Bisikletimin üzerindeyim. Trafik akışının olduğu bir yolda. Bir kamyon alır mı altına beni derken, zaten kalbimin durmuş olduğunu fark ediyorum. Frene basamadan bırakıyorum kendimi yere. Bisiklete bakıyorum, çok uzağımda yan yatmış, kurbanlık hayvan gibi. Bana doğru gelmesi şansı yok ve duran kalbimin çalışması….
Rüzgarlar kopuyor olduğu yerden ve yüreğime giriyor. Bir yanık kağıt gibi her havalandığımda bir parçamı yitirerek bitiriyorum hayalimi.
Hani yüzün, denizdeki su gibi üst üste gelirken katlanıyordu ya, işte ben o küçük dalgaların üzerine kapanırken içine aldığı hava gibi su oluyordum seninle birlikte.
Yağ tenekesinin kapaklı ağzından değil de, köşesinden açılan minicik delikten süzüldüğüm gibi, geceye yıldız baskısı yapan gözlerinin ucundan ellerimi bırakarak kaydığım gibi, sancılı bir sabaha merhaba diyen bebek gibi, atın kuyruğundan keman için çekilen kıl gibi, salavat getirdiğim her anın duası gibi olmalı mıydım seninle?
Amcasının oğluydu. Herkes onları kardeş sanar iken onlar kayboluyordu gözlerden. Aynı odada kalmalarına imkan tanıdılar diye asla kötüye kullanmadılar durumlarını. Ellerini tutmandan daha öteye gitmek, bekaret çarşafının boyunlarına dolanması idi onlar için. Birisi kanepede, diğeri yer yatağında. Elleri aralarında sicim gibi, ikisini de bağlamıştı karaya…Seslerini duyuyordu kızın kardeşi konuşurlarken. Biri Havam, diğeri Hüseyinim diyordu birbirine. Sevdalarını ailelerine açacak olursa, bu kadar kardeş muamelesi görmeyecekleri muhakkaktı. Hatta belki ikisinden biri yatılı okula, diğeri de çalışması için köye gönderilecekti. Yıllar sonra artık boyları anne ve babalarını bulduğunda, zamanın gebeliğine gün saydıklarını anladılar. Asker yolcusuydu Hüseyin. Hala ailesi bilmiyordu sevdiği kızın, amcasının kızı Havva olduğunu. Hatta izdivaçları için örtüsü milim kaymayan tahta sedirlerin üzerinde, ayaklarını yukarıda toplamış, bıyıklı, tesbihli babaları için uygun adayların istişareleri tamamlanmıştı. Hüseyin’e, mahallede genel kurmay gibi karşılanan polis memurunun kızı, Havaya da, o da ne? Diğer amcasının, çöplüklerde oynamayı ve yatağı ıslattığı için hiç sevmediği oğlu Şöhret layık görülmüştü. Hüseyin, asker dönüşü herkese, boynu bükük Meryem’inin Havva olduğunu, Hava da sevdiceğine Hüseyin adını verdiğini açıklayacaktı. Havanın babası çok gaddardı. Kalemini cebinden çıkarttığında Havva kılıç sanır, Sofrada kaşığını tepsiye bıraktığında, bir ikincisinin alüminyumdaki yansımasını babasının koruması gibi algılardı. Ona aşktan, tutkudan bahsetmesi imkansızdı. Hüseyin askere gitmeden elini çabuk tutar, onu kaçırırsa yada korkularının postunu duvara asabilirse kavuşmaları mümkündü. Hüseyin, askerliğin kendisine daha sağlam bir yürek kazandıracağına inandığı için Havasını, dönüşüne sakladı. Fakat Havva, ateşte mi, onun kaynattığı su da mı yanacaktı bilmiyordu ama yanmak kaçınılmazdı. Babası daha güvenilir, elimize “baba”diye eğilmezse”amca”diye eğilir dediği yiğenine kızını verdi. Sözünü kesti. Hüseyin haberi almıştı ama birkaç tane taşla yerinde duran çatıyı, evin üzerine döşeyemeden uçurmuştu. Artık askerden izine döndüğünde Havasının düğününde, kafayı çekip, salonu boşaltacak birkaç el ateş için, birliğinden mermi çalmanın zamanı gelmişti. Fakat olmadı. Onu istemeye varmayan gücünü, silaha yem yapamazdı. O gidiyordu. Kendisine “kardeşsiniz siz” denilir diye gizlediği bütün duygularını, kardeş görülmeyen diğer kuzenine, kanlı bir gelincik ile teslim etti.
İşte bu aşk, annemin aşkıydı benim. Annemin gençlik ve yaşı olmayan aşkı.
Bundan mıdır? Duran kalbimin ırsi hastalığı?
hulyaokur06@gmail.com