RENKLERİ ÖLDÜRMEK
Küçük bir çocukken, kendimden başka hiç bir kalabalığı olmayan, her nereden bulduysam ve küçük dünyamın tek silahı olan, bir kayın dalı sopa ile dolaşırdım her yerde.
Mor tepelikli deve dikenlerinin ve aykırı tüm renkli çiçeklerin, başlarını uçurmak için kılıcım, küçük dünyamın, zor aşılır dağları gibi gözüken tepelerine tırmanma destekçisi, belki de bastonuydu, o kayın dalı sopa benim için.
Bir gün bahçemizin hemen dışında, henüz çiğdemlerin bile, sarı yeşil yüzlerini güneşe döndürmeyi göze alamadıkları, bir erken bahar gününde, bir kelebekle karşılaştım.
Alışmadığım renkleri ile gözümü alan.
Kayın dalı sopa silahım ve ben. Ve siyah kanatları üzerinde, sarı ve kırmızı benekli, bir kelebek.
Oysa ben renksizdim bildiğimce. Sarıdan yoksun, siyahtan yoksul, beklide kırmızıyı ezberime bile katamadan.
Ve o kelebek, bu gün bile çözemediğim kaotik uçuşu ile o siyah fon üzerine, sarı, kırmızı kanatlarının akıl almaz cazibesi ile dans ediyordu, biraz ötemde.
“Bir anda istedim onu. Benim olmalıydı.
Ya da benim bildiğim renklerde uçmalıydı.
Belki de birlikte uçmalıydık.
Bilmiyorum?”
Gerçekte, hangi renklerin uçmaklığı öğretilmişti ve kimin kanatları yetkindi ve hangi yüksekliklerin ortaklığındaydık, ya da değil?
Bilmiyordum?
Ama ben ve iktidarımın uygulayıcısı, kayın ağacı sopam, düştük peşine tarifsiz bir istekle. Siyah, sarı ve kırmızı kanatların.
Çok koşturduk ve çok yorulduk birlikte. İstediğim neydi bilmiyorum.
Takip ettiğim ise yalnız ve kimsesiz bir kelebek. Siyah üzerine sarı ve kırmızı bir çırpıntı hepsi, ya da daha fazlası bilmiyorum.
Renkler ve ben yorulduk sonra.
Ben, kayın dalı sopam ve siyah üzerine sarı, kırmızı beneklerle uçan kimsesiz, sihirli bir çırpıntı.
Bilmediğim renklerin ürkek kelebeği, aldatıcı baharın, erkenci bir gelincik çiçeğinde dinlenmeyi seçti.
Ben ve sopam bir vuruş uzakta nefes, nefesliği.
Bir süre birbirimize baktık..
Küçük ve kayıt dışı bir andı bu anlamsız.
Ben, kayın dalı sopam ve siyah üzeri, sarı kırmızı ürkek benek.
Benim yüreğim soluğumda çarparken, kelebeğin ki kanatlarında atıyordu.
Ve ben başka bir insanın elini tutar gibi sıktığım kayın dalı sopamı, kaldırdım onun yorgun yükseğine.
Siyah üzerin yapışık, sarı ve kırmızı çırpıntının.
Ve hangi nedenle biriktirdiğim bilinmez hırsımın sopası, sildi renklerin sarı, kırmızı ve siyahını.
Belki de, renksiz bir çırpıntıydı istediğim. Yüreğimle aynı tınıda, yüksünen.
Ve bilinmez hangi nedenle yüklenen, öfkemin şiddetiyle savurduğum, kayın dalı sopamın isabeti, İndi güzelim kelebeğin ve kanıksanamaz sandığım, renklerinin üzerine.
Önce sarı kesti soluğunu, sonra kırmızı. Siyahtı direnen en son sanırım, sevgisi yitik darbeyle tükenen, En son aklımda kalan bu kadardı.
Neyi kovaladım, neyi yakaladım ve sonunda aldım. Ve neyi öldürdüm bilmeden?
Ağladım çocuk aklımdan,
Çok sonraya kalan zamanda başında,
Sarının,
Kırmızının
Ve siyahın.
İşte o günden beri,
Hep geç kalmışlık suçu ile bulamadığım sarının,
Bulduğum ama elimde tutamadığım kırmızının,
İç çekintisini soluklarım.
Siyaha özenirim,
İnadında olmayı özlerim.
Gözlerindeki siyahı ezberlemeyi isterim yutkunarak.
İsterim hep, enfekte bir yürekle.
cuma hikmet
cumahikmet@hotmail.com