İŞSİZ İNSANDAN VEBALI GİBİ KAÇILIR
Meslek hayatı boyunca birkaç kez işsiz kalmak gazetecinin kaderidir. En uyumlu ve en istikrarlı olanından, en geçimsizine kadar işsizliğin acı gerçeğini yaşamamış gazeteci yoktur. İki gazeteci tipi sık sık işsiz kalır: Çok iyi gazeteciler ve çok kötü gazeteciler. İyi gazeteci işsiz kalır; çünkü kendine güveni fazladır. Bu özelliği zaman içerisinde hem mesai arkadaşları, hem de yöneticiler ile çeşitli sorunlar doğurmaya başlar. Kurumunda veya piyasada fazla sivrilip de kendisini ayakta tutacak güçlü dayanaklara da sahip olmayan bir gazetecinin kaçınılmaz sonu işsizliktir. Bu tipleri herkes çirkin ördek yavrusu gibi gagalar.
Etliye sütlüye karışmamak, fazla iddialı olmamak, gözden ırak durmak, kısaca ‘efendi olmak” gibi özellikler de kriz dönemlerinin ‘yangında ilk feda edilecek’
Gazeteciler içersinde yer almanız için yeterli nedendir. Bu tiplerin performansından yöneticiler zaten öteden beri memnun değillerdir de ‘hadi ekmeği ile oynamayalım’ düşüncesi ile bir türlü yol vermemektedirler. Ama kriz dönmelerinde beklenen fırsat ele geçer ve hayatını bu ikinci tarz içinde sürdürüp giden arkadaşlarımız da kendilerini kapı önünde bulurlar.
İşsiz kalmanın ilk şoku kötüdür. Posta koyarak, sizi işinizden edenlere hayatı dar ederek gitmek ile sessiz sedasız, el sıkışarak gitmek arasında bocalarsınız. Birincisini yaparsanız adınız kavgacıya, ikinci yola müracaat ederseniz, hakkınızı aramaktan aciz, pısırık tipe çıkar. Kırgınlık, kızgınlık, öfke, utanma zaman zaman da kin duygularına kapılırsınız. En ağır şey, eşyalarınızı toplarken, sizi pek sevmeyenlerin gözlerinde yanıp sönen sevinç pırıltısını görmektir. Sizi sevenlerin yapabileceği bir şey yoktur. ‘Ara bizi yaa. Bak, gelmemezlik etme ha! Burası senin.’ Şeklinde veya ‘senin gibi gazeteci işsiz mi kalacak koçum! Her işte bir hayır vardır.’ Şeklinde basmakalıp ve zorlamalı yaklaşımlar göstermekten öteye gidemezler. Bir de ‘vallahi kurtuldun buradan kardeş. Fırsat bulur bulmaz ben de kaçacağım’ cılar vardır ki en tatsızı bu sınıfta yer alanlardır. Bir yere kaçacakları yoktur. Kovsalar gitmezler. Durumunuzdan sadist bir zevk duyanlar da bu üçüncü türe ait olanlardır. Başınız önünüzde kara kara düşündüğünüze bakıp, ‘iyi ki bir işim var. Allah kimsenin başına vermesin’ diye şükrederler.
İlk günler strateji arayışı içerisinde geçer. Önünüzdeki kahredici belirsizlikten çok, her sabah saat 07.30’da evden çıktığınızı görmeye alışmış apartman görevlisine, pazar günleri çalışmadığınızı yıllardır bilen büfeciye, kirayı her ay büroya gelip elden alan ev sahibine durumu nasıl izah edeceğinizi düşünürsünüz. Ailenize ve piyasa dışındaki arkadaşlarınıza ‘atıldığınızı’ hemen söyleyemezsiniz. Bir süre sabah ayni saatte evden çıkarak durumuzu ‘çaktırmamaya’ çalışırsınız. Sabahın köründe parkta, bahçede, kahvede oturmanın, zamanı bir türlü geçirememenin zorluğunu bir haftada anlarsınız.
