Nasıl ki bir insan hep öğrenci kalarak kendini yetiştiren öğretmenlerine borcunu kötü ödemiş olursa, ben de hayatımı senin öğretilerinle şekillendirmezsem ihanet etmiş sayardım kendimi…
Her ne kadar kısa süren bir yaşam hikâyen olsa da inancım o ki, en çok yaşamış insan, en çok yıl saymış olan değil, sadece hayatı en çok hissetmiş olandır.
“İnsan dediğin, menfaatlerine gösterdiği hassasiyeti onurlu yaşama standardını koruma noktasında gösterecek kadar düzgün, hayatta kendine has bir duruşu olan, kendi olabilmeyi başarmış, kendiyle barışık ve en önemlisi düşünmeyi öğrenmiş ve öğrendiklerini uygulayacak kadar cesur olmalı” derdin her zaman.
Ve sana göre dünyanın tek bir anlamı yoktu. Her bireyin dünyada yaptığı yorumlar, yeni bir anlamdı. Yorum yapamayanlara gelince, onlar zaten “yok”tu.
Benimde bir hikâyem var, bazen sonunu yazmaktan korksam da…
Ancak, susuyorum konuşmam gereken yerlerde; zaman zaman da dilimi tutamıyorum susmam gereken yerlerde…
Çünkü anlatacak çok şeyim olsa da, emin değilim anlaşılmak istediğimden…
Çünkü,
Anladım ki; insan, doğrularının aynasından görünmek isteyen ama hatalarının haritasını çizdiği, bulunması için gönderilmiş gemileri de batıran kayıp bir adaymış
İçine düştüğüm mü demeliyim, içinde yaşadığım mı yoksa içimde yaşattığım mı?
Sormak geçiyor içimden,
Bu dünya da kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutlu?
Sanırım, yalnızca düşünmeyen, sığ zihinli olanlar yani sıradan insanlar ve bebekler diyeceksin değil mi?
Etrafımda kimi insanlar var ki tam anlamıyla “derin” sıfatına layık.
Ki, herkesce kolay anlaşılır olmaya calışmalarından anlıyoruz.
Ancak kimi insanlar da var ki kalabalıkta derin görünmeye çalışınca, zevkin nirvanasına ulaşan; onlar da her daim anlasılmaz olmaya çalışırlar.
Ama ne yazıktır ki “herkes” olarak da bilinen bu kalabalık dibini göremediği her şeyi derin sanıyor.
Peki, suç kimde?
Kanaatimce kalabalıklarda…
Çünkü algılama sıkıntısı yaşıyorlar ve bilmiyorlar ki yüzeylerde dolaşmak, derinliklerdeki güzellikleri asla göremeden ölmek gibi bir ağır ceza taşır her zaman…
İnsanoğlu bir sürü parçadan oluşan bir makineye benzer; artısı ruh üflenmiş olmasıdır. Bu parçalar kendi hal lisanlarıyla kendilerini ifade etmek için çırpınır dururlar. Bizler yalnızca varılan son uzlaşmadan sorumlu tutulabiliriz, her parçanın sahip olduğu karmaşık dürtülerinden değil, şeklinde düşünen ateşli savunucular olsa da toplumda, her bir parçanın acılarından, hislerinden, ritminden ve birbirleriyle yaşadıkları uyumdan sorumluyuz bence.
Kimi parçaların acıları, kimisinin gururu, hırsları, bazılarınsa abartı tatminsizlikleri olacaktı elbette. Hepsi de bizim hesabımıza dâhildi.
Zaman zaman, üzerine toprak örtüp kapatmaya çalışsak da deve kuşunun başını kuma gömmesine benziyordu gizleme gayretimiz.
Öyle değil mi?
Bazı anlarda kendimiz için, beğenmişlik ya da kibir sözcüğü yerine kulağa daha hoş gelen “hırs” sözcüğünü kullanarak temize çıkarmaya çalışmadık mı?
Ya da insanlara yüksekten baktığımız vakitlerde, kendimizi bir halt zannettiğimiz olmadı mı?
Asıl adı enaniyet olan sözcüğün yerine, okuduğumuz 2 sayfa kitapla kendimizi toplumda aydın insan konumuna getirip, insanlar üzerinde öyle bir rüzgâr estirdik ki sanki koskoca adamları küçük bir domino taşı gibi istediğimiz yere arka arkaya devirebilme yetkisini ele aldık.
Hâlbuki en sığ dimağların bile anlayacağı şekilde ne kadar da derin anlatmış Nietzsche:
“Zavallı İnsanlık! — Beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. Öyle ki, Prometheus'un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz.”
Uzun iç hesaplaşmaları sonunda idrak ettim ki, benim “”hırs” kelimesine yüklediğim anlam, kendini beğenmişlikten başkası değildi aslında. Öyle derin bir sorgulamaydı ki sanki Sokrat beynime taht kurmuştu.
Beşeri münasebetlerimde başarısız olmamdaki sebep de buydu kuvvetle muhtemelen. Eşimden ayrılmamdaki, ya da zor dost edinip, kolay kaybetmemdeki de aynıydı.
Fark ettim ki, insanlar gibi duyguların da, asık suratlı, kahrı çekilmez ihtiyarlıkları, feci ölümleri varmış.
Oysaki sen, başak gibi olmalı derdin insan için. Tıpkı bir başak gibi olgunlaştıkça eğilmeli.
Yaşamın içindeki mutlak acılar içinse;
“İnsansan ya acılarını unutmayı becereceksin ya da kendi mezarını kazmasını bileceksin” şeklindeki sözlerin hala kulağımda çınlamakta.
Biliyorum ki insan, yakıtın kendisi olduğu ateşin kibritini bizzat kendisi yakmalı ve kül olmalı ki yenilenebilsin…
Öyle ya hiçbir doğum sancısız olmaz…
Dokuz ay on gün çekilen onca sancıdan, sızıdan ve muhtemel bir isyandan sonra, hayata sıfırdan başlayan bir varlık yenilenme değil de nedir ki?
İnsan dünyada sahip olduğu her şeyin mutlaka bedelini öder, sanırım yalnızlıkta benim bedelimdi.
Keşke insana, yaptığı hataları telafi için bir joker verilseydi. Ama ne yazık ki hayat, silgi kullanmadan resim yapma sanatı.
Eğer hayatının herhangi bir zaman dilimine gidip, orada sonsuza dek kalacaksın deseler en büyük sorunumun petibör bisküvilerimin kırılması olduğu zamana gitmeyi çok isterdim.
Ancak o zaman,
Ne bu kadar yırtık ve yıkık yalnızlıklarım,
Ne de senden sonra bir daha güneşine uyanamadığım sabahlarım
olmazdı.