İmamhatip duası...
Bir dua geçiyor içimden, tarafsız ve mevzunun özünü konuşmak niyetiyle:
“Keşke imamlar imamlığını bileydi de kulaklardan kayıp yüreğinin tellerini titreteydi milletin, keşke hatipler hatipliğini konuşturaydı da zihinlere derin, anlamlı çentikler ataydı ve keşke cahiller cahilliğini anlayaydı da can ruhuyla bunları dinleyip, düşünüp, değerlendireydi, kestirip atmadan yahut korkup kaçmadan!..”
Şimdi için; maalesef mi demeli, eyvah mı çığırmalı yoksa yazıklanmalı mı oflaya, poflaya bilemedim!.. Belki biri az, belki hepsi...
Elinizdeki taş eğer duvarınızdaki boşluğu kapamıyorsa; ya bir an evvel kurtulmalısınız o taştan başka formlar bulma ümidiyle yahut duvarı doldurmanın farklı yollarını düşünmelisiniz ivediyetle...
El hak; daha fazla açılmadan duvarınızın gediği!..
Ve oyuk çatlatmadan yavaş yavaş da olsa, koca inşaatı üzerine yıktığınız en temel duvarınızı...
Acı ki; sözümona toplum müteahhitleri, ellerinde bir karınca yuvası başını dahi kapayamayacak şifalarla dolanıyorlar, bırakın en temel duvarın koca gediğini...
Üstelik harçsız!.. Heyhat!.. Bu ne cehalet Yarab!..
Bendenize göre imamhatip ve -lik; bir fikir olarak aranıp bulunuşundaki acelecilik, acemilik ve hamasilik kurbanıdır... Oysa öyle ihtiyacı var ki, koca memleketimin...
Oy pusulası için yapılmış, tarihin en kötü ve art niyetli yatırımıdır... Oysa öyle layıkıyla hakeder ve yaşatırdı ki büyük milletim...
Arka bahçecilerin demeçlerinde, bazen idam edilmiş, bazen keskin kılıç bilinmiş, bazen duygu hırsızı olarak kullanılmış gariban bir ucubedir... Oysa öyle edepli, güzel bir kız, öyle yakışıklı, terbiyeli bir delikanlı, öyle parlayan, ışık saçan aydınlık bir güneş olurdu ki, nurlu vatanım üzerinde...
Anlatamadık kimseye, söyledik dinletemedik...
Mübarekler dedik, ihvanlar diye seslendik kürsülerden, etmeyin eylemeyin efendiler, hocalar diye bağırdık yettiği kadar haçaremizin gücü, kınamalarına rağmen bağıra çağıra:
“Efendiler, gelin kandırmayalım birbirimizi... Hepimiz biliriz ki; imam hatipli erkekler de masturbasyon yapar... Kızlar da dantelli sütyenler giyer... Hepsi tuvaletlerde sigara da içer pofur pofur... Birbirlerine pis pis fıkralar da anlatırlar çoğu zaman... O zaman bırakın karışsın bu çocuklar hayatın tam ortasına... Girip, çıksınlar insan içine, kitapları hep aynı yazarınkiler olmasın, seyrettikleri, dinledikleri aynı tondan vurmasın hep... Renkli renkli giyinsinler ne olur... Kokuları binbir çeşit olsa, - kiminin Paris’ten, kiminin sokak arasından - ne çıkar... Öyle ya, dağda ermek kolay!.. Yok kimse, ses yok, görüntü yok, yalnızlık her zaman aydınlık getirmez ki insana efendiler... O karanlık haliyle, rengarenk şehre inipte ne olacak sanki... Ya iyice kapanacak içine, ya kaçacak korkup yine karanlıklara, ya kesecek birini düşecek mapuslara Allah adına, ya da bir kadının ayakkabısını boyarken bozacak abdestini... Dünya nimetlerini keşfettikçe; hatipler lallaşacak, ihvanlar!.. Bazılarının dili şeytan kazanlarında yeniden pişecek, yapmayın!.. İmamlar, kendi kendilerine sık sık nikah kıyacak, köşe bucak zamparalık yapacak belki!.. Meşrudan, gayriye sapacak bazı hacılar, unutup verdijkleri sözleri... İlim, irfan, hidayet, erdem işleme ve yayma sıfatıyla hücre evleri, fuhuş yuvaları, dolandırıcı odaları kuracak, sömürecek cahil cühelayı... Tevbe, onlar bizden değildir tabii... Ne hatiptirler, ne imam!.. Müslümanlığı tartışılır ha keza!.. Ama bizden sayacaklar, kardeşlerim!.. Bizi de yakacaklar!..’ dedik, dinletemedik... Söyledik, anlatamadık...
İçim acıyor şimdi, benim gibi imam hatipli yahut değil binlercesinde olduğu gibi...
Acımı belli etmemek için kapanıp, ağlıyorum odamda günlerce...
Sanki benmişim gibi sebebi, en azından sebeplerinden biri...
Ama son bir nefesle şunları söylemeliyim tekrar ve tekrar:
“İmam hatipler ve imam hatipliler taşlanacak duvarlar değildir ey insanlar!.. Ağlanacak duvarlar olmalıdır bu millet için... Keşke imamlar imamlığını bileydi de kulaklardan kayıp yüreğinin tellerini titreteydi milletin, keşke hatipler hatipliğini konuşturaydı da zihinlere derin, anlamlı çentikler ataydı ve keşke cahiller cahilliğini anlayaydı da can ruhuyla bunları dinleyip, düşünüp, değerlendireydi, kestirip atmadan yahut korkup kaçmadan!..”