İsviçre bankalarındaki gizli hesaplar açıklanmaz
Ortalık toz duman…
Öfkelenenler, bağıran çağıranlar, meydan okuyanlar… Kibar kibar yorumlar yapıp, hedef belirlediği zatı muhteremlere yazılarında okkalı laflar sokuşturanlar… Eleştirenler… Gözdağı verenler… Taşı gediğine koyanlar…
Wikileaks adlı internet sitesi 251 bin gizli belgeden 250 adedini yayınladı, yer yerinden oynadı…
“İsviçre bankaları, hesapları İsviçre devletine bile açıklamazlar, ser verir, sır vermezler... İsviçre bankaları şüpheli işlerin ve ilişkilerin, son ve sağlam sigortasıdır. “Hitler’in” vb.. hesaplarını da bütün baskılara rağmen açıklamadılar…” Altemur Kılıç – Yeniçağ – 3 Aralık 2010
Ne demek bu?
İsviçre bankalarında hesabı bulunan kişilerin gizli hesapları hiçbir zaman bilinmez, bilinemez ve öğrenilemez… Çünkü açıklanmaz! Yeniçağ yazarı Sn. Kılıç’ın altını çizdiği bu husus, kısaca neyi ifade ediyor?
“İsviçre bankaları geçilmez!” Bu kadar açık…
Başka bir ifade ile, İsviçre bankalarındaki gizli hesapları dünyada hiç kimse ve kurum ortaya çıkaramaz, açıklayamaz ve kanıtlayamaz…
Ancak, gizli hesap sahibi istediği takdirde açıklanabilir… Peki ülke, medya, siyasetçiler iki gündür neyin tartışmasını yapıyor?
CHP eski lideri Deniz Baykal böyle bir iddiaya maruz kalınca ne yapmıştı?
Gizli hesabı olduğu iddia edilen İsviçre bankasından, kendisinin ve kızının (gizli) hesabı olup olmadığının yazılı olarak bildirilmesini talep etmişti… Gelen yazıda Baykal’a ve kızına ait bir gizli hesabın bankalarında bulunmadığı açıklanmış ve mesele bitmiş, konu aydınlanmıştı…
O halde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsına yönelik bu yöndeki iddialarla ilgili olarak üzülmemesi ve “ispatlamayan alçaktır, şerefsizdir!..” gibi hiddet ve şiddete kapılmadan, kendisinin ve aile yakınlarının gizli hesapları olmadığına dair İsviçre bankalarından alacağı yazılı beyanları kamuoyu önünde halka açıklaması ve böyle bir suçlamanın haksız olduğunu kanıtlayarak, asıl gerçeği ortaya koymalıdır…
Hatta bu vesile ile kendisinin, ailesinin (eşi ve çocuklarının) şahsi mal varlığını, yani servetini. en ince detayına ve tüm ayrıntısına kadar halkın önüne çıkıp açıklayarak, demelidir ki: “Sevgili halkım, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olarak işte benim ve ailemin tüm mal varlığı serveti budur, bu kadardır, bunun ötesinde tek bir kuruşumuzun, mülkümüzün, menkul varlığımızın vs. olduğunu iddia edenler; ispatlayamadıkları takdirde şerefsizdir, alçaktır ve müfteridirler!.. diye açıklama yaparak, kötü niyetlilere, olayı saptıranlara meydan okumalıdır…
İşte bunu yaptığı takdirde, Sayın Başbakan’ın 2011 seçimlerinde de, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de önü açık ve rakipsiz olur…
***
İki gün önce, tirajı 85 binlere kadar çıkan Taraf gazetesinin “Başbakan’ın İsviçre bankalarında 8 hesabı” şeklinde manşet atmasından sonra, 28 bine düşen tirajı sonrasında bugün (3 Aralık 2010); Gazetenin genel yayın yönetmeni ve Başyazarı Ahmet Altan “Başbakan’ın yumruğu” başlığıyla bir yazı yazdı…
Biz yorum yapmadan, takdiri sizlere bırakarak yazının bir bölümünü sizlerle paylaşıyoruz..
“Başbakan’ın yumruğu
Bu ülkede gazetecilik hep baskı altında yapıldı. Baskı her zaman, gazetecileri tehdit etmekle, yasaklamakla gerçekleşmedi, gazete patronlarının devletten çıkar sağlaması asıl büyük baskıyı oluşturdu.
Birçok haber, patronun çıkarları bozulmasın diye görülmedi. Birçok manşet de patronun çıkarları için atıldı.
Patronların orduyla, devletle, hükümetle iyi geçinme arzuları, bazen de kendilerine daha fazla çıkar sağlayacak bir partiyi ya da grubu “hükümet” yapma istekleri, genelde gazete politikalarını belirledi.