Sonra kendinizi aylarca görmediğiniz arkadaşlarınızın iş yerini ‘düzenli olarak’ ziyaret ederken bulursunuz. İşsiz kaldığınızı bir süre sonra ya siz söylersiniz ya da onlar anlar. Sizi idare ederler. Her gittiğinizde ‘Oooo! Gel gel, biz de tam seni konuşuyorduk.’ diye kendinizi yabancı hissettirmeyici yaklaşımlar gösterirsiniz. İşsizlikte en vefalı dostlar, bu tür ‘basın piyasasının dışında’ olan arkadaşlardır. Genellikle kitapçı, avukat veya reklâmcı olurlar. Onlar ne kadar fedakâr ve samimi olurlarsa olsunlar, bir süre sonra sizde marazi alınganlık baş gösterir. ‘Benim 5 dakikalık bir işim var. Sen otur gazetelere bak, ben hemen çıkıp geleyim.’ şeklindeki en doğal bir cümle, sizin bir daha oraya uğramamanız için yeterlidir. Arkadaşınızın sözünden ‘bir mesaj aldığınızdan filan değil’, ‘herkes kendi işinde gücünde. Beni ne kadar sırtlarında taşıyacaklar’ şeklinde ürkücü düşünce ile ilk kapınızı çaldığı için…
Ziyaret ettiğiniz yerlerin sayısı düşmeye başlar. Hele bir de siz birkaç gündür uğramadığınız halde, onlar sizi aramamışsa, ‘tamam’ dersiniz. ‘Demek ki gelip gitmemden rahatsızlarmış!’ İşin kötüsü, gazete, bilgisayar, telefon gibi imkânların ne büyük bir nimet olduğunu anlamaya başlarsınız. Şartlar giderek kötüleşmektedir. Cep telefonu faturası kabardıkça kabarır. ‘Şuradan bir telefon edebilir miyim?’ demek dünyanın en zor şeyi olmaya başlar
Ve yeni iş aramak…
İşte işsizliğin en zor aşaması budur. Artık bütün belirsizlikler aşılmış, kıvırdığınız bütün yalanlar tükenmiş ve sizin bir süredir işsiz olduğunuz herkes tarafından anlaşılmıştır. Eğer bir birikiminizin yoksa – ki yoktur- paralar suyunu çekmiştir. Çevrenizde borç alacak kimse kalmamıştır. Kaldı ki alsanız nasıl ödeyeceksiniz? Ev kirası, elektrik faturası, doğalgaz borcu birikmeye başlar. Duş yaparken, su aniden soğur, tüp bitmiştir! Aylak aylak sokaklarda dolaşıp akşam eve döndüğünüzde kapıda bir kağıt bulursunuz: ‘Elektrik borcunuzu şu tarihe kadar ödemezseniz.’ İlk feragat, internet bağlantısı ve cep telefonundan yapılır. İnternet aboneliği kesilir, kontörlü telefona dönülür.
‘Geçmiş olsun’ telefonu açanların hiçbirisi artık aramaz olmuştur. İşsizlik, çevrenizdeki bütün maskeleri düşürür. Bir zamanlar yanınızdan ayrılmayan, her gün sizden bir şeyler isteyen, zor gününde yanında olduğunuz hiç kimse hiç kimse ortada yoktur. İlk günler arayıp soran sınırlı sayıda kişi de kısa bir süre içinde aramaz olur. İşsiz insandan vebalı gibi kaçılır.
Meslekte yıllanmış gazeteci için iş aramak daha da zordur. Kimseye ‘beni işe alın’ diyemezsiniz. Böyle söylerseniz dünyanın en iyi gazetecisi bile olsanız pazarlık gücünüz sıfıra iner. Piyasanın kuralı budur. Ancak iş istemenin bir alternatifi yoktur. Çünkü kimse sizi arayıp, ‘gel bizimle çalış’ demez…
İster istemez sağa sola ‘utangaç’ haberler göndermeye başlarsınız. Bazılarından hiç cevap gelmez. Bazıları umut verir.’Şu anda personel almayı düşünmüyoruz, ama öyle bir ihtiyaç olduğu anda seni ararız.’ der. Umutsuz umutsuz baktığınızı görünce de vaadini ‘Söz!’ diye pekiştirir. Her ne kadar içinizden bir ses ‘Bu iş yatacak!’ dese de umut bağlamaktan kendinizi alamazsınız. Gelecek müjdeli bir telefonu heyecanla beklemeye başlarsınız. Günlerce aylarca çalmayan telefonunuz bir gün aniden çaldığında heyecandan ölecek gibi olursunuz!
