“Kendisi ile sohbet için seçilecek en son konu aslında ‘Öfke’, tatlı dil, güler yüz bu duruma en
iyi ad oluştururdu ki malum kitabımızın adı Öfkeli Yıllar. Hadisi Şerif de benimle aynı şeyi söylüyor aslında, “Öfkesini yenen kimsenin kusurunu Allah örter”. Onun görmüş geçirmişliğinin üstüne bu kadar şerbet kıvamı bir söyleşi beklemiyordum ne yalan söyleyeyim ama yüzünü bulutların arkasından çıkarttığında sakladığı şeyin dokunulmamış bembeyaz bir sayfa olduğunu ve onun da ömrünün alabildiği nice devlet adamının gölgesinden kurtularak yazıldığını gördüğümde güneşin dağların arkasına çömelmesi gibi oturup kaldım. Onu bulutların arkasında ne olup bittiğini tek bilenin ‘gökyüzü’ olduğu gerçeğiyle kutluyorum çünkü kendisini ve bilgisini bize yaklaştırarak koca bir teşekkürü hak ediyor…Sevgili Altan Öymen sizlerle…”
“KARDEŞLERİMİN BİR SORUMLUSU DA BENDİM”
Öğretmen Nezaket hanım ile Hıfzırrahman Raşit beyin oğlu olarak 1932’de Trabzon’da dünyaya geldiniz. Altan’ı diğer herkesten önce kardeşleri Gülden ve Örsan’dan farklı kılan şey ne idi?
Trabzon’da değil, İstanbul’da dünyaya gelmişim. Kütükte oradayım. Fakat Trabzonluların büyük bir kısmı gibi babam da memuriyetlerinden bir tanesi İstanbul’da, o yüzden orada doğdum. Yaşça onlardan büyüktüm. Gülden kızdı, ben ve Örsan erkeğiz öyle bir fark var. Örsan’ın saçları daha açıktı, daha kumralımsı gibiydi, benimki daha siyahtı. Tabiat olarak ben de yaşım büyük olduğu için biraz kardeşlerinden sorumlu olma hissi terk edilmişti. Örsan iyi okusun, Gülden şöyle hareket etsin gibi…Onların sorumlularından birisi benmişim gibi bir his oluşmaya başladı diye geliyor aklıma. 6 Yaş fark vardı ve 14 yaş gençlik yaşlarına gidiyordu ve daha dikkatli olduk.
Evet hatta Örsan bey, İstanbul Kabataş Lisesine giderken de aynı tedirginlik ve koruyucu hissi bize yansıtmışsınız anlatırken…
Tabi ben de bulundum o tartışmaların içinde.
“57 YILDIR YÜRÜDÜĞÜNE GÖRE YANLIŞ OLMAMIŞTIR EVLİLİĞİMİZDE”
Diğer aidiyetlik kısmına geçersek, size siyasal Bilgiler Fakültesinde derse geciktiğiniz bir gün, oturabileceğiniz bir yer gösterirken’Ayhan’diye seslenen eşiniz Aysel Asal. Bugün size seslenişinde yaptığı bir hata var mı eşinizin?
Evlilik enteresan bir müessese. O dediğiniz buluşmayı esas alırken 1952’nin son Ekim’i olması lazım. 57 sene oluyor o tanışmanın üzerinden. ‘Ayhan’ dediği ve benimde oturduğum zaman hala oturuş o oturuş. 57 yıl içinde yürütebildiğimize göre yanlışlık olmamış demektir. Onu söyleyip söylememekte, burası boş diye bilmiyorum, onu ona sormak lazım. Ama işte idare edip geliyoruz.

“BEN GAZETECİLİĞİ SEVİYORDUM”
‘Yakalamak, atlamamak, atlatmak’ üzerine kurulu bir gazetecilik. Halkçı, Tercüman, Sabah Postası, Demokrat İzmir, Son Telgraf, Son Posta ve Ulus Gazetesi muhabirliği. Gazeteciliği kendisini aynada tanıyan yunuslar gibi ‘başka bir şey olamam’ diye mi yaptınız?
Başladıktan sonra belki başka bir şey olamam hissi gelmiş olabilir. Yine ben gazeteciliği seviyordum ama sonradan başka bir mesleğe yönelebilirdim belki, ama başladıktan sonra içine girince o zaman öyle bir durum ortaya çıktı ki, bu mektebe gitmesem de, yani siyasal bilgiler fakültesine gitmeyi bıraksam da kendimi mesleğe versem daha mı iyi olur hissi bile içime gelmişti. Sevdim bu mesleği ve öyle devam ettim. Birden ikiye dereceyle geçtim, ikinci sınıfa geçtikten sonra ben gazeteciliğe başladım, bana görev veriyorlar, Konya’ya, Urfa’ya git falan, sınav sırasına gelirdi bazıları, sınav hazırlıkları sonrasına ve sınav gününe geldiği zaman bile hiç bahsetmezdim, ‘Benim sınavım var’ diye. İkinci sınıfta iki seneyi kaybettim, sonra ‘Ayhan’ buraya otur faslından sonra bir daha kalmadım bitti.
Tercihinizi daha çok gazetecilik yönünde kullandınız ama gazetecilikte de sanata yatkınlığınız vardı. Ulus Muhabiri iken de Haftalık gazete Pazar Postası’nda da, sanat şefliği yaptınız. Sait Cemil Barlas’ın sahibi olduğu bu gazetenin mizah sayfasının adı’ciddiyet’miş. Ciddi olaylara mizahi bakmayı oradan mı öğrendiniz?
Mizah herkesin içinde vardır az çok ama o sayfa gerçekten ilginçti, oradan örnekler de verdim, Çetin Altan yazardı, Bülent Ecevit yazardı ve öyle bir tam sayfa doldurulurdu. Adı da tam zıttı mizahın. Onun da etkisi olmuştur. Mizahi bakılacak çok olay var dünyada, mizahla bakmak bazılarına daha iyi. Mizahtan hoşlanmamak çok nadiren bazı kimselerde rastlanır ama yanlış bir şey tabi.
Kitaplarınızda okuyucuyu cezbeden bu mizahi anlatım şekliniz. Bu hikayeleri yazmaya Cahit Sıtkı Tarancı’nın ısrarlı teşvikiyle başladınız belki de. Çünkü siz önceliğinizi gazeteciliğinizi geliştirmek olarak belirtseniz de, Tarancı, ‘önce haberini sonra onun hikayesini yaz’ tavsiyesinde bulunmuş. Şimdi yazdıklarınızın haberi yapılıyor buna göre Tarancı’ya göre doğru yolda mısınız?
Keşke yapabilseydim o zaman. Bakın ilk defa aklıma geldi, belki de onun söylediği, bu kitapları yazmak suretiyle gayret ediyorum demektir yani gördüğüm şeylerin hikayesini yazmak gibi oluyor bu kadar sene sonra, oradaki hadiselere bağlı kalarak onların hikayesini yazmak gibi bir şey oluyor. Demek ki onun bana tavsiye ettiği şeye uygun vaziyete gelmiş oluyorum. İlk defa bu kanaate vardım.