Gazetecileri ordu ezdi, hükümet ezdi, patron ezdi.Birkaç dürüst ve cesur gazeteci dışında buna çok fazla ses çıkaran da olmadı Babıâli’de.Bu sisteme karşı çıkanlar da parasızlıkla, işsizlikle, hapisle hatta ölümle ödediler bunun bedelini.
Korkuyla, baskıyla, tehditle gazeteciliğin belkemiği çarpıtıldı. Gazeteler hep galipten ve güçlüden yana oldular.
Mağdurların haklarına pek sahip çıkmadılar. O kadar uzun sürdü ki bu çarpılma, sonunda bu çarpıklık “normal bir duruş” olarak kaydoldu gazetecilerin bilinçaltlarına.
Gazetecilerin haberlerle ilgili tartışmalarına bakarsanız genellikle “haberin kendisinden” çok “zamanlamasını” ya da “hangi hesapla” yapıldığını konuşurlar.
“Hesapsız” bir haber olamayacağına inanmış vaziyetteler neredeyse. Çünkü haberlerinin çoğunu bir “hesapla” yaptılar geçmişte. Birçok haberi aynı “hesaplarla” görmezden geldiler.
Bir haberin “sadece” gazetecilik ölçüleriyle ve kaygılarıyla yapılabileceğini artık neredeyse düşünemez hale gelmişler.
Gazetecilerdeki bu “çarpılmış bilinçaltının” sanırım en acıklı örneklerinden birini dün bir yazıda okudum.
Yazının bir bölümü bizim gazetenin “aslında nasıl bir gazete olduğunu, ne yapmak istediğini” herkesin bildiğini söylüyor.
Bunu tartışmayacağım. Merak edenler, bu yazının çıktığı grubun gazeteleriyle Taraf gazetesini yan yana koyar, hangi haberi hangisi nasıl görmüş, hangisi görmemeyi tercih etmiş bakar.
Onların görmemeyi tercih ettikleri, kendi okurlarından sakladıkları haberleri sıralamaya kalksak kitap yazmamız gerekir.
Asıl tartışmak istediğim o zavallı ve acıklı cümle, yazının alt taraflarında geliyor.
Aynen şöyle yazmış:
“Keşke Başbakan Erdoğan, aynı gazetenin, daha önce başka kişilerin onurlarını, ellerinde ciddi hiçbir kanıt olmadan uluorta çiğnediği zamanlarda da masaya yumruğunu vursaydı, vurabilseydi.”
Türk basının herhalde en fazla belge yayımlamış gazetelerden biri Taraf’tır. o belgelerin çok büyük kısmı bugün darbe davalarında mahkeme kayıtlarına girdi.
(………)
Ama asıl insanda acıma duygusuyla tiksinme duygusunu birlikte yaratan cümle, “Başbakan yumruğunu vursun” cümlesi.
Ne olacak Başbakan yumruğunu vurursa?
Biz yazdıklarımızı yazmaktan mı vazgeçeceğiz?
Başbakan’dan mı korkacağız?
Dünyanın neresinde, hangi haysiyet sahibi gazeteci, bir gazeteyi susturmak için “başbakanın yumruğunu vurmasını” isteyebilir?
Ve hangi haysiyet sahibi gazeteci “başbakan yumruğunu vurduğunda” bir gazetenin yayınını değiştireceğine inanır?
Buna inanabilmek için haysiyetinden epeyce fedakârlık etmiş, “başbakan yumruğunu indirdiğinde” susmuş, “yumruğunu indirir” diye haberleri saklamış ve saptırmış bir gazeteciliğin parçası olmak gerekir.
Varlıkları generallerin, başbakanların, patronların yumrukları altında ezilmiş, fersudeleşmiş, lime lime edilmiş gazetecilerin bilinçaltlarının sesi bu işte, “başbakan yumruğu vursun, sustursun”.
Türkiye’de gazeteler bu adamlarla, bu korkularla, bu çarpılmalarla çıktı. Halklarını yıllarca yalanlarla kandırdılar. Şimdi kendileri gibi davranmayanlardan nefret ediyorlar.
Herkes susarsa, herkes korkarsa kendi haysiyetleri kurtulur zannediyorlar. Bazıları susmaz çocuğum ve ne bir sessizlik, ne de bir çığlık yeter haysiyetlerinden vazgeçmiş insanların haysiyetini kurtarmaya."
***
Ne diyelim? Türkiye’ye ve kimilerine bir şeyler oluyor… Haydi hayırlısı…
BURHAN ÖZBEY