan şey ne olmuştu? 

Okula girdikten bir süre sonra tiyatronun aslında bu ülkede bir sınıf işi olduğunu anladım. Maalesef bu ülkenin bazı toplumsal gerçekleri var, sanat fırındaki ekmek kadar bir gereklilik değil, ailelerimizin bakış açılarında. Olamamış ne yazık ki, olması için uğraşıyoruz ama hakikaten yeni kurulmuş bir cumhuriyette zorla kulağa sokmaya çalışılan bazı güzellikler dayatma olunca tepki görmüş belki de, elzem hale gelmemiş, yaşamsal hale gelmemiş, onun için ben çok zorlandım okula girdiğimde. Ve çok mutsuz oldum, yurtdışında olmak daha cazipti her genç gibi, öyle bir şans çıktı karşıma, evlendim ve gittim.

İlk televizyon diziniz Sıcak Saatler, ilk sinema filminiz Vizontele. Vizontele sürecinde Yılmaz Erdoğan’ın annesi Süheyla Erdoğan, kendisinden yöre şivesi konusunda destek aldığınızı söylemişti. Bir oyun için fazla modern yada kötü bir karakter için fazla masum kaldığınız söylenebilir mi?

Evet. Mesela Yavuz Turgul Eşkıya’da bu yüzden oynatmadığını söylemiş, yıllar sonra. Güldüğü zaman iyi biri oluyor diye. Neden tercih etmediğini bu şekilde açıklamış. Sonuçta biz burada kalıplar üzerine oynayabiliyoruz sadece. En son oynadığınız, başardığınız rol neyse onun üzerinden devam etmenizi istiyorlar. Ben de buna itiraz ediyorum. Şunu söyleyemem, Katil de oynarım! Belki de oynarım, onu hiç bilmiyorum da sadece sevmem lazım. O da kimsenin aklına gelmiyor. Avrupa Yakası’nda bir bölümde bir oyun oynadım, -ay ne kadar komikmişsin! dediler. Dedim ki;”Tesis yok, olsa imar çıkaracağım! Tesisten kastım, kimse teklif getiriyor, görünce akıllarına geldi bir sürü yeteneğim. Donanım tamam da oynayacağınız yer yok.

‘Gülümse’ adlı magazin dergisinin başındaydınız, sizin gülümseyen pozlarınızın olduğu kapak trajını artırıyordu derginin. Ağlıyor olmak, hüzünlenmek sizden götürüsü olan bir şey miydi, yani kazanımızın önüne mi geçiyordu?

Türkiye’de algısı bu kadar geniş ve bir dolu insan üstüne bu kadar değişik başka biri yoktur sanıyorum. Kimisi için manasız bir neşeye sahip, tuhaf bir Hayat Güzeldir kadınıyım, kimisi için bir hüzün prensesiyim, kimisi için duyguların efendisiyim, kimisi için modern ve şehirli köşklerde oturan bir kadınım, kimisi için bir halk çocuğuyum. Doğru ama herkes kendi algısına göre var olan bir şey seçip söylüyor. Asla gözyaşının benden bir şey götürdüğüne inanmıyorum, aksine beni sonsuz zenginleştirdiğini düşünüyorum.

‘O program başkaydı’ diyen Zeki Alasya’ya,’ Hayat Güzeldir sabahlara yakışıyordu’ diyen Osman Yağmurdereli’ye, ‘E, hani hayat güzeldi?’diyen müzisyen arkadaşlarınız için “Hayat Güzeldir”e hem tv programı hem de kitap olarak imzanızı attınız. Roberto Benigni’nin Hayat Güzeldir filminde oynadığı oyunun ödülü bir tanktı, sizin ödülünüz ne oldu bu slogandan sonra?

Hayatım değişti. Bir ülke sembolü haline geldi, bedeli oldukça ağır olan, sevgisi oldukça yoğun olan. Bugün Hayat Güzeldir’dendiği zaman akla gelen ilk isim oluyorum. İclal Aydın deyince hemen bunu hatırlıyorlar. Bana bambaşka kariyerler açtı, beni değiştirdi, bir tank olmadı, bir hayat oldu.

Vehbi Koç’tan duyduğunuz, “Param var, malım var ama bir kaşık bulgur pilavı yiyemiyorum”, Emel Sayın’ın, “Bir tek şeye sızlıyor içim keşke bir çocuğum olsaydı”, Gani Müjde’nin babasının ona kendi takım elbisesini bozdurup diktirdiği elbiseyi beğenmemesi karşından yediği tokadın bıraktığı etkiden söz ediyorsunuz “Hayat bu, küçük bir hadise” başlıklı öykünüzde. Sizin içinizde kalan en küçük hadise ne oldu?

