Her şey gözlerinle, sözlerinin, hiç yol gitmeyen yüzümde gezinmesiyle başladı. Sen çalıştığım yerde, kimsenin el süremediği bir heykelin camekandan, tek yöne bakan haşin erkeğiydin. “Ben dedim ki: Bu iddia benimdir ki, o çehre bir tek benim üzerine döktüğüm karamelle tatlılaşır. Ve size söz veriyorum, o gülecek, hem de o gülüş, bir bal kabağının, ayvanın sapında oluşan oyuk kadar içine çekecek sizi!”
Kısa paslar, çaktırmadan yapılan kurlar ve kaçamak bakışlar, bizi ayrı servis noktalarına bıraksa da, bir gün aynı evin kapısını aralayan bir çift olmaya ne kadar yakın olduğumuz hissediliyordu…
İş çıkışı, hafta sonu derken, tamire televizyonun arka kapağını açarak başlayan tamirci gibi bir sürü bağlantı arasında kalmıştım. Ya hayata çok emin adımlarla yaklaşacak ve onunla evlenecektim ya da büzüşerek saklandığım gardıroptan onun “korkma” demesiyle çıkacaktım. Annesiyle tanıştım, ona giderken, Atatürk’ün annesi Zübeyde hanımı görüyormuşum, Fatıma anamızın elini öpecekmişim gibi hissettim, giyinip kuşansam, çok süslü kız diyeceğini, hanım hanımcık olsam, kucağına oturup onu severek, sevgisini istemeyeceğimi düşündüm. Sanki duvarın boyasına fırça kılları bulaşmıştı. Ve ilk bakışta, duvara çizdiğim çizgi kahramanlar görünmüyordu. Bir dahaki bakışımda bu kahramanların yerlerini değiştiren bir hareket gözlemledim. Duvarım, benim yapmak istediğim hiçbir şeyi üzerine kabul etmiyordu. Tıpkı, onunla bir telefon görüşmemiz sonrası yıkılmayı kabul etmediği gibi. Telefonda ondan duyduğum söz, sanki; kantarın ucuna asla kaldıramayacağım bir yükü bırakmıştı, sanki; pamuğun beyazını, ispirtoya batırmıştı, sanki; tahta kapıya, çelik sürgü takmıştı, sanki; bir tabut gibi ona gelen bacaklarım kesilmiş, kollarımsa başkasının tutması için kalmıştı, sanki; uzun bir kalemin arkasına konan küçük silgiye yapacağı çok şeyin olduğunun öğretilmesi gibi, sanki; yeni ekilen bir mahsulün, çiğnenerek, toprağa cenazesinin teslim edilmesi gibi, sanki; bir kuştan uçmak kadar ötmek yeteneğinin alınması gibi, sanki; ekmek hamurunun, mayalanıp taştığı tekne gibi, sanki; çatlak ve buruşuk ellerin birbirini ovamaması gibi, sanki; mareşal rütbeli bir askerin yurdunu terk etmesi gibiydi. Onu benden alan bu söz üzerine, infaz halkası sicimin kafama geçirilmesi gibi, bir yol alacaktı nikah yüzüğü. Başkasına “evet” diyecektim, gözümü kırpmadan. Çünkü o gözü bir daha açma şansım olmayabilecekti. Ya yaşamın aşktan ibaret olmadığı bir gerçekle, üzerimdeki abayı, yangının üstüne atacaktım, ya bir anda böceğe dönüşen hayallerimi kaçacak yer bırakmadan, kavanozda, uzun yıllar teste tabi tutacaktım ya da at arabasındaki tekerler gibi hayatımı yürüten şeyi kendimde değil, başkasında arayacaktım. Ben üçüncü şıkkı seçtim. Başkasıyla evlendim.
Yıllar sonra ilk sözlümü, İstanbul trafiğinde gördüm. Ben otobüsün içinde, o otomobilinde. Hemen iniyorum ama nafile, İstanbul götürüyor onu şimdiki hayatına, gözlerimin önünde…Buz tutmuş nehrin üzerindeyken, termostaki sıcak suyu, ayaklarımın dibine döküyormuş gibiydim. Ya bu sonsuzlukta o vardı, yada ben artık onun olmadığı bir yere doğru hızla ilerliyordum.
Ve ve ve….Bir internet programı bizi bir araya getirdi. Söylenmek istenen şey: “Bir daha ayrılmamaktı tabi ki.” Peki söylenen neydi?
Aşkın iki mertebesi vardır; Biri mecâzi, biri hakiki.
En azından bizden geçti, Endişe-i istikbal hissi
Sevdiğini senden alan hayatın en büyük gerçeği,
Aslında kıyametine meczub olan dünyanınki….