ROMA, 03/09(BYE)--- La Repubblica gazetesinin haftalık magazin dergisi Il Venerdi di Reppubblica'nın 3 Eylül 2010 tarihli sayısında, Marco Ansaldo imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı haberin çevirisi şöyledir:
--Büyük İslami Ülkenin Ordusu, Otuz Yıldır Kendisini Uzun Bir Dizi Darbenin Başrolüne Getirdi Ancak Devletin Laikliğinin Teminatını Verdi. Şimdi Bir Oylama Her Şeyi Yeniden Tartışmaya Açıyor. Ancak Aşırı Tutuculuğa Kapıları Açma Riskiyle Birlikte--
Kılıçların sesi geri planda hâlâ duyuluyor. Türkiye'de bu sesi duymamak nerdeyse imkânsız. Türklerinki gibi antrenmanlı kulaklar, bu sesin en ufak işaretini yakalamayı bilir. Ancak bu sefer, gümbürdeyen tonlara rağmen silahlar yerinde kalabilir; belki de bir gün paslanmak üzere, bir kılıfın içerisinde. Rastgele seçilmiş bir tarih değil, 1980 devlet darbesinin otuzuncu yıl dönümü olan 12 Eylül pazar günü, o darbenin izinde generaller tarafından yazılmış 1982 Anayasası'nı tavan arasına kaldırıp kaldırmamayı bir referandum aracılığıyla seçmek üzere ülke oy kullanmaya çağrılıyor. Silahlı Kuvvetler ise vatandaşların çoğunluğu tarafından dile getirilecek "evet" seçeneğinin, burada eskiden beri sahip olduğu sınırsız gücü elinden alması şeklindeki ihtimal karşısında sallanıyor.
Kontrol levyelerinden pek çoğunu askerlere veren kuralları yerinden sökmeye çalışan, aynı zamanda askerlerin en çetin muhalifi. Merkez sağda yer alan ve ılımlı İslami yönelime sahip Adalet ve Kalkınma Partisinin başı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen yıllar süresince bir dizi yeni darbe girişimini geri çevirdikten sonra, gelecek için belirleyici özellik taşıyacak o çağrışımlarla dolu tarihte oylama yaparak nihayet onları köşeye sıkıştırmayı başardı.
Çağdaş Türkiye'nin Atası Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve milliyetçilerinden özellikle destek gören askerler "hayır" için büyük baskı yapıyorlar. Dinî görüşünü saklamayan bir hükûmetin ülkeyi gittikçe daha fazla İslami ve daha az Batılı, İran modeli bir eğilime doğru itmesinden korkuyorlar. Bu bağlamda, ambargo altında ve Hamas'ın elinde bulunan Gazze Şeridi'ne yardım götürmek isteyen aktivistlerle tıka basa dolu Mavi Marmara adlı Türk gemisine karşı İsrail'in 31 Mayıs tarihinde giriştiği kanlı baskın vakası anlam taşıyor. Pek çok gözlemciye göre, Ankara'nın jeo-politik eksenini kaydırmak ve bu ülkeyi Avrupa'ya girme perspektifinden uzaklaştırmak suretiyle Türkiye'nin Müslüman dünyasına daha fazla yakınlaşmasına işaret eden bir gelişme.
Atatürk'ün resim ve heykellerle temsil edilen figürü bugün tüm ülkede, iş yerlerinde ve meydanlarda sağlam şekilde direniyor. Ancak milliyetçi sembollerin aşamalı şekilde yıpranmasının günün birinde bu büyük devlet adamı ve generalin siyasi mirasını da tartışmaya açması ihtimal dışı bırakılamaz. Nitekim Erdoğan gizemli bir şekilde şu uyarıda bulunuyor: "Bu, kapsamlı bir değişime bir kapının açılımıdır; sadece birinci adımdır." Eğer sonuç itibarıyla "evet"ler üstün gelecek olursa adli reformlar ve kurumlar arası dengelerin düzeninde çok şey değişmeye aday. Örneğin Anayasa Mahkemesini ele alırsak; üyelerinin sayısı 17'ye çıkartılacak ve görev süreleri 12 yıl olacak. Ayrıca Yüksek Öğretim Kurulu, yüksek düzey idari memurlar ve en önemli avukatlar arasından seçilecek. Ayrıca geçmişte pek çok kez olduğu gibi, partileri kapatmak daha zor olacak.
Düne dek bu mesele sadece Anayasa Mahkemesinin üzerine düşüyordu. Şimdi siyasi bir oluşum sadece terör ve şiddet eylemleriyle suçlanması durumunda kapatılabilecek. Ayrıca bir kapatılma prosedürünün başlatılması işlemi, Parlamentonun ihtiyati onayını almak zorunda olacak; bu noktada bu onayın elde edilmesi çok güç olacak. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun şu an 7 olan sayısı 22'ye çıkarılacak.