Önemli bir soru. Gazetelerde göründüğü gibi değildir hiç bir şey. Bir sabah uyanırsınız hiç hak etmediğiniz hiç içinde olmadığınız bir hikayenin baş kahramanına dönüşmüşsünüzdür. İnsanlar bunun üzerine yorumlar yaparlar. O yorumları ciddiye alarak garip manşetler atarlar ve garip bir girdabın içinde savrulmaya başlarsınız, sesiniz çıkmaz, kötü bir rüya gibidir bu, bağırsanız da duymazlar, müthiş bir haksızlık vardır işin içinde ve anlatamazsınız kimseye bunu. Ve o zaman yatağa yattığınızda şunu dersiniz, galiba kazandığım paranın bir karşılığı da bu. Yani işimin bir parçası da bu galiba. Oysa dışarıdan bakınca insanlar şunu derler, “Ne kadar güçlü, ne kadar mutlu,  ne kadar pırıltılı, ne güzel bir hayatı vardır…”Hiç alakasız yok, gayet güzel, orta direk, pijamalarımı giyip televizyon seyreden yalnız biriyim.

İkinci kitabınız ’Bitmiş Aşklar Emanetçi’ sinin adı, karşılaştığınız her buruk kalbin acısını size hemen anlatmasından geliyor. Bu emanet şuurunu kalbinize indiren neydi?

Ne zor sorular soruyorsunuz. Kendi hayal kırıklıklarım diyelim. Benim emanet ettiklerimin çok ortalığa saçılmasından belki de. Onlar gibi olmamak üzerine kurulu bir yaşam biçimim var. Ben beğenmediğim ve onaylamadığım şeylerden söz etmem, çok zor bir şeydir bu, canım sıkılıyor, bundan hoşlanmadım, sizi sevmiyorum demek çok kolaydır, her şeyden şikayet etmek işin kolay yoludur, çözüm üretmek zordur, ayakta kalmak, dik durabilmek, yağmurda ıslanmadan yürüyebilmek zordur, dolayısıyla onaylamadığım ve beğenmediklerim gibi olmamak üzerine kurulu bir hayatım var. O yüzden belki de iyi bir emanetçi olmaya çalışıyorum.

Hatta yaza bile sahip çıkıyorsunuz. ‘Yaz Bitmesin’ adlı kitabınız gençlik sorunlarından yalnızlığa, günlük yaşamdan, ikili ilişkilere dair öyküleri içeriyor.  Eylül’ün dışında yazınızı bitiren şeyler neler oldu? Yazları bitirmeme gayretiniz?

En çok satan kitabım. Bir kere ben yaz insanıyım, üşemeye başladığım, sonbahar geldiği anda müthiş bir yalnızlık duygusu kaplıyor beni. Yılbaşları etkilemez beni, yaz bitimleri etkiler, ben yaş aldığımı yaz bittiğinde anlarım, belki her yaz bitimi bana yeni yaşımı getiriyor beraberinde, belki de ondan istemiyorumdur.

Biten ve yeni başlayan deyince yayıncılığına değinmek istedim…Yayıncılık hayatınıza HBB’de başladınız, Bir sitiliniz olsun diye başladığınız 2’den 4’e…Peki 4’ten 6’ya çıkışınızda yaşadığınız o günleri aradığınız oluyor mu?

Olmaz olur mu çok. 3 gün önce Batu’ya söyledim;”Ben ne kadar iyi bir insandım, sen beni o zaman tanısan!” –Patron hala iyi birisin!..Yok öyle değil, çok iyi biriydim gerçekten, çok arı, çok saf, çok iyi niyetli, çok kırılgan, şarkılara bütün kalbiyle eşlik eden ve ne olursa olsun insanlara bütün kalbiyle inanan ve bunun karşılığını da gören biriydim. Benimle birlikte bütün dünya değişti bence.

Ve bu alanda son girişiminiz 5 yıl aradan sonra Habertürk’te, Refet Oğultürk yönetiminde yapacağınız program. Bu programın patlayıcılık özelliğini hangi şüpheli paket belirleyecek?

Yok şüpheli paket yok, patlama yok, gayet sıradan bir şey. Mümkün olduğunca sakin bir program yapmak istiyorum çünkü 5 yıldır program yapmamamın sebebi, popüler kanallardaki reyting tahammülsüzlüğü. İnsanın öz güvenini yok eden, insanın insanlığını yok eden, kültürel anlamda müthiş yozlaşmaya sebep olan..Bakın herkesi suçlamak istemem bu anlamda çok iyi projeler var, yapan yapıyor ben yapamadım, yapamadığım için 5 yıldır yoktum, o yüzden burada arzu ettiğim şeylerin olabileceği düşüncesindeyim, ben büyük patlama sevmem, ben sakin sakin gidip yayılmacı bir anlayışı korumayı tercih ederim. 