“GENÇ NESİLİN O DÖNEMİ ANLAMASI İÇİN ANLATILMASI GEREKİYORDU”
Babanızın bile elini öpmediğiniz, sadece sıktığınız alışkanlıklarınız , cadde ve sokak isimleriyle yaptığınız yer tarifleri ve Yazıcıoğlu apartmanından sık sık söz edişiniz. “Bir dönem bir Çocuk” ve Öfkeli Yıllar” Bu iki kitabı tarihle iç içe tutan şey ne idi? Sizin hayatınız tarih olmadan da kitap olamaz mıydı?
Olabilirdi belki ama onu hep belirtiyorum, genç nesiller, benim çocuklarımın torunlarımın da o dönemi anlaması için o dönemin koşullarını anlatmak gerekir. Cebimizde para olduğu zaman biz iyi bir lokantada yemek yerdik, oranın barına oturabilirdik, olmadığı zaman gitmezdik, bu bugün için pek anlaşılır bir şey değil çünkü herkeste kredi kartı var. O zaman ne kredi kartı var, o zaman kart olmadığını anlatacaksınız, o zamanın ekonomik durumunu iyi kötü anlatacaksınız, yerli malı kullanmalı gibi çocukluk dönemimize ait olan şey, hakikaten yerli malı dışında dışarıdan ithal edilebilen pek bir şey olmazdı, nur marka kalem vardı vs…Bunları anlattığınız zaman niye öyle vardı, niye ithalat sınırlıydı, Türkiye’de her şey üretilmiyordu?ithal edilmiyordu, çünkü savaş vardı mesela. Savaşı da anlatacaksınız, birinci kitapta öyleydi, ikinci dünya savaşı dönemini anlatacaksınız. Sonra savaş bitti, ithal malları da gelmeye başladı ve bunun nedeni de savaştan sonra ülkelerin ekonomileri biraz daha serbestleşti, Türkiye’de liberal rejimi başladı, Demokrat Parti de liberalizme eğilimli bir partiydi vs bunları da anlatacaksınız ve derken bari hadiseleri de anlatalım da her şey yerli yerine otursun diye ilk kitaptan itibaren öyle yazdım. Zaten adına anılı kitap dedim ama Yayın evinin öyle bir kategorisi yoktu, Anı dediler.
“KİTAPTA GAZETECİLİĞİ ESAS ALMIŞIM”
Yazdığınız kitapların türüne, ‘anılı kitap’ demenizin nedeni kendi yaşantınızdan kesitler bulunması. Peki sizinle birleşen kavram siyaset olmasaydı ne olurdu? Yani kitabın konu bakımından iki ayrı bölümünden birini siyasetten ziyade ne alırdı?
Siyasetten de siyaset anlatayım diye bahsetmedim de ben zaten gazetecilik yapıyorum, gazetelere göre benim için önemli hadiseler öyle beliriyor, yani siyasi hadiseler daha önemli. Ama orada siyasi olmayan düğünler dernekler de var, onları da anlatıyoruz ama onlar da gazetelik haberler. Gazetelik haberleri esas almışım galiba, ister istemez.
"Bir Dönem, Bir Çocuk" ta çocukluk yıllarınızı kapsayan bir kitap, çocukken farkına varsam bile bilincine varmadığınız, büyüyünce öğrendiğiniz olayların iç yüzünden söz ediyorsunuz. Peki sizin bahsini ettiğiniz için de içi olduğunu iddia edenler oluyor mu? Anlattıklarının aksini iddia edenler?
Ben küçükken fark etmedim tabi, ikinci dünya savaşı deyince uçaktan bomba atarlar, hava saldırılarına karşı korunma tedbirleri alınıyor, hazırlık için provalar, bir takım uçaklar kutular atıyorlar, alarm çalınıyor, herkes bomba zannediyor, kaçıyor, bunun tecrübeleri yapılıyor pasif korunma tedbirleri diye. Bütün halk alıştırılıyor, ben bunları çocukken hatırlıyorum ama sadece hatırladığımı yazmadım, gazete koleksiyonlarına da bakarak, büyük gözüyle de baktım, çocuk gözüyle gördüklerimi de yazıyorum ama onların esasını yazarken onlar hep bilgi kontrolüne dayanıyor.

“BENİM GENEL BAŞKANLIĞIM CHP İÇİN İYİ OLDU”
Yanıltan, tekzip eden kimse olmadı demek ki yazdıklarınızı… 15 aylık bir CHP Genel Başkanlığı deneyiminiz var. Sonra 30 Eylül 2000’de yapılan Olağanüstü Kurultay’da Baykal’ın gerisinde kalarak başkanlığı bırakma süreciniz. Bu görev bilinci sizi neden geçici Başkanlık noktasında bıraktı?
1999’da Nisan’da seçimler yapıldı, CHP barajın altına düştü ben o sırada aday olmadıydım, milletvekiliydim o zamanlar. Politikayı bırakıp kitaplarımı yazacaktım fakat parti barajın altında kalınca bu önemli bir hadise olmuştu, ben de çok genç yaşta yani 1950 seçimlerinden hemen sonra girmişim partiye, onun üzerine bundan da etkilendim ve o sırada bazı arkadaşlar benim adaylığımı koymamı istediler, 8 arkadaş daha adaydı, ben de bu adaylar arasına katıldım, görev addettim, seçilirsiniz seçilmezsiniz, o göreve talip oluyorsunuz, elimden geleni yapayım ki bu parti o günkü barajın altında kalma durumundan yeniden kalkınma sürecine geçsin diye. O görevi de yapmaya çalıştım. Sanıyorum yapabildiğimi de yaptım, iyi de oldu, Halk partisi 8,7’ye kadar inmişti, benim başkanlığım sırasında hem anketlerde %20’nin üzerine çıktı, girdiği yerel seçimlerde bazı yerleri kazandı, bütün arkadaşlarımızın katkısı sonucu, bunu yapmaktan da memnunum, seçim oldu sonra, üç turlu bir seçim yaptık ve Baykal kazandı, ona teslim ettik.
“CHP MECLİS DIŞINDAYKEN BELEDİYE KAZANDIM, BU ÖNEMLİ BİR BAŞARI”
Baykal partiden çekilmesinin istenmesi haberlerine, "Çiller ve Yılmaz çekildi de ne oldu? Partileri yok oldu" diye yanıt vermişti. Pakize Suda da, “Baykal çekildi yerine Altan Öymen oldu, CHP en "silik" dönemini yaşadı” yorumunda bulunmuştu. Bu dönem hangi açılardan kayıp sayılabilir diye soracaktım her ne kadar siz yükseliş grafiği izlediğinizi söylesenizde!
