İstanbul-Ankara
Çocukluğumun geçtiği yere dozer girdi. Tüm evler sokak lambaları bile tarumar oldu. Yerinde kalan bir tek şey vardı. Camiimiz. Onunda önüne, altın tas bir bardağa bakır zincir bağlanması gibi ankesörlü telefon konmuştu. Çok katlı evler, bir zamanlar etrafında, bahçesinde koştuğumuz, kapısının önüne yığılan terlikleriyle kimin evinde kim var bildiğimiz, balkonsuzluğu, yoldan geçen herkesin çöktüğü kapı önüyle unuttuğumuz, çalı süpürgesiyle süpürdüğümüz halının çöplerini kapı arkasında topladığımız, kavgamızı, düğünlerimizi taşırdığımız sokaklara şimdilerde seçim bayrakları astığımız güzelliği müteahhitlere gelin gitmiş çaldıran mahallem..
Bu gidişimde yaşadığım en ilginç olay, ilkokul aşkımla bir köşeyi dönerken karşılaşmamız oldu. Yüzlerimize baktığımızda o çocuksu bakışlarımızı aynı anda yakalamış olmanın dışında, koskoca adamlar halinde birbirimizin karşısına çıkmamızın da, elerinden tuttuğumuz çocuklarımızın varlığı da, kalbimizi saran o ilk heyecanı diz boylarımızda aramamızın da, tekrar yaşar mıyız diye yokladığımız duygununda, iki engelli olarak tekerlekli sandalyelerimizin dönüş hızına bağlı olduğunu gerçeğini, gözlük camına yapışan tükürük kadar silmek istedim. Telefonlarımızı aldık karşılıklı. Fakat açamadım çaldığında, bir 25 yıl daha beklememek için. O zamanlar her şey bu kadar kolay olmamıştı çünkü.
Ankara da iş açısından da çok değerli iki kişiyle muhavere ettim. Biri Sn. Zafer Çağlayan, diğeri Sn. Orhan Güvenen. Güvenen hocamızla kalınlaşmış okul duvarlarının dışına geçen, size ulaştıracağım sohbetten, su içinde kalmasını özlediğimiz çimenlerden, ağaç diplerinin oluklarını düzleştiren susuzluğumuzu gülüşleriyle gideren Çağlayan’a kadar pek çok şey vardı zevk aldığım, Ankara iş gezimde…
Ve akrabalarım…Sevgili Mehmet Dayım’dan dinlediğim hayatın içinden kısaslardan şunu anladım ki; insan kazandığı şeylerin büyük bir bölümün sabırdan alıyormuş. İlkokulda kendi ağırlığından büyük çantasını taşımaya başladığı hayatı, yine erken yaşta sırtına bağladığı heybeyle para kazanacak olması ve sonraları çocuklarını da sırtından, omzuna, omzundan başına alarak ömürlerinin sonuna kadar yanından ayırmayışına kadar olan yükten daha fazlası...Caminin önünde mendil açan insandan para isteyen, yaşlı bir insanın merdivenleri ikişer, üçer inmesini bekleyen, bir bebekten dünyayı dolaşmasını arzu eden bir bencillikte yaşadığını hissediyor insan onu dinleyince…
Biri daha vardı..O, bileklerinde, kaslarında, adalelerinde yarattığı sertliği, yumuşacık ahlağıyla, dünya ve ahireti birbirine ana, baba gibi bağlayan ve onlara çocukluk eden iyiliğiyle, kurban olarak seçilen hayvana getirdiği tekbir ile, ölümü hak bir canlının ruhunu teslim edememesinin bile nedenini anlamaya çalışan inceliğiyle muhteşem bir fedakarlık örneği Bilal ağabeyime teşekkürler…
Erken döndüm. Çünkü İstanbul, istemenin –İs’ini, gönlümde yatan’ın, –tan’ını, arayıp da bulabildiğim her şeyin –bul’unu, canım şehrim dediğim yer olarak kendini gösteriyordu.