Ben bunu yaparım şunu yapmam derken aklıma da buna yönelik bir soru geliyordu…Bir dekorasyon firması için tasarladığınız yastığın ön yüzünde sizin eliniz vardı. Elinizin telekinezi gücü yazarlıkla sınırlı kaldı diye pişman mısınız yani elinizi atmayı istediğiniz bir şey kaldı mı?

Evet ne kötü bir tasarımdı o ya, siz de ne çok şey biliyorsunuz…Hayır kalmadı. Emeklilik projesi için erken bir yaş daha, toprakla oynamayı ve mutfakla yani yiyecek, içecek, sebze ve toprakla daha çok içli dışlı olmayı isterim, dikişçi, nakışçı değilim, hiç öyle el becerilerim yoktur, bildiğin sakar, topaç biriyim. Yemek yapmayı, çiçek dikmeyi, bahçeyle oynamayı çok seviyorum, bir tek onu özlüyorum.

Emeklilik projesi için belki erken ama bu soru için geç olduğunu düşünmüyorum…Bir Mikinos adasında sizin ünlü biri olduğunuzu tahmin eden şezlongçu…Taksimde bir kitapevinin vitrinine yapıştırıp burnunuzu kendi kitabınızı gösterip, bu..benim..kitabım…deyişiniz… Ününüzü terk etmek istediğiniz zaman neresi?

Aşk…Sıradan olma hali, burada çok şımarıkça yanıt vermek istemiyorum çünkü sokakta sevilmeyi çok yaşayan biriyim. O yüzden ah keşke tanınmasam diyemem çünkü çok saygılı bir sevgi görüyorum sokakta. Aşırı bir beni rahatsız eden, çok ölçülü bir yaklaşımı var insanların. Ama medyanın beni takip ettiği anlarda elbette istemiyorum. Yaptığım her saçma işe bir anlam yüklenmesinden hoşlanmıyorum, tartışma objesi olmaktan hoşlanmıyorum, bir tek öyle anlarda istemezdim ama şikayetim yok herhalde pek…

Sokakta sevilmek derken aklıma yine bir hikayeniz geldi…4 yaşında simitçiden simit alıp parasını ödemesi için annenize gönderdiğinizde, annenizin emrivaki bulduğu bu davranışınızla cezalandırılmıştınız. Bu olay sizin emir komuta merkezi bir insan olmaktan ne kadar uzaklaştırdı?

İnanamıyorum size, senden daha iyi tanıyor inan bana Batu!...Oldu o olay gösteriyor ki annemle ilişkimiz böyle devam eder. Annemi onaylatmak üzerine ama zannediyorum bir 8 yıldır falan daha özgürüm. Aile yönetimi bana geçtiğinden beri. Annem de babam da kendi hayatlarının fahri konsolosu oldular, yönetim bizde artık.

Sizin de yönettiğiniz biri var…“Ve meğer sanaymış yolculuğum” dediğiniz Zeynep Lal, ‘Kızıma’ adlı bir albümle karşılandı. Bu albümün ’Anneme’ şeklinde size dönmesi için her şeyi muntazam yürüttüğünüz söylenebilir mi?

Bir kere Lal beni yönetiyor, ben onu yönetmiyorum. Bir kere bütün stratejiniz, attığınız kahkaha, gece dışarı çıkma isteğiniz, yapacağınız tatil, seçtiğiniz iş, evinize aldıklarınız, sigara içme alışkanlığınız…bütün bunların hepsini belirliyor. Yani eksende o olduğu için ona göre davranmaya başlıyorsunuz. Onun uyku saatleri, okul düzeni..Şikayetçi miyim? Hiç değilim, çünkü bütün bunlara rağmen kendi hayatımdan hiç ödün vermedim ben. Kendime ait özel bir yaşamım yine oldu ama şimdilik birbirine yük olan bir anne-kız değiliz. O da çok özgür bir çocuk. Onun da kendi hayatı, odası, arkadaşları falan…Sadece birbirimizin yakınında olmayı istiyoruz. Orada olduğumuzu bilelim, herkes kendi işine baksın, öyle bir çocuk.

Kendi içinizdeki özgürlüğe baktığımızda…..İlki 19 yaşında yapılan bir evlilik. ‘‘Zor Hedef’’ adlı dizi filmin çekimleri sırasında tanışarak evlendiğiniz Kemal Başbuğ’dan sonra, arkadaşlarınıza, “Bir daha evlenirsem beni vurun, Nikáh memurunun önüne yatın, engel olun” demenize rağmen “Soluk Soluğa”şiiriyle başlayan üçüncü serüven…Sizdeki eşsizliğe eş aramanın sonuna geldiniz mi?

