Özlemek…
‘Mahlukatının ihtiyacını giderip zengin kılan Ey Muğni; ihtiyacım belli… Senin adınla, hayırlısıyla onu dilerim senden…’
Kefallerin didiklediği ekmek ıslaklığında, çaresizliğinde, kaçılamayan bir gönül mazojistliği…
Şairin, kapı tokmağında duygu, paspasında sevinç, duvarında siluet, satırları…
Minik serçelerin mırıldanmaları, sızlarcasına…
Dalgalı denizlerde, beyaz serserilerle yarenlik, tek taraflı…
Göğe dikilmiş gözlerle manalı yıldızlar kovalayıp, işaretler beklenen kararsız geceler…
Olmuş yada olmamış bir adamın sokak duvarlarına, büyük kırmızı harflerle naraları, en saf haliyle…
Kuru yahut sulu bir Havva tohumunun kokulu pembe kağıtlar üzerinde mürekkebi bulaşmış ağlayan kelimeleri…
Poyrazlı loşlukların karamsarlığı içinde, yüreği acıyan; ıstırabını anlatamayan bir ruhun bağrına böğürtüler eşliğinde rüzgar hançerleri sapladığı anlar…
Genç bir kadının torbalanmış gözyaşları… Hatıraların tekrar gösterimleri peş peşe…
Delikanlının yumrukları dış duvarlara, içki şişeleri kırılmış bankın kenarıyla, sokak lambalarından bir hınç; madem öyle kararsın dünya…
Kokuların gazabı içinde vazgeçmeme histerikliği…
Bazen belki çoğu zaman, yalanlar, kandırmacalar hayaller kıskacında; en mutlu edenle günler, geceler sarmaş dolaş…
Feleğine küsmüşlük içinde tatsız bir kinlenme, kimi bulursa etrafında…
Sonu olmayan bir bekleyiş… Avucunda kuruluk geçmeyen…
Rüyaları biçimlemek hep…
Endekslemek bir yüzü kabuslar cehennemine…
Bir inat; unutmaya, unutulmaya karşı; özlemek…
Ölümüne istemek, ölümü istemek, ölümünü istemek...
Kim bilir daha ne demek!..
Ya seni özlemek!..
Böyle kahırlandığımı hatırlamıyorum kapattığım onca dönemde; ah meleğin soyu!..
Devir devir günahlarımın hesabını, meçhul zürriyeti ulvi mi görecekti Yarab!..
Gün dönümlerine, mevsim dönümlerine sorun beni, en iyi onlar biliyor halimi…
Onların farkına bile varmadım, seyrediyorlarmış öylece penceremden içeri… Rahatım, şahadet eden koca bir doğa var arkamda…
Hangi safhasındayım acaba özlem denen duygunun; bir adım ötesi kopartacak mı yoksa kör düğüm mü edecek beni bana…
Berrak yaradılışın tahmin etmeli biraz, başımdaki kavak yellerinin her daim böyle esmeyeceğini… Çek işte içine…
Sayıklamalarımda bir gün replik değiştireceğimi…
Kötü mü adının yapışması ağzıma…
Ne olur aklına geldikçe, ara sıra arayıp gönlümü alsan…
Bir sakıncası mı var; özgürlüğüne gölge düşüren, bir kara atkıyla mı dolaşıyorum…
Beğenmediğin bir huyum mu var; canını yakan, tiksindiren…
Bir ucube mi; kızarıp, patlayan sivilceli yüzümle...
Garabet miyim; unutulası…
Özlenmeyecek bir hatıra mıyım; kahrolası…
İyi düşünmek istiyorum, dilime beddualar gelse de…
Biliyorum, sen beni özlemeyi seviyorsun yoksa çoktan arardın…