Askerî adalete ilişkin olarak ise mahkemelerinin görev alanı sadece orduya ilişkin meselelerle sınırlandırılacak. Devlet güvenliği ve anayasal düzene ilişkin davalar sadece sivil adaletin görevi olacak. Silahlı Kuvvetlerle ilgisi olmayan hiçbir şahıs, savaş anı dışında askerî mahkemelerce aranıp yargılanamayacak. Yüksek Askerî Şura kararlarına temyiz etme imkânı da kabul edilecek. Ayrıca söz konusu reformlar, 1980 darbesinden sonra oluşan Millî Güvenlik Kurulu üyelerini yargılamayı engelleyen bir maddeyi de iptal edecekler. Teknik bir görüş açısından bakıldığında, hükûmet darbesi yapmakla suçlanan birisini mahkeme karşısına götürmeye yönelik bir uygulama söz konusu. O darbenin başrol oyuncusu, bugün 93 yaşındaki General Kenan Evren de bir mahkeme karşısına çıkarılma durumunda hayatına son vermeye hazır olduğunu söylüyor: "Eğer Türk halkı benim hakkımda bir dava yapılması yolunda karar verirse intihar edebilirim çünkü bu utançla yaşayamam."
35 bini son derece yüksek bir irfan seviyesine sahip subaydan olaşan yaklaşık altı yüz bin askerden güç alan ve ABD'den sonra NATO'nun ikinci büyük ordusu kabul edilen Türk ordusu, Cumhuriyet kurumlarında hayati bir organizmanın içerisinde baskın durumda: Millî Güvenlik Kurulu. Benzersiz özelliklere sahip bu kurumda, hükûmetin en önemli beş bakanının karşısında aynı sayıda general oturuyor (Genelkurmay Başkanı, Yardımcısı, Hava, Deniz ve Kara Kuvvetleri Komutanları) ve hükûmet başkanı ile Dışişleri, İçişleri, Savunma ve Ekonomi Bakanlıkları sorumlularına tavsiyelerde bulunarak siyasi tercihleri kayda değer şekilde yönlendirme kapasitesine sahip.
Türk Silahlı Kuvvetleri, hiç bir Batı demokrasisinde düşünülemeyecek güç, ayrıcalık ve haklara sahip. Savunma Bakanına değil, doğrudan doğruya Başbakana cevap veriyorlar. Bütçe yasası Parlamentoda tartışılmadan ve sivil taraftan hiç bir denetleme yapılmadan, bütçenin yüzde 9'unu kendilerine ayırıyorlar. Silah ihtiyacını, ekseriyetle kendi kontrolleri altındaki şirketlere havale ederek yönetiyorlar.
1961'de doğan (27 Mayıs 1960'daki birinci darbeden sonra) ve tam anlamıyla bir holdinge (sadece birkaç sektörü anmak gerekirse gıda, sigorta, otomobil, metalürji ve emlak alanlarında 6 milyar avroluk bir iş hacmiyle yer alıyor) dönüşen OYAK'ın oluşturduğu otonom bir mali güce sahip olan askerler, çok sayıda okul ve hastane inşa etmiş olmalarında dolayı da ayrıca geniş bir ulusal konsensüse sahip. Bugün hala halk arasında gerçekleştirilen tüm anketler (şüpheler, korkular ve siyasi tercihlere rağmen), ülkenin evrensel seviyede en saygı duyulan kurumu olarak orduyu ödüllendiriyor.
Ancak Washington Hudson Enstitüsünde Türkiye ile ilgili meselelerden sorumlu ve araştırmacı Zeyno Baran gibi bazı gözlemcilere göre askerlerin aşırı güç sahibi olmalarının sorumluluğu, asker sınıfıyla fazla itaatkâr olan bizzat Türklere ait. Baran şöyle söylüyor: "İnsanlar seküler sistemin demokratik süreç tarafından korunmasını güven altına almaktansa yanlış bir şey olacak olursa nasıl olsa generaller durumu düzeltir diye düşünerek çoğu zaman sorumsuz şekilde oy verdi."
Ankara'da başarılı olan hükûmet darbesi sayısı dört oldu: 1960, 1971, 1980 ve "beyaz darbe" denilen ve Başbakan Erdoğan'ın siyasi babası (daha sonra daha ılımlı bir yöne doğru ondan ayrıldı) Başbakan Necmettin Erbakan'ın köktenci İslamcılarına karşı zırhlı araçları başkentin banliyösünden geçirmek suretiyle kan dökülmeden başarıyla uygulanan 1997 darbesi.
Kısa süre içerisinde hükûmet dağıldı. Daha sonra 2007'de, kendi internet siteleri aracılığıyla ulusa gönderilen bir mesajla, Erdoğan'ın yardımcısı Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığına atanmasını durdurmak amacıyla gerçekleştirilen ve basının adlandırdığı gibi internet yoluyla darbe, "cyber-coup" yaşandı. Bir uyarı. Ülkeyi her hâlükârda seçime götüren bu girişim sonuç itibarıyla başarısızlıkla sonuçlandı ve Gül Cumhurbaşkanı oldu. Önümüzdeki referandumla, hükûmet ve askerler gerçekten kati bir düelloda bir kez daha çarpışmaya hazır.