Ben söylerim ama kader söyler mi bilmiyorum, bence bir daha evlenmem diyorum. Ama asla dediğim her şeyi tecrübe etmiş biri olarak garip bir biçimde, ‘Gerçeklerim de değişebilir, aşklarım da’demiş ya Turgut Uyar..Aşklarım da değişebilir, gerçeklerim de bilemiyorum. Ama şu anki halim başka bir hal ve mutluyum halimden.

Son evliliğinizde giydiğiniz gelinlik açık attırmayla satılmıştı. Aşkı sonuna kadar tüketip içi boşalınca gözümüzün önünden kaldırmak mıdır sizce en doğrusu?

Ben hiçbir şeyi yırtıp atmam, kesip atmam hiçbir fotoğrafı, günlüğü…sadece kaldırırım. Çok göz önünde olması, sıklıkla hatırlaması hayata devam etmeyi güçleştiren etkiler olur…Sonuna kadar üzülmek lazım, üzüntüye şans tanıyacaksın, sonuna kadar üzüleceksin bitecek artık, şişeyi salladığında damla kalmayacak ki, içinde yeni bir şeye yer açılsın. İçindeki acıyı boşaltmazsan, dışarı çıkmazsan yeni bir şeye yer yokmuş. O yüzden evet ben sonuna kadar üzülürüm ama bilirim ki bütün parçaların hepsi bana ait bir şey. Şimdi ev taşıyoruz mesela bunları dediler atalım mı?

Yine adını anmadan  yazdığınız bir köşe yazısı…‘O’ başlıklı yazınız. Yardımcınızın “Onun kitaplarını yeni eve taşıyacak mıyız?” diye sorduğu yazınız...Bu bundan sonra kahramanlarınızın sadece gözlerini açıkta bırakan bir kostümle aramızda dolaşacağının işareti mi?

Hayır, bu tür şeyler yapamam. Bende bu serseri ruh varken bir şeyi kanıtlamak, kesin sonuçlar çıkartmak, etiketlere göre davranabilmek mümkün değil. Tabi ki, bu neden başıma geldi sorusuyla edindiğim tecrübe beni artık daha dikkatli, daha sınırlı, daha özenli biri yaptı. Ama sevgi o kadar tek kişilik bir şey ki, aşk o kadar tek kişilik bir şey ki, kimi sevdiğinizin o kadar önemi yok ki siz birini sevmeye karar verdiğiniz zaman. Bu tek kişilik bir sanat olayı

O zaman tek kişilik oyununuzdan bahsedelim…Yunanistan’da sahilde, bir kızın kolunda yazan’Hayat Bir Kere’sözü sizi çok etkilemiş ve bu da tek kişilik oyunun ismi haline gelmişti. Bir kere daha mı geleceğim bu dünyaya fikriyle yaptığınız iyi ve kötü şeyler nelerdir?

Hayatımın felsefesi de bu, rotası, felsefesi değil yanlış kullanılıyor. Yaptığım köü şeyler sıklıkla kilo almama sebep oluyor. Aman bir daha mı geleceğim, yeyiveriyim diyorum. Seviyorum; güzel yaşamayı seviyorum, güzel evde oturmayı seviyorum, güzel sofralar seviyorum, bonkör olmayı seviyorum, ama çok garip bir biçimde verdikçe geliyor. Paylaştıkça çoğalan masalsı, garip bir hali var hayatın aslında, buna inanırsanız ama. Başka kötü şey ne var? Evlenmek var işte sık sık….

Evlilik sizi ilgilendiriyordu ama toplumsal bir yaraya parmak bastığınız, Senin Adın Bile Geçmedi’ye gelelim. Çünkü orada aşkı, hep birlikte başlatacağımız bir operasyona benzetiyorsunuz. Bu kitapta, köşe yazılarınızın ve bir çok kitabınızın içindeki ‘ben’ duygusundan aşk sayesinde mi kurtuldunuz çünkü Tolga Meriç’ten de kesitler var..?