Herkes zaviyeden bakar, kendi görüşünü söyler, benim görüşlerim matematik ölçümlere dayanıyor, yani seçimleri kazandık derken; orada biz Bilecik’le beraber üç dört yerdeki seçimlerde oyumuz arttı, Bilecik de yüzde 66 arttı, yerel seçim deyince küçük küçük yerler denilir ama değil, öyle de olsa bir tandans gösteriyor, belediye seçimlerinde iktidar daima avantajlıdır çünkü der ki:”Ben iktidardayım, ben hizmet getiririm, bana vermezseniz hizmet gelmez, bunu demese bile açıktan, böyle bir izlenim verilir halka”Biz bırakın muhalefeti, meclisin de dışındayız, bizim adayımıza niye oy verilsin? Buna rağmen kazandığıma göre önemli bir başarı bu. Bunda şu etki var; bir parti cumhuriyeti kurmuş, hem cumhuriyete özdeş hem de demokrasiye özdeş. Kurduğu meclisin dışında kalıyor, ilk defa, bu çok ağır bir mağlubiyetti, buradan sanki bir dibe vurup da yukarıya çıkmak gibi bir hareket başladı. Bir kere halkın ilgisiyle her şeyden önce bu parti kalmamalı barajın altında veyahut yeniden çıkmalı diyenler de oldu. Ben de o dönemin bir genel başkanı olmaktan çok memnun oldum. Silik demesi..Bilmiyorum, görmedim, o öyle görmüş olabilir tabi, ne yapalım?
“O DÖNEM KAZANSAYDIM İSTANBUL İL BAŞKANLIĞINI LAYIKIYLA YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞIRDIM”
CHP’nin yükselişini sağlamak adına bir diğer gayretiniz…Bu da 1949-50’de başbakanlık yapmış Şemseddin Günaltay gibi CHP’nin en umutsuz yıllarında CHP İstanbul İl Başkanlığına adaylığınızı koymanızdı. Bazıları bunu ‘tenzil-i rütbe’ gibi algıladıysa da bir özveri örneği olduğunu söylememiz mümkün müdür?
Bence de öyle telakki edilebilir. Çünkü yadırganır böyle şeyler çünkü attan inip eşeğe talip olmak gibi bir şeydir ve ben gençliğimden beri şuna alışmıştım: bir insan günün birinde yüksek bir yerde olur, genel başkan olur, il başkanı olur, hatta ilçe başkanı olur, hatta bir şey olmaz üye olur gider afiş asar yani particilik öyle bir şey, ordudaki gibi aşama aşama yarbay, albay, general vs…olup da daha aşağısına inmek gibi bir şey değil. O dönem kazansaydım İstanbul il başkanlığını layıkıyla yerine getirmeye çalışırdım çünkü İstanbul il başkanlığı çok önemli bir yerdir.
İnsanlar nerden nereye geliyor dediniz de hayatınızdaki mucizelere değinmek istiyorum biraz…Denizciler Caddesinden Bahçelievler’e kadar kar-kış yürüdüğünüz yol arkadaşınız Ecevit ve 1950’lerde mühendis olan komşunuz Demirel’in de gün gelmiş Menderes ve Bayar’ın yerine geçecek bir lider olmuş. Geçmişinizin bu sihirli dokunuşlarla dolu olması sadece tesadüf mü?
Bir de Ankara küçük bir yerdir onun da etkisi var
Ama yani ben de köklü bir Ankaralıyım ve hiç böyle bir şeye rastlamadım.
Hakikaten tesadüf. Demirel Başbakan olana kadar normal bir komşu diye bakıyorduk, ama oldu bir şekilde, telefon hikayemizde var aramızda.
Evet o çok güzeldi, sizi gördüğü bir yerde telefon numaranızı söylüyor, ilk önce hafıza gücü beni de hayrete düşürüyor tıpkı sizin gibi ama sonra anlaşılıyor ki o telefonu daha sonra Demirel kullanmış…
O hep rastlaştığımızda şakalaşırdık o telefon muhabbeti üzerine. Ecevit’le o yürüyüşleri yapmasak bile aynı gazetede başladık Ulus gazetesinde, o benden 3 ay önce başlamıştı, siyasette bazen insanlar ayrı düşüyor, ayrı partilerde tartışmalar da oluyor ama esas dostluğumuz hiçbir zaman bozulmadı.
“TARAFLI YAYININ KENDİ İÇİNDE SINIRLARI VARDIR”
1972 yılında kurduğunuz, UNESCO Dünya Basın Özgürlüğü ödülüne aday gösterilme gerekçesi olan ANKA ve mesleki yaşamınızdaki basın özgürlüğü çabalarınız…Peki taraflı yayın kendi içinde ne kadar özgürdür?
Taraflı yayının kendi içinde sınırları vardır. Parti gazetesinde muhabirlik yaptım ve sonra o gazetede genel yayın müdürlüğü yaptım, partinin gazetesi, onun kurallarına uymak lazım, Ulus Gazetesinde genel yayın yönetmeni iken bütün haberleri vermeye çalışırdım, karşı tarafın haberlerini de ama verilecek haberde üstüne yorum yaparken eleştirirsin konu neyse, ona rağmen sınırlı, partinin haberi daha etkileyici olacak, karşı tarafınki sınırlı olacak filan. Onun için kimseye tavsiye etmem.
“BASINDA PARTİ GAZETELERİ ÇOK ETKİLİ OLMAZ “
Yani taraflı yayın içinde bulundum ama bunu da doğru bulmuyorum diyorsunuz.
O da bir görev tabi. Partinin gazetesi. Partinin o zaman gazetesi vardı şimdi yok ama partilerin gazete sahibi olması çok etkileyici bir şey değil, sonradan vazgeçtiler zaten partiler, o zaman başka bir durum vardı, İstanbul gazeteleri Antalya’ya bir gün sonra geliyordu, parti gazeteleri Ankara’da günlük gazete okumak isteyenler için tek seçenekti, onu almaya mecburdunuz, onun için tirajlar çok düşük değildi, gazetecilik kısmen yapılıyordu, herkes biliyor tabi bu gazete şu partinin organıdır, onun lehine yazıyor, daha objektif bir şekilde haberleri izlemek isteyenler birkaç gazete alıyordu. CHP’nin organı Ulus Gazetesi, Demokrat Partinin organı Zafer Gazetesi, üçüncü parti Millet Partisinin organı Kudret Gazetesi..Üçünü birden aldınız mı iyi kötü daha objektif bir bakış açısı edinebilirdiniz ama sizin de dediğiniz gibi parti gazeteleri çok etkili olmaz tabi basında.

“ KOMÜNİZM, SAYGI GÖSTERİLMESİ GEREKEN BİR İDEOLOJİ”
Menderes döneminde hükümeti devirme hatta cebren yok etmekle itham edilenler komünistlerdi. Siz de 12 Eylül dalgası olarak gördüğünüz komünist arkadaşlarınıza hapiste parasal yardımda bulunduğunuzu yazdınız. Komünizm sizi hangi münkerden(kötülükten)korudu?
