Kesilmiş Başak...
Kestirmek zor artık; mutlulukla ektiğin, enfes kokulu tohumların, azıcık serpilip, boy atmaya başladıktan sonraki değişimlerini...
Hayat en büyük oyunlarını insan biten tarlalarda oynuyor; toprağın önemini, kıymetini bilenler için...
Bilmem, üstü daha ne kadar sütrelenebilir bu gerçeklerin lakin bazen bilmek, anlamak, görmek, büyük bilgi birikimleri, yılların başarılı çalışmaları, liyakatler, öğrencilere verilen hayat dersleri de kafi gelmiyor; insan biten tarlalara hükmetmeye...
Bir bakmışsınız enfes kokulu tohumlar; kerametsiz, ucube, garabet başaklar veriveriyor göz açıp kapayana kadar...
Heyhat!.. Acım ne yana düşer kestiremiyorum bugün...
Ankarayı hiç sevmem!.. Her gittiğimde hüsranıma yenik düşerim, havasının nefes darlığından...
Yıllarca Ankara’da yaşayanlar ve daha kötüsü Ankara’da ölenler için diğerlerinden çok daha fazla üzüldüm...
Hele Ankara’da ölen, bir katmerli mutlu gün yüzü görmemiş annelere...
Ankara’da cinayete kurban giden nicelerine ötekilerden çok kahroldum; boyumu aştı kahrım bazen sokağa çıkamaz hale geldim, hem de İstanbul’da; ne malum belki Ankara’dan gelen bir plaka bana da kasteder diye...
Ankara’da türlü sebeplerle ölen aydınlar için avazım çıktığı kadar bağırdım; aklınıza gelmeyecek isyan nidalarıyla taa buralardan, İstanbul’un meydanlarından, evimin oturma odasından, çekirdek ailem, ardından mahalle ahalimle...
Ama bu son olayda; iyice kopardım bağlarımı hayatı hak etmeyen insanoğluyla...
Ne akşamın saadetini yaşayabildim eve dönerken, ne annemin yüzüne bakabildim eşikten adımımı attığımda...
Niye bilmiyorum suçlu hissettim kendimi... Tüm evlatları... Evlatlık müessesini...
Beterin beterini fena çarptı yüzüme; Ankara’dan gelen ,profesör annesini doğrayan Başak kızın haberi...
Çakılıp kaldım olduğum yere, lal oldum diyemedim bir şey ne kendime ne anneme, beynim durdu dakikalarca...
Hiç sevmedim Ankara’yı zaten...
Ne kadar huzursuzluğum varsa tüm kaynakları sanki; dün, bugün ve öyle görünüyor ki daha nice yarınlar...
Öyle garip ki hayat işte...
Mutlulukla, sevinçle ektiğin enfes kokulu tohumlar; kerametsiz, ucube başaklar veriveriyor göz açıp kapayana kadar...
Adını Başak koyuyorsun üstüne üstlük, güzelliğine güzellik katmak istercesine...
Bir zaman sonra keserek heceleyeceyiğini ne bilirdin o mümtaz adı...
Başak kız; bir vakit parçalıyor, ani delilikle, cinnetle, karartıp gözünü...
Annesinin mübarek başını alıyor benim adım ‘Baş’ diye nidalanıp önce, ve ‘Ak’ kısmına geldiğinde bitiriyor genç ömrünü...
Üzüntünün, kahrın, dramın zirvesindeyim...
Hiç sevmedim Ankara’yı zaten...
Ne kadar huzursuzluğum varsa tüm kaynakları sanki; dün, bugün ve öyle görünüyor ki daha nice yarınlar...