Çok kurtulmuş değilim aslında onda da. Ama şunu söylemem lazım, ‘Ben’ iletişim dili olarak tercih ettiğim kişi. Daha samimi olduğuna inandığım, iç güdüsel olarak başlattığım, bir özel hikaye anlatıyormuşum gibi görünürken aslında milyonlarca insanın hayatını anlattığım bir serüven bu. Kızımdan da bahsetsem, yolda gördüğüm eski sevgilimden de bahsetsem, o gün yağan yağmurun beni nasıl mutsuz ettiğinden de söz etsem, aslında herkes beni değil, her sabah kendini okuyor. Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından biri olarak, isimlendirilmemin, adlandırılmamın nedeni bence bu, yoksa sığ eleştirilerimin, en kolay eleştirilerin söylediği “-Aman canım ne var ki onun yazdığını ben de yazarım”olsaydı bu iş, şu sihirli formülü boşuna üretmiş olurdum, her okuyanın beni anlaması benim için çok önemli, kolay okuması, “bunu ben de yazarım” demesi ama yazamaması gerekli. O yüzden benim yazılarımın yabancı dile çevrilmesi çok güçtür garip bir şekilde basit bir dili olmasına rağmen, çok metafor yüklüdür. Geçenlerde böyle bir tartışma yaptılar, eski yazılardan internet ortamı olmasına rağmen niye kitap yapıyor? diye. Her yazdığınız, aklınıza her gelen şey köşe yazısı olabilir ama aklınıza her gelen şey maalesef kitap olamaz, o yüzden benimkiler kitap! En çok kitabın kaç sattı diye soruyor bir gazeteci arkadaş, diyorum ki, 270 bin. Hadi ya, yanlış bir iş yapıyorum, gidiyim hemen kitap yazayım diyor. O kadar ayıp bir şey ki bu, o zaman hemen yaz, durduğun hata!

Engin Ardıç,” Belki de sevgili İclal Aydın haklıdır: Kötü insanlarla çarpışa çarpışa yüreğimizin kulağını tıkadık. Bizi paramparça edemesinler diye katılaştık.” demişti. İnsanlık üzerinde en çok ilaçlamaya, korumaya çalıştığınız şey ?

İnsan özü. Çünkü saldırı yapıldığı zaman, herkes kendi içindeki çekirdeğin yerini bildiğinden oraya ateş ediyor. Senin Adın Geçmedi’de bahsettiğim gibi, hayatın öyle anları var ki bir daha eskisi gibi olamayacağınızı sandığınız anlar. Üzerinizden öyle bir geçiyor ki hayat, güzel, taze bir yumurta gibiyken asfalta yapışmış küçük bir parçaya dönüşüyorsunuz. Birisi alıyor ve ondan bir daha asla eskisi gibi şey olabilmesi mümkün değil. İncecik zarına tutunan bir parça bir şey. Benim yapmaya çalıştığım şey işte o zara tutunan her parçayla yeni bir şey yaratmaya çalışmak.

Hiçbir başarı cezasız kalmaz’ başlıklı bir yazı yazmıştınız, devrim arabalarının gazete ilanından esinlenerek…Sizin başarılarınızdan dolayı aldığınız en büyük ceza ne oldu?

Herkes alır, sürekli savunmak zorunda kalırsınız yaptığınız her güzel şeyi mesela bu ay niye 30 bin sattığının hesabını verirsin, önümüzdeki ay niye 60 bine çıktığının hesabını verirsin, o –kim ulan sana bu yazıyı yazdırana kadar gider. Cevap verirseniz bir şeyler söyleyen çok olur. 

İnce zarına tutunarak yaşayan yumurta gibi…"Birçok edebiyatçıyı cebimden çıkaracak kadar iyi yazıyorum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir derdim yok”demiştiniz. Kimliğinizi neden delinmeye hazır incelikte bırakıyorsunuz, ben buyum diyemiyorsunuz?

İddialı bir laf olmuş bu. O söyleşiyi hatırlayamadım ama bu laf çok benim dilime uygun bir laf değil. Kendime gamzeli edebiyatçı demeyeceğim kadar garip bir şey. Hiçbir şeye ait olmak gibi bir derdim yok benim. Televizyona çıktığım zaman sorarlar, isminizin altına ne yazalım diye, -Yazmayın, boş kalsın derim. ‘İclal Aydın’olsun. Allah aşkına ben Cerrah olsam, gittim okulunu okudum, 2500 haftayı kestim biçtim, hakkını verdim, bunun bir savunusunu yapıyım, ben Profesörüm diye, bunlar o kadar değişken kavramlar ki, bu edebiyatçı, bu değil, bu sanatçı, bu değil. Hangi yetkin isim karar veriyor ki buna, bunu ciddiye alıp hayır ben öyleyim deyim. Bir kaos var kendi kendilerine oynadılar, kendi kendilerine söylediler. Buyrun!

Ben hiçbir yerdeyim derken siyaseten nerede durduğunuzun biraz üzerinde durmak istiyorum. ’Aramızda Kalmasın’ programında oyuncu olarak da gazeteci olarak da iki camia arasında kaldığınızı söylemiştiniz. Siyasette arada kalma duygusu yaşamadığınız bir dönem oldu mu?