Komünistlik aslında bir idealist yanı olan bir akım, çizgi. O zaman da insanların eşitliğini ön görüyor, eşitliği, eğitim hakkından eşitlikle faydalanılmasını, sağlığının eşit şekilde korunmasını sağlamaya çalışan bir ideoloji bu. Türkiye’de de çelişkiler var, fakir-zengin uçurumu var, bu manzarayı görünce de insan komünizmi filizlenmesi, en azından saygı gösterilmesi gereken bir ideoloji olarak görüyor. Ben de gördüm. Komünist arkadaşlarım vardı, ben onların hapse girenlerine yardım edilmesi için ailelerine bir mekanizma kurulmuştu ben de bu mekanizmaya katkıda bulundum. O zaman iyi ki yapmışım ama o zaman yanlış olan şey şuydu: Komünizm, bazı demokrasilerde serbestti, propagandası serbestti, milletvekilleri de mecliste olabiliyordu, Fransa, İtalya gibi. Türkiye’de böyle bir metot olmadığı gibi Mac Cartycilik metotları çok şiddetli bir şekilde uygulanıyordu. Komünist partisi üyesi olmayanlar da, hatta sol sosyalist olanlar da şüpheyle ilgileniyordu. O zaman komünistlik zannıyla yakalananlar, göz altına alınanlar da olmuştu. Öle bir dönemdi o dönem.
video - izlesene altan öymen&hülya okur | izlesene.com
“ÖFKELİ YILLARIN BÜYÜK BİR KISMINDA ÖFKEYE LÜZUM YOKTU”
Evet hatta Menderes döneminde bu konuda sunulan önergeler de vardı…. Ahmet Hakan’ın, Öfkeli Yıllar için yaptığı yorumda, kişisel tarihinizi bir hesaplaşma alanı haline getirmeden de anlatabildiğiniz üzerinde durmuş. Bu yoruma rağmen bir hesaplaşmanız oldu mu?
Sanmıyorum, olduğu gibi anlatmaya çalıştım tabi kendi görüşlerime göre, iki tarafında görüşlerini anlatmaya çalıştım. Sizde fark etmişsiniz, maşallah iyi okumuşsunuz bu kadar uzun kitabı…Demokrat Parti tarafı ne düşünüyor, Halk Partisi tarafı ne düşünüyor, bu görüşlerde doğrular ve yanlışlar var. Genel olarak da kitabın adı üstünde öfke dolu yıllar. Bu öfkenin büyük bir kısmına lüzum yok orada, o kadar öfkeli davranmasalar insanlar birbirlerine o yıllar daha iyi yıllar olacak ve o zaman çıkan hadiselerin bir kısmı belki çıkmayacak.
“BUGÜN O ÖFKELİ YILLARDAN ÇOK DAHA FAZLA ÖFKESİ OLAN YILLAR HALİNE GELDİ””1991-1995 YILLLARI ÖFKESİZ YILLARDI”
Peki daha iyi davransalardı daha iyi yıllar olacak diyorsunuz…Rauf Tamer, “Altan Öymen 60’lı yılların öfkesini de bilen bir yazar, bana sorarsanız 1991-95 arası, yegâne öfkesiz dönemdir.” demişti. Size göre en öfkesiz yıllar hangileri?
91-95 koalisyon yılları, Demirel- Erdal İnönü dönemi. O dönem gerçekten o zamana kadar birbiriyle çok sert mücadeleler içinde olan iki partinin koalisyon yaptığı bir dönem. Yani evvelden 1965’ten itibaren Demirel’le İnönü arasında mücadele vardı. O da aslında 65-69 yıllarında da vardı ama 61-65 arasında da İsmet paşa koalisyonları vardı, orada koalisyon hükümeti kurdular ama başka sorunlar vardı. 91-95 gerçekten öfkenin daha az olduğu yıllar olabilir. İki mücadele eden akımın liderleri aynı kabinede oldular ilk defa 65’ten beri. Ve 61-65 arasında biraz itilaf çıkmıştır, CHP-AP koalisyonu vardır o zaman 8-9 ay süren ama burada uzun süre birlikte kalabildiler, Demirel ile İnönü. İkisinin de tecrübe edinmişler, ona dikkat ettikleri göründü, mücadele edenler bir arada oldukları zaman da herkes, o partinin yandaşları da o hava içinde oldular, birbirleriyle fazla kavga etmediler, eski kavgaları unuttular, birbirleriyle dostluk ettiler. Öfke tamamen kalkmaz tabi, insan hayatında da kalkmaz, politika da kalkmaz ama dozu azalır. Bugünkü manzara baktığı zaman insan, bugün o öfkeli yıllardan çok daha fazla öfkesi olan yıllar haline geldi. Çünkü liderlerin konuşmalarına baktım, maşallah, her Salı günü kendi grupların bir salvo ateşi başlıyor, öyle bir öfke dolu zamanlar geçiriyor, kitapta da söz etmeye çalıştım, o zaman Türkiye’de demokrasi fazla yerleşmemişti, ilk yıllarıydı, herkes acemiydi demokraside, onun için onların öfkesi biraz mazur görülebilir, sosyolojik, psikolojik sebepleri vardır, şimdi ise o dönemlerden sonra 60 yıldan fazla tecrübe edinmişiz demokraside, hala bu aşırı öfkenin var olması izah edilir tarafı, mazereti yoktur.
“NECİP FAZIL’I DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK BENİMSEMEM MÜMKÜN DEĞİL”
Kitapta; Ecevit’i CHP’ye sizin davet ettiğinize, Kısakürek’e yapılan kumar baskının iktidarın dersi olduğuna, Menderes’in vergiyi silah olarak nasıl kullandığına dair itiraflar var. Bunların açığa çıkması hangi gerçeğin üzerine gitmemizi yada değiştirmemizi sağlar?
Tek tek alırsak insanları itibardan düşürmek için komplo kurmaya gerek yok, komplo kurulmaması lazım. Necip Fazıl meselesine bakarsak, Necip Fazıl’ı dünya görüşü olarak benimsemem mümkün değil, şair olarak değerli bir şair ama ona da bu gibi yakalayayım da kadın tellalı diye gazetelere haber göndereyim, sonra itibardan düşsün denilmesi yanlış. Vergi silahı o dönemde belli, bir yayın gurubuna sermayesinin kat kat üzerinde ödemeyeceği bir vergi cezası tesadüfen yazılmış değil. Müfettiş de gönderiyorlar, o dönemle ilgili hatıralarda anlatanlar var, Safa Kılıçlıoğlu’nun başına gelenler…
“MENDERESİN YAPTIĞINDAN DAHA BÜYÜĞÜ YAPILIYOR AYDIN DOĞAN’A”
Aydın Doğan’a yapılan da mı bir benzeri?