Arayan ya sizi merak eden anneniz ya da alacağını hatırlatan biridir… Uğradığınız hayal kırıklığından dolayı annenizle bile ‘dövecekmiş gibi’ konuşursunuz. Arayanları aradığına pişman edersiniz!
Arkadaşlarınızla bir yerde karşılaşmak da zor bir durumdur. Hemen sorarlar:
‘Ne yaptın? Neredesin şimdi?’
‘İşsizim, perişanım, tükendim, unutuldum, artık dayanamıyorum!’ diye haykırmak istersiniz, ama yapamazsınız…
‘Şu anda bir yerde değilim…’ demekle yetinirsiniz.
Şu anda?
Yani, ‘Aslında iş bulurum da… Biraz dinleneyim diyorum(!)
Bu izahınız ‘dostlarınızın’ pek hoşuna gider. İçlerinden, ‘Haa! Demek ki durumu iyi, bir işe falan ihtiyacı yok.’ diye düşünerek vicdanlarını rahatlatırlar.
Depresyon bütün umutların tükendiği noktada gelir. Artık üstünüze başınıza özen göstermemeye, saçınızı doğru düzgün taramamaya başlarsınız: İşsiz kalan gazetecilerin erkek olanları, ortalama 2 ay içinde sakal bırakır. Kadınlar da saç boyamaktan vazgeçip doğal renklerine dönerler. Kendinize güveniniz ne olmuştur? Her gün saatlerce ahkâm kestiğiniz konuları anlamamaya, söyleyecek söz bulamamaya başlarsınız. Söyleyecek sözünüz varsa da dinleyecek kimse yoktur artık…
Uzaklaşma ve yabancılaşma başlar. Artık izole olmuşsunuzdur. Dramınızı herkes görmezden gelir. Sanki köprü altında yatan bir insanmışsınız gibi, yanınızdan arabaları ile geçip giderler, sizi görmezler. Kendinizi otobanda ezilmiş bir kedi gibi hissedersiniz. ‘Acaba ben yok muyum?’ diye düşünmeye başlarsınız. Bir süre sonra bütün marjinal fikirler kafanızda üşüşür… Halk ekmek bayii açmaktan cinayet işlemeye, otostopla dünya turuna çıkmaktan intihar etmeye kadar pek çok tuhaf düşünce beyninize üşüşür. Düşündükçe, en saçma, en tehlikeli olanlar bile ‘yapılabilir’ gelmeye başlar…
Bilginizi, cesaretinizi. Birikiminizi. Güzelliğinizi, yakışıklılığınızı övenler toz olmuşlardır!
‘Demek, her şey sadece etiketim içinmiş! Ah kahpe dünya!’
Yalnızlık, unutulmuşluk. Bir türlü gelmeyen telefonlar, yolda karşılaşıp başını çevirenler, yağmurlu havalar, belirsiz gelecek, yaklaşan yaşlılık. Onurunu kaybetme korkusu. Ya bu durum hayatım mahvolana kadar sürerse?
Günler, haftalar, aylar, bazen yıllar birbirini kovalar… Umut ışığı giderek tükenir. Arnavut yazar İsmail Kadere’nin, Kosova seferinde ölen 3. Murat’ın durumunu anlatan ‘Sultan’ın Yakarışı’ öyküsünde olduğu gibi başucumuzda yanan bir mum kandili ile asırların geçmesini, her bir saniyesini hissede hissede, acı çekerek ve yapayalnız seyredersiniz… (*)
BURHAN ÖZBEY
(*)Yukarıda okumuş olduğunuz satırlar; Gazeteci Fatma Sibel YÜKSEK’ in Truva Yayınlarından geçtiğimiz yıl piyasaya çıkmış olan “Başbakanlığın Bilinmeyenleri’ adlı kitabının, 267 – 272. sayfalarındaki “İşsizlik… İşsizlik” başlıklı yazısında yer almaktadır. Kitabı okumanızı hararetle öğütleriz.