Bu siyasi anlamda değil az önce size söylediğim iç özgürlük anlamındaydı. Siyasette hiçbir zamana arada kalmadım. Her zaman bir taraftım ben ama bir taraf olunması gerektiğini düşünüyorum. Bir şeyin ya sağındasınız, ya solundasınız, ortasından algılamaya, bakmaya çalışabilirsiniz. Ama kendinizi ait hissettiğiniz bir yer mutlaka vardır. Şunu söyleyebilirim ki, kendimi yüzde yüz ifade edebileceğim bir oluşum benim ülkemde yok. Ama desteklediklerim, canı gönülden çalıştıklarım, oy toplamak için kapı kapı dolaştıklarım var. Ama kendi köşemi böyle bir şey için kullanmadım. Şunun için kullandım; her kadının ve her gencin oy vermesi gerekiyor, bu bir vatandaşlık meselesiydi, bu bir bireysel meseleydi. ‘Oy vermek zorundasınız’ı köşemde kullandım. Sandık başına gitmelisiniz’i kullandım, şiddete karşı çıkmalısınız’ı kullandım, ayrımcılığa son vermelisiniz’i kullandım, faşizmin karşısında olmalısınız’ı kullandım, ama hiçbir zaman bir siyasi partinin bir yemeğinden, sloganından bahsetmedim. Oldukça geniş bir okurum var ve hayli köklü siyasi geçmişi olan bir aileden geliyorum, ailemizin en büyüklerinden bir tanesi bana telefonda;”Biz çok bağırdık sen bağırma, senin yaptığın şey çok kutsal, çok önemli, çok ulusal, insan özüne, değerine kıymet veren bir söylemin var, zor bir şey söylüyorsunuz, bunun daha önemli olduğunu düşünüyorum, sen buna devam et!”- Peki amca dedim. O yüzden ben her zaman bir taraftım, hiçbir zaman tarafsız olmadım. 

Ben de o tarafın altını doldurmaya çalışıyorum…Babanız, “Üç büyük hayal kırıklığı yaşadım, annene aşıktım, devrime aşıktım, Bülent Ecevit’in temsil ettiği ideolojiye aşıktım üçü de boş çıktı.”demiş. Sizin boş çıkmayan en büyük teslimiyet ilkeniz ne oldu?

Ne kadar isterdim size beş tane şey söyleyebiliyim. Büyük hareketler gözlerimi yaşartır benim, kimin yaşatmaz diyeceksiniz ama 1963 Washington’daki ilk büyük zenci yürüyüşü. Bakın aradan yüzlerce yıl da geçse göz yaşartıcı bir şey. Altıncı filoyu denize dökmek değil ama o bir döneme ait bir gençlik hareketi, bugün o hareketin içinde olanların gözlerini yaşartır ama geri dönüp baktığın zaman bana çok da anlamlı gelmeyebilir bugün. Ama ilk büyük 50 bin zencinin sessizce yürüdüğü ve dünyadaki çok önemli değişimin başlamasına sebep olan o meydan, o öğleden sonra ne zaman okusam gözlerimi yaşartır benim. Ya da ikinci dünya savaşı bittikten sonra her 9 Kasım gecesi Berlin’de binlerce insanın toplanıp, 6 milyon Yahudi’yi anan mum ışıklarını her gördüğümde yine gözüm yaşarır. Tam somut kelime kelime söyleyemiyorum size ama insanlık tarihini onurla değiştiren her olayı diyelim…

Bunların yanında Kürt ve Ermeni açılımı yani demokratik açılım çok yapay mı duruyor?

Yine de bir şeydir. Ben eleştiren tarafta olmayacağım bu açılımı. İlk defa konuşuluyor olması bile benim için çok önemli, tartışılıyor olması bile benim için çok önemli. Çünkü ben radyoda Ahmet Kaya şarkısı çaldığı için eleştirilen ve bu eleştiri karşısında büyük şaşkınlığa düşmüş biriydim. Bırakın şarkı çalmayı, televizyondaki programımda Ahmet Kaya ve İbrahim Tatlıses gibi ağlarmışım dediğim için bile sen o adamın adını nasıl anarsın diyen izleyiciler yaşıyor bu ülkede. O yüzden bugün bu mevzunun konuşuluyor olmasını bile önemli buluyorum. Birincil adım, gerisi nasıl gelir? İşte o konuda şimdilik konuşmak istemiyorum.

Dünyaya açılan pencere dedik de… “Benim için suskun geçen birkaç yılın ardından bana kapanmayan pencerelerinize seslenmek istedim,”diyordunuz ‘Evlerin Işıkları bir bir yanarken’i yazarken. Size kapanan bir pencerenin hızla kapanan perdesi olmak daha kötü değil mi? Okuru küstürmeniz neye bağlı sizce?