Daha beterini yapıyorlar. Tayyip bey kendi mi yapıyor, nasıl yapıyor onun üzerine söylenecek bir şey yok ama kendide açıkladı zaten, televizyonda kendisine gelmişler sormuşlar: ”Napalım?”diye, yapın diye söylemiş. Orada kendisinin en azından haberdar olduğunu belirtti. Bu uzmanlar yada vergi kontrolörleri gönderilebilir her mali müesseseye ama bu basında dünya kadar müessese var, bir tanesini cımbızla çekip, üstüne bu şekilde çekip, arkadan böyle şeyler çıktığı zaman insan bunun tesadüfen olduğu hissine kapılmıyor. Bir de vergi rekortmeni Aydın Doğan, yıllar ve yıllar boyunca. Bir kısmının vergi verdiği de şüpheli. Onlarla meşgul olmak yerine, vergi reformu yapmak yerine bu yola gidiliyor, başka bir şey daha var, eğer biz yapmadık, müfettişler yaptı deniyorsa ta ne zamandan beri vergi mekanizmasının özerkleşmesi talebi var, bu yabancı uluslar arası kuruluşların da başka ülkelerden talepleri var, bizim kendi içimizde de böyle talep var. İktidarın etkisi altında kalmaktan kurtulsun, şimdiki gibi maliye bakanı emir verip de –şuraya sen git, buraya sen git dediği bir sistemin, iktidarlar hüsnüniyetli olsa bile istismar edilmeye müsaittir. Bunu kaldırmak, özerkleştirmek mümkündür ama buna yanaşmadığı da meydanda hükümetin. Sonra Başbakanın Doğan gurubunu karşısına alıp söylediği laflar meydanda:”Bu gazeteleri okumayın”diye. Bu da ilk defa görülen bir şey Türkiye’de. Gazeteyi okumama kampanyası yapar mı koskoca Başbakan! Bazı şeylerin yazılamadığı meydanda, çünkü yazıldığı zaman kıyamet kopuyor. Şimdi iki tane gazeteci göz altına alındı. Kim bu gazeteciler? Başbakanın yaptığı bir telefon konuşması dinlenmiş, deşifre etmişler, yayınlamışlar kendi dergilerinde, bunu hiçbir gazete yayınlayamadı, şundan olsa yani özel konuşmaları yayınlamayalım diye bir karar alınsa hakikaten şapka çıkartılır ama bu başka bir çok kimsenin özel konuşmaları basının bir kısmı tarafından yayınlanıyor, özel bir takım şeylerden bahsetmişler, konuyla ilgisi olmayan…Ergenekon duruşması dolayısıyla dinlenen insanlar var.
“TÜRKİYE’DE HÜKÜMETİ KONTROL EDECEK HİÇBİR MEKANİZMA KALMIYOR”
Evet ben de onu sormak istiyorum. Öfkeli Yıllar’da özellikle teknik takibe takılma mevzusunu Solcular için işlemiş, “Solcuların izlenmesi” başlığı altında durum değerlendirmesi yapmıştınız. Bugün yargıçlar, savcılar derken Yargıtay üyelerinin de dinlenme ihtimalinin bulunması sizin zihninizde nasıl bir karmaşaya yol açıyor?
Bu aslında yargının siyasallaştırılması gibi bir gelişme karşısında Türkiye. İktidar kendi savcılarını, yargıçlarını belirlemek istiyor, onlar vasıtasıyla bir kısım davaların görülmesini istiyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek kurumu öyle bir hale getirilmiş ki Adalet Bakanının istemediği bir konu orada görüşülemiyor. Yargıçların, savcıların özlük haklarıyla ilgili olan konular görüşülemiyor. Giderek adalet müfettişleri yoluyla dinleme kararları alınıyor yargıçlar, savcılar hakkında. Bu normal değil, hiçbir demokraside böyle bir şey olmaz. Adalet müfettişlikleri Adalet Bakanına doğrudan doğruya bağlı kişiler yargıda büyüyen özerklikleri var, ama müfettişi gönderip de telefonunu dinletip arkasından hem sıkıştırmak hem de itibarını düşürme tehdidi altında bırakmak suretiyle ona istediğini yaptırtmak veya başkaları için örnek teşkil edip onları korkutmak gibi sonuçlar elde edilebiliyor. Bu yargı bağımsızlığının ve kuvvetler ayrılığının çok açık şekilde ihlal edilmesi demek. Öfkeli Yıllar’da bunun başka bir metodu uygulanıyordu; istenen yargıçların hatta Yargıtay başkanı dahil Yargıtay üyelerini işten çıkartma yetkisi hükümete verilmişti bir kanunla(Bireysel emekliye sevk etme kanunu), o da öyleydi yargıyı baskı altına almak, bu da öyle halbuki yargı bağımsızlığı demokrasinin olmazsa olmaz koşulu. Yargıda benim emrimde olacak, basın da benim dediğimi yapacak derken Türkiye’de hükümeti kontrol edecek hiçbir mekanizma kalmıyor. Mecliste zaten hükümet partisinin başkanının belirlediği milletvekilleri çoğunlukta, meclisin hükümeti denetlemesi de şu koşullar altında mümkün olmuyor. Kaldı ki başbakan, meclis başkanını bile gidip, meclis böyle idare edilmez, şöyle idare edilir diye kendi emri altında biri gibi görme alışkanlığını gösteriyor, o zaman kuvvetler ayrılığı kalmıyor bir kuvvetler birliği oluyor, Bir başbakan var onun altında kalan herkes onun kontrolü altında olacak gibi bir izlenim çıkıyor ortaya, bu gidiş de doğru bir şey değil tabi.
Kuvvetler Birliği bir hata ama sizin de kendiniz için gördüğünüz bir hata var kitapta. Cüneyt Akcayürek’le suç ortaklığınızın Nazım Hikmet şiirlerine olan merakınız diye yazıyorsunuz.. Nazım’ın, hikmeti cehaletinizi öldüren meraktan mı ibaretti?
Nazım Hikmet’in şiirlerini seviyordum, çok güzel şiirlerdi, hem komünizan şiirleri, hem aşk şiirleri, çok büyük bir şair, onun şiirleri resmen yasak, gizli gizli onları okumaktan başka çare yok, sadet zinciri gibi mekanizmalar kuruluyordu bunu yapmak için biz de ona katkıda bulunuyorduk, hem başkalarına veriyorduk, hem kendimiz okuyorduk.

“ERGENEKON DAVASINDA HERKESİ AYNI SEPETE ATMIŞLAR BELKİ BİRBİRİNİ HİÇ TANIMAYANLAR VAR”
O zamanlara dair televizyonda izleyici ile paylaştığınız bir durum ve bunu da köşesine taşıyan, Cüneyt Ülsever. “Altan Öymen bir TV konuşmasında hayatında hiç görmediği insanlarla birlikte zamanında çete kurmakla suçlandığını anlattı. Mustafa Balbay darbe yapmaya kalksa, cinayet ve yaralama suçlarından sabıkalı Osman Gürbüz ile mi yapar?” diye yazmıştı. Çetelerin tanışık olması yada olmaması hangi iddiayı çürütür?
Çete nasıl kurulu adı üstünde insanlar birbirini tanıyacak, hadi diyelim ki hücre teşkilatı usulüyle tanışıyor ama en azından hücrenizin üstünde yani en alttaki üye üstündekini tanır, bunun bile olmadığı garip bir mekanizma, mekanizma da değil karmaşık bir şey, herkesi aynı sepete atmışlar belki birbirini hiç tanımayanlar var. Bu pek inandırıcı olmuyor. Sonra bu dava fevkalade uzadı, içeride tutuklananlar var, tutuklananların bir kısmı neredeyse iki seneyi buldu, Mustafa Balbay mesela ne yapmış?defterinde şunu yazmış bunu yazmış. İsnat edilen suçun ceza kanunda var olan bir suç olması lazım, tabi o suç var iddianamede fakat Türkiye Büyük Millet Meclisini vazifesini görmekten men etmek suçu diyelim, men etmek bunun bir de yapılabilir bir şey olması lazım. Mesela bizim uçak kaçırma hadisesinde hakikaten birbirini tanımayan adamlar var, orada 40 kişi tevkif etmişler, hiç birbirlerini görmemişler, nasıl işbirliği yapmışlar belli değil, sonra nasıl kaçırabildik, tabancayla alıkonulabilir bir de onları organize ettiğimiz farz olsa bile onları içimizden birisinin tanıması lazım, kaçıranları hiç tanımıyoruz falan. Yani inandırıcı olmayan iddialar ortada dolaşıyor, duruşmalarda da çelişkiler devam ediyor, bekleniyor ne olacak sonuç diye.
“BEN BÜTÜN ASKERİ DÖNEMLERDE BAŞIMA İŞ GELMİŞ BİR ADAMIM”
Yine kitapta, zamanın ABD Başkanı ile Mac Arthur’un düellosunda;”Eski askerler ölmez, sadece gözden kaybolur”gibi bir cümle vardı. Bugün ergenekona adı karışan askerler de ölmediklerini, yaşadıklarını hissettirmeye mi çalışıyorlar?
O emekli askerleri düşününce şu soru hep aklıma takılıyor: Emekli asker olduğuna göre bunlar politika da yapabilirler, istediklerini söyleyebilirler, bunlar eğer vaktiyle muvazzaf halde suç işlemişlerse o zaman onun bir an önce ortaya çıkması kolay olur. 2003’te biri, 2004’te biri emekli olmuş, o zamandan buyana o zamanki hadisenin ortaya çıkması bu kadar uzun sürmemesi gerekir. Ayrıldıktan sonraki faaliyetlerinde bir suç işlemişlerse onun da ortaya çıkması gerekir. Öyle bir hava oldu ki, askerler hiçbir şekilde politika konuşamazlar, hatta düşünemezler, emekli olduktan sonra evlerinde oturup herhangi bir iş yapmamaları gerekir gibi bir hava hasıl oldu. Halbuki böyle bir şey mümkün değil, seçmen aynı zamanda, politikayla birlikte olacaklar, muvazzafken de düşünecekleri tabi politikayı karıştırmayacaklar işlerine ama oy kullanıyorlar. Ben bütün askeri dönemlerde başıma iş gelmiş bir adamım. İçeri de girdik, yasaklandık yani bir askeri idarenin ne kadar sakıncalı sonuçlar vereceğini çok iyi bilen biriyim. Ama burada da işin dozun kaçtı. Bugün girmek istediğimiz Avrupa ülkelerinde böyle bir şey yok, bazı ülkelerde(Almanya’da) muvazzaf askerlerin siyasi partilere girmesi bile mümkün. Yani asker elbette kendi yetkileri dışına çıkmadan çalışmalı ama düşünmesine, telefonda konuşmasına, karısıyla konuşmasına mani bir şey yok. Özel hayatında her istediğini yapabilir. Bunu da yapamaz, dinlemeler falan hakikaten bir korku imparatorluğu yaratılıyor.
Güngör Uras, “CHP’li solcu olarak bizim kuşaktan kala kala Altan Öymen kaldı benim de CHP’li solcu arkadaşlarla "vatan kurtarmaya" soyunmuşluğum vardır...”diye yazmıştı. Siz bugün ülke elden gidiyor kaygısı duyuyor musunuz?Vatan kurtarmaya soyunma isteği içinizde uyanıyor mu?
Ben demokrasi demokrasi olarak devam etsin istiyorum, kendi içinde kendi çaresini bulsun, herkes birbirine tahammül etsin, insan hak ve hürriyetlerinin gerekleri yerine getirilsin, tıpkı girmek istediğimiz Avrupa Birliğinin standartları neyse Türkiye de de olsun, buna yakın mesafe alındı, şimdi yeniden bu alanda bir geriye gidiş var, şimdi en basitinden genel hayata baktığınız zaman mizah bile ortadan kalktı, evvelden Türkiye, mizahta çok kuvvetli bir ülkeydi, mecmualar çıkar, karikatürler yayınlanır, mizahçılarımız vardı, Aziz Nesin başta olmak üzere daha bir çok şey Rıfat Ilgazlar…Şimdi gene var bir çok insan ama karikatür yapılması yasak, kedi karikatürü yapıldı diye dava açıldı.
Kitapta gördüm Adnan Menderes kılıktan kılığa sokulmuş karikatürlerde.
Ki kedi köpekler de var, az evvel bahsettik ya acemilik dönemine rağmen mümkündü bu. Şey yapılıyor mu, evvelden Levent Kırca, Uğur Yücel yapardı, siyasi liderlerin maskeleri yapılırdı. Tayyip Beyi yapıyor mu?
Yaptı evet, one minute olayını parodileştirmişti.
Evvelden hepsini yapardı o, Mesut Yılmaz’dan tut hepsini yapardı, demek ki sınırlı yapıyor ki, fazla akis yapmıyor. Ben de fark etmemişim yani. Gözle görülür şekilde azaldı, 6 senedir yoktu böyle şeyler, mizah azalıyor, kedi karikatürüne bile tahammül edilemiyor, yargının kendi işine geldiği şekilde olmasına çalışılıyor, bazı davaların üstüne savcı sıfatıyla gidiliyor, bazı davalara başkalarının da dokunulmasına tahammül edilemiyor, deniz feneriyle ilgili hiçbir haber yok ortada, böyle demokrasiyle bağdaşmayan çifte standartlı bir ülke olmamamız lazım. Böyle olmazsa bütün meselelerimiz zaman için hallolur.