A küstürmez olur muyum? 10 kişi gider 20 kişi gelir. Küserler, bir yıl okumazlar, affederler geri gelirler, tek tek yakalayabilmeniz mümkün değil ama giderek çoğalan bir hali var, yeni nesil geliyor, bir kere gençleri kaçırmamaya gayret ediyorum. Bunun için de itiraf edeyim, yapay bir durumum da yok. Ben de yaş alıyorum. Bazı arkadaşlarım o kaleyi kapatmamak adına yeni rock gurupları falan…takip edemiyorum artık onları ama sözünü ettiğim duyguların tazeliği her dem, her yaşta aynı kaldığı için yürekte, onlar her kuşağa hitap ediyor, her sınıfa hitap ettiği gibi. Benim okurum küskün bir okurdur, çok sık küser bana. Yazıyı beğenmez küser, yanımdaki adamı beğenmez küser, televizyondaki röportajımı beğenmez küser, bir yıl okumaz geri gelir.

Gençleri kaçırmamak dediniz de,  Aralık Derneği’nde, “İletişim Sanatı" kursu, dersi de vermiştiniz. Gençler için öğretici yol gösterici rol almaya devam edecek misiniz?

Hayır etmeyeceğim, aslında iyiki de sordunuz bu soruyu. “İletişim Sanatı" yanlış bir tanım olmuştu o dönemde. Bayramlaşmayı iletişim sanan insanlar diye beni çok üzen yazılar da olmuştu. Bakın şimdi çok iddialı bir şey söyleyeceğim, o anlı şanlı köşe yazısı yazan köşe yazarından çok daha iyi iletişimciyim ben. Seksiz değilim, kadınlara hakaret etmem, aşağılamam, kaba davranmam insanlara, bir kasaba havası taşımamaya gayret ederim. Kapladığım alanı zarafetle kaplamak gibi bir inancım vardır. Eleştirilerin yapıcı olmasına özen gösteririm. Günaydın’a önem veririm, aşka çok inanırım, bayramlaşmaya da inanırım, doğru cümlelerin doğru hedeflerde önemli sonuçlar çıkartacağı iyi bilirim ve insanların kalbine bence ben herkesten daha çok dokunabilirim.

YORUMLARINIZ
DR.No - 30.06.2010 16:39
O içinde duyduğun ses düşünmek değil kendi ego nun sesi dinde nefis batıda ego insana herşeyi yaptıran yegane güç.Düşünme arıdır saftır hiçbir düşünür kendini övmez.
Bu konuyla ilgili arkadaşlara" Revolver" isimli filmi izlemelerini tavsiye ederim ve iclali dikkate almaya değmez diyorum ..
Zeyn Akövü - 06.05.2010 10:43
Düşüncelerine,siyasi çizgine zıt olanlara eleştiri yazı yazıyorsan,zaten herzaman TARAFSIN.
Tarf olamak için,siyaset içermeyen,aşk romantik hikayeler makaleler yazacaksın.