“İLK KARŞILAŞMAMIZDA BENDE İYİ BİR İZLENİM BIRAKTI, TAYYİP ERDOĞAN”
Ben Tayyip Erdoğan ile ilgili yanılsamanız olup olmayacağını şu örneğe dayanarak sormak istiyorum: “İsmet Paşa başta olmak üzere muhalefete haksız hücumlarda bulunan, gericiliğe ödün veren, hırçın Menderes’in uzaktan görünüşüyle yakından nasıl bir izlenim verdiği arasında kalışınız var. Yani size,”Nasılsınız? diye sorduğu o zarif hali…”Tayyip Erdoğan’ı yakından gördüğünüzde bildiklerinizle arasında nasıl bir fark yakaladınız?
Ben kendisini evvelden tanıdım, ilk tanıdığım bir televizyon konuşmasında, biz belediye seçimlerine gidiyorduk ilk defa kazanmasından önce, bizi de beş altı gazeteci olarak koymuşlar oraya, biz de ona sorular sorduk, nispeten iyi bir izlenim bıraktı bende Tayyip Erdoğan, hatta çıkarken:”Maşallah iyi idare ettiniz”dedim. Birkaç açık gib şeyleri vardı ama soru sormak kısmet olmadı, bayağı iyi cevaplar verdi, sonra da rastlaştığımız oldu, kişisel olarak hiçbir şikayetim yok fakat onda da galiba ikili durum var, nasıl Menderes için iki Menderes var diyorlar, Tayyip Erdoğan da iki Tayyip Erdoğan var denir mi bilmiyorum ama rastlaştığınız zaman rahat konuşulabiliyor, bir iki IPI’in benim idare ettiğim bir toplantısında da ona soru sorduk yabancı gazetecilerle birlikte ve bazen de gayet kibar olduğu hadiseleri gördüm ama gurup toplantılarında, illerde yaptığı açık hava toplantılarında görüyorum; sesini yükseltiyor, son meclis toplantısında, şehitler gelsin diye bekliyorlar diye muhalefete hücum ediyor, böyle laflar söylenmez. Bir gel-git vaziyeti oluyor galiba. Bazen bizim kitabın başlığı olan öfke durumları ortaya çıkıyor.
“BİR TARAFTA AKRABAM, BİR TARAFTA PARTİ”
Şimdi meclis konuşmaları deyince….“’Hepimiz Ermeni’yiz’ sözü kuzeniniz Onur Öymen ile sizi bir tartışma noktasına taşımıştı. Peki hükümetin ’analar ağlamasın’ diyerek başlattığı demokratik açılımı "Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı?, Dersim isyanında analar ağlamadı mı?" diye sorarak körüklediği noktada da fikir ayrılığı yaşıyor musunuz?”
“Aslında bunu hep diyorum, Onur Öymen benim amcamınoğlu yani çocukluğumdan beri tanıdığım çok değerli bir hem diplomat hem de siyaset adamı. Ama zaman zaman sizin de belirttiğiniz gibi onunla değişik görüşlerimiz hep oldu. Bunu bana bir televizyon programında sordular, Onur da vardı orada, o telefonla katılıyordu, bir de benim kardeşimin oğlu vardı, Örsan Öymen, o da CHP’de görev aldı, parti meclis üyesiydi, üçümüzde de zaman zaman birimiz bir şey söylerken öbürümüz başka şeyler. Mehmet Ali Birand sormuştu, Manşet programında, “Nedir bu durum?”gibisinden. Ben de dedim ki bizim ailede demokrasi olduğunu gösterir bu, tartışıyoruz, benim amacım da zaten en az bizim aramızdaki demokrasinin siyasiler içinde de olması. Bu son hadise de o formülde, konuşmada bir talihsizlik var. Öyle algınlanmış ama kendisi de artık kaç defa hem özür diledi hem de açıklığa kavuşturmak için konuşmalar yaptı, buna rağmen bu CHP’nin zihniyetini gösteriyor, kastı oymuş gibi telakki edilmesi , bu işin çok uzatılması, şu sırada güncel kalması gereken bir çok meseleyi gölgeler hale geldi. Yani eleştirildi, çok eleştiriler çıktı, ama herhalde kastının bu olduğunu söylemek güç çünkü Cumhuriyet Halk Partisi Alevileri üzecek bir şey söylemekle işi olamaz. O partinin ben de her kademesinde bulundum, Genel Başkanlığını yaptım, aleviler zaten partinin sahiplerinden bir kısmıdır, Alevilerden çok üyemiz var Cumhuriyet Halk Partisinde. Alevilerin tüm sorunlarını çözmek için en fazla gayret sarf eden parti, Cumhuriyet Halk Partisidir. Böyle bir partiyi, böyle talihsiz durum yüzünden Alevilere karşı gibi gösterici şeylerde o kadar hakkaniyete uygun değildir bence. Mesela anlaşılıyor ki şuradan çıkıyor: 10 Kasım gününe getirdiler bu demokratik açılım toplantısını. O 10 Kasım gününe getirilir mi, getirilmez mi tartışması sırasında böyle bir talihsiz formülasyon, ifade oluyor. Ama Hitler resimler, tekrar tekrar onlar fazla devam etti, parti içinde tartışmalar başladı, herhalde parti içinde daha da tartışılacak. Ama bu vesile ile tüm Cumhuriyet Halk Partisine hücum haline geçilmesi asıl üzerinde durulması gereken konulara olan dikkati azaltıyor, Kürt açılımı diyorsanız Kürt açılımı. İktidar partisinin bu Kürt açılımı dolayısıyla diğer partilerle diyaloga geçilmesini istiyorlardı, onlar öyle istiyorlardı, şimdi diyalogdan gitgide uzaklaşılır oldu, yine bir öfke hali içinde, asıl amaçtan herkes sapmış oldu, iktidar partisi başta olmak üzere. Neyse, bu bir talihsizlik, benim için de en güç konulardan bir tanesi, bir tarafta akrabam, bir tarafta parti.

“MECLİSTEKİ GÖRÜŞMELERİN ALT YAPISI YOKTU”
İki taraftın ortasında kalmak gerçekten güç….PKK konusunu da Öfkeli Yıllar ile özdeşleştireceğim…. Öfkeli Yıllar’da, “Krallıklarla idare edilen ülkelerin hedefinde yalnızca İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci ülkeler değil kendi krallıkları da vardı”diye bir sözünüz vardı. Peki belki de kendi krallığında gözü olan PKK’nın kendi kendini çökertmesini mi beklemeliyiz?
Genellikle Kürt meselesi denilen şeyde şuradan gitmek lazım. Kürt sorunu diye bir sorun olduğunda bütün siyasi partiler ittifak halinde, evvelden vardı;”Kürtler de Türk’tür”diye nazara eden bile vardı, devlet başkanları bile konferanslarında söylerlerdi. Burada anlaşıldı, bir sorun olduğuna göre sorunun çözülmesi lazım. Kendi aralarında bir diyalogla ortaya düşünce koyup, somutlaştırarak çözüm aramalı. CHP’nin 89 ve 99’da yapmış olduğu çalışmalar vardır hem de CHP’nin o dönemdeki programı da bu Kürt sorununa çözüm bulunması için gayreti vardır. Bütün partiler bunu iyi kötü kabul ettiğine göre bu bir kavga sebebi olmaktan çıkartılmalıdır. Meclisteki görüşmeler de uzlaşma zemini bulunsun diye hazırlandı ama bir kavganın artması gibi bir yola girdi çünkü daha önce alt yapısı yapılmamıştı bunun. 2007 seçimlerinden sonra 2-2,5 sene boş yere geçti, halbuki o seçimler bir başlangıç olabilirdi, bu DTP açısından da öyle, DTP ilk defa girmişti meclise, orada yüksek oy alan partilerinden biriydi, ama birbirleriyle temas bile etmediler daha doğrusu AKP onlarla görüşmeyi reddetti, öteki partilerde diyalog zaten yoktu, bir diyalogsuzluk ortamında bugüne gelindi
“PARTİLİLER KENDİ ARALARINDA BİR ATEŞKES YAPMALIDIRLAR”
Sizce ne yaparlarsa diyaloğu sağlayabilirler, Yani dağdan inenleri kabul etmeyecekler, doğuda istihdam alanı yaratmayacaklar, Kürt liderlerle diyaloga geçmeyecekler…
Önce sizinle benim gibi oturup konuşmaları lazım. Baykal’ın da bunu kabul etmemesi yanlış. Daha önce Tayyip Erdoğan’ın bu konuya gerektiği gibi yaklaşmaması da yanlış. Yani başında da İç işleri Bakanını gönderdi, kendisi insiyatifi ele alsa ki daha görüşmeleri var zaten Baykal’la, onları bu defa yapmadı, öyle bir hale getirdi ki Erdoğan bunu, sanki siyasi açıdan kullanmak istiyor. Ve muhalefet partilerini güneydoğuda açmaza almak istiyor, kendisini ‘Ben bütün illere giden partiyim” dediği, hakikaten öyle, güneydoğu illerinde bir tek bu var, öteki partilerin (DTP Hariç) milletvekili yok, şimdi orada DTP’nin oyunu azaltıp kendi oyunu daha da arttırmak istiyor, öyle de bir hal içine girdi, yoksa yapıcı bir şekilde uğraştığı zaman mutlaka partilerle görüşme zeminini hazırlamak için yapacağı şeyler vardı, bunların hiçbir tanesini yapmadı, öteki partiler de bu açıdan eleştirilebilir, onlar da görüşmemeyi bir politika haline getirdiler, Yani hiç olmazsa bütün bu tecrübelerden sonra bir nefes alıp, bir mütareke, bir ateşkes yapmalılar kendi aralarında ve bir kere daha denemeliler bu işi, liderler görüşemiyorsa, temsilciler tayin etmeliler, onlar bir araya gelsinler, yoksa tek başına ben yaparım dediğin zaman kamplaşma, kutuplaşma artacak. En azından toplumun büyük kesiminde konsensüs sağlaması lazım bu da partilerle olur.
“TÜRKİYE’NİN ATATÜRK DİYE BİR REALİTESİ OLDUĞUNU DA UNUTMAMAK LAZIM.”
Tayyip Erdoğan itilafa açık biri ama bazen itilafını kabul edemediğimiz biri var ki o da Atatürk. Bir kitap fuarında, anılarda siyaset konulu söyleşide, Atatürk’ü yakından gördüğünüzde yaşadığınız şaşkınlıktan bahsetmiştiniz. Ve eklemiştiniz:”Onun büyüklüğü boyunda posunda değil, yaptıklarındaymış” Atatürk’ün yaptıklarında kusur aramayı ihanetten mi sayarsınız?Atatürk’e karşı devrimi nasıl yorumlarsınız?
Atatürk tek parti döneminde eleştirilmiyordu ama çok partili hayata geçildikten sonra eleştirilmeye başlandı, hatta bu eleştiriler bayağı tepkiler yarattı Atatürk’ü sevenler üzerinde, Demokrat Parti zamanında bir kanun çıktı, Atatürk’e hakaret edilmesini cezalandıran bir kanundu bu. Ama gene bu kanun sınırlı kaldı, fazla da tatbik edilmedi. Şimdi her şey yazılabiliyor belirli gazetelerde. Az bulunuyorsa eleştiri, onu diyen kimse başka eleştiriler de yapsın, buna kimsenin diyeceği bir şey yok, Şu var, Atatürk’ü seven insanlar da var, onun yaptıklarının önemini düşünenler de var, ben kendi hesabıma gençliğimde Atatürk daha da fazla eleştirilebilir derdim. Şimdi de hala eleştirilebilir diyorum ama şimdi o zamandan çok daha iyi görüyorum ki Atatürk’ün varlığı, var olması, Milli Mücadeleyi yapması, devrimleri yapması Türkiye için büyük bir şanstır. Arkadaşlarıyla birlikte gelip yaptıkları olmasaydı onun Türkiye bugünkü yerinden çok daha geride olurdu. O zamanın şartları; eğitim açısından, ekonomik açıdan belli. Bizim eyaletlerimiz olan memleketleri gözünüzün önüne getirin, o ülkeler gibi Avrupa Birliğine katılımcı üye haline gelmişsin, bölgende büyük bir güçsün, herkes sana bakıyor, çağdaşlaşma açısından büyük mesafe almışsın, bir çok açılardan senin insanların dünyada başarılı oluyor, Antalya vs uluslar arası turizmin merkezi haline gelmiş…Bütün bunlar yoktu düşünülemezdi bile, yaşım gereği geçmişle mukayese yaparak söylüyorum, Atatürk döneminde müthiş hamleler yapmış Türkiye. Onun değerini anlayan insanlar da az değil bu ülkede. Gazetelerde 10 Kasım’da resimlerini koyuyorlar deniyor, okurlar öyle istiyor, Atatürk’ün saygıyla anılmasını isteyen pek çok gazete okuru da var Türkiye’de. Anıtkabir’e gidenlere bakın, sayıları giderek artıyor, bu da bir vaka. Atatürk’ü eleştirmek isteyen eleştiriyor, ama niye az eleştiriyor? Bu biraz da arz talep meselesi, gazeteler niye10 kasım da resimlerini giriyor, okur istemese bunu yapamazlar, okur da istiyor. Türkiye’nin Atatürk diye bir realitesi olduğunu da unutmamak lazım.

Dilimizin kemiksizliğinden, öfkesini dizginleyemeyenlere, öfkesini kontrol altına alabilecek bir ülke haline gelebilecek miyiz?
Gelmesi lazım, böyle bir şey gerçekleşirse Türkiye uçar gider, bu hızla, bu kalkınma potansiyeli ile çok daha ileri noktalara gelebilir. İnsanlar çok daha güler yüzlü noktalara gelebilir, hayat çok daha tatlı olabilir. Bu öfke sana boş yere ve kabus gibi vakit geçiren bir şeydir. Öfkeden mümkün olduğu kadar kurtulmak lazım, tamamen olmasa bile.