Necati Merter - 07.10.2009 23:15
Önyargılı el oğlu! (IV) <br> <br>........ <br>Yahu ne günlere geldik! Demek ki kaçınılmazmış! <br>Ulusal uykudayken biz! birileri kuyumuzu kazmış,... <br>Böylesini mi istedik bilmem! Mevla böylesini yazmış, <br>‘Bunu haketmiyoruz’ diyenler ne yapmış ki el oğlu! <br> <br>Eleştiriyse madalyonun bir yüzü! özeleştiridir öteki, <br>Başımızı kuma sokmak gibi bir şeydir şu bizimki!... <br>Ulusal hataları pek kabul etmeyiz! Milli Eğitimdeki, <br>Gelin bizi eğitin desek! Bu da olmaz ki be, el oğlu! <br> <br>Bir milliyetçilik! ulusalcılıktır! bürünen bürünene,.. <br>Rastlayamazsın pek aralarında evrensel düşünene! <br>Bir kesim daha var ki güya kendini vermiş dine,.. <br>Ne ülkeyi, ne de dünyayı ciddiye alıyorlar! el oğlu! <br> <br>Halbuki bu dünya biricik! insanoğlunun bir tanesi, <br>Kainatın masmavi nazar boncuğu! Misafirhanesi, <br>Yemyeşilken Dünya’nın, çoraklaştı Anadolu şubesi! <br>Biz birbirimizi yerken işte böyle yozlaştık el oğlu! <br>...... <br>
Necati Merter - 05.10.2009 17:58
Ön yargılı el oğlu! (III) <br> <br>........ <br>Bir ingiliz’in İngiltere’de olduğu kadar,... <br>Alman’ın Almanya’da birliğine kılınmış karar! <br>Biz de türküz, Türkiye’de! Bunda ne var? <br>Bunu iyice bir düşünsün ön yargılı el oğlu! <br> <br>Bu ülkede insan haklarından sapan kim? <br>Sizin bize yaptığınız gibi ayrımcılık yapan kim? <br>Anadolu’da derin kardeşlik bağları hakim! <br>Bundan niye rahatsızsınız? ön yargılı el oğlu! <br> <br>Bir fransız’ın Fransa’da olduğu kadar,.... <br>Amerikan’ın da Amerika’da! kader birliği var! <br>Biz de türküz! Türkiye’de bunun resmi kimliği var! <br>Anlarsın da, makul olsan, ön yargılı el oğlu! <br> <br>“Ne mutlu türküm diyene” böyle alınmalı baz! <br>Vatandaşlık ülküsü bu! anlayana sivri sinek saz! <br>Sizin dağdakinden farkınız yok! davul zurna az! <br>Doğru dürüst vatandaş gerek! ön yargılı el oğlu! <br>..... <br>
Necati Merter - 03.10.2009 22:28
Ön yargılı el oğlu! (II) <br> <br>...... <br>Elbet günü gelecektir! sizi sollayacağız! <br>Şu yaptıklarınızı biz size asla yapmayacağız! <br>Kulluk bilincindeyiz! bundan sapmayacağız! <br>Sizin de buna ihtiyacınız var ön yargılı el oğlu! <br> <br>Etnik nefsine uyanlar kan gölünden sorumlu <br>İşte bunlar! sayenizde isyankar! nifak tohumlu <br>Akan kardeş kanına kana kana doyumlu <br>Azınlık deyip, azgınlık yaptırdın ön yargılı el oğlu! <br> <br>Belli ki sizden alıyorlar bütün cesareti, o gücü! <br>Herbiri ocak söndürücü, bütünlüğü bölücü, <br>Halkı temsil etmekten uzak, katil, birer öcü! <br>Azınlık dedin! bak ne hale getirdin, ön yargılı el oğlu! <br> <br>Neymiş! orta asyadan gelmişiz! onlar yerliymiş! <br>Gökten zembille inmiş sanki! göçmen değilmiş! <br>Sen de Afrika’dan geldin! Bre kukla seçilmiş! <br>Git de biraz beynini yıkasın ön yargılı el oğlu! <br> <br>Doğruluktur, çalışkanlıktır her şeye çözüm! <br>Bunu birlikte başarmalıyız be iki gözüm! <br>Türk’üz bre! farklı olsa da bile etnik özüm! <br>Azınlık değilim ben! ey ön yargılı el oğlu! <br>.....
Necati Merter - 02.10.2009 20:47
Türkiye’de azınlıkların ve sığınmacıların insan hakları konularında Strasbourg’da iki rapor birden açıklandı. Avrupa İnsan Hakları Komiserliği’nden, "Ne Mutlu Türk’üm Diyene" sözüne itiraz geldi. Komiserliğe göre, okullarda söylenen "andımız" etnik ayrımcılık içeriyor. Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammer-Berg’in, 3 büyük ildeki gözlemlerini kapsayan raporlarda andımızın dışında Türkiye’nin Rum, Ermeni ve Yahudiler dışındakileri azınlık saymaması da eleştirildi. NTV – HaberX 1 Ekim 2009 <br> <br> <br>Ön yargılı el oğlu! <br> <br>Kıpır kıpır eder insanı, sazlı-sözlü türkümüz, <br>Aynı duygularla atar, birdir bizim kalbimiz, <br>Zorlukları birlikte aşmaktır büyük ülkümüz <br>Bunu öylecene bilsin ön yargılı el oğlu! <br> <br>Hizmet bekler Anadolu! ortak yurdumuz, <br>El birliğiyle başarmaktır bunu tutkumuz, <br>Kardeş gibi haşrolmaktır bütün arzumuz, <br>Buna sakın şaşırmasın ön yargılı el oğlu! <br> <br>Haçlı seferlerine göğüs gerdi dedelerimiz, <br>Hak katında test edildi imanımız, alın terimiz <br>Hakettik! zaferle nakşedildi ortak kaderimiz <br>Tarihini iyi okusun ön yargılı el oğlu! <br> <br>Kibirle yukardan bakın! biraz öndesiniz diye <br>Durmayın nifak sokun aramıza her saniye <br>Bilmiyormuşuz gibi! insanlığı öğretmek niye? <br>Ne olduğunu unutmasın ön yargılı el oğlu! <br> <br>....
esen sönmez - 28.09.2009 12:29
insanın ,içinin güzelliği dışına yansır derler ya ,iclal aydın için söylenmiş bu söz sanki.sevgili hülyayada sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum bu güzel insanla röportaj yaptığı için.mükemmel ötesi bir röportaj olmuş.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1