Son Haberler
10.02.2012 Cuma 04:56
USD 1,7550 EUR 2,3310 EUR/USD 1,3282 IMKB100   60162/%0,00
ISTANBUL Cuma: -1°C/3°CCumartesi: -1°C/5°CPazar: 1°C/6°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Keşke eskisi kadar Rum komşularımız olsaydı"
Hülya Okur, HaberX okurları için Korhan Abay ile görüştü: "Hayvan" lafı bence yüceltici bir şey olmalı... Sunucuyu oynayan aktörden sunucuya dönüştüm... TRT’nin kapıları bana kapalı değil ama ben biraz içe kapalı biriyim... Türkan Saylan’ı alkışlatmak ve saygılarımızı sunmak gerekiyordu çünkü haksızlığa uğramıştı... Keşke eskisi kadar Rum komşularımız olsaydı bizim... Öyle önüne her uzatılanı alan bir oyuncu değilim... Eurovision’un uzmanı değilim 04.01.2010 10:55

HÜLYA OKUR-HABERX

“Onu nasıl mı bildim? Onu ellerimin uzanabileceği yakınlıkta bulduğuma sevinirken, kireç bağlayan ruhuma yüzü güleç bir insan kattığımdan dolayı da ‘çözüldüğümü’ söylemek isterim. Onunla tamamen hayvanlar arasında geçen bir masalın içinde kendimi nasıl bulduğumu saymazsam, kayan bir yıldızın çizgisinden nasıl gittiğimi söylemekte zorlanmam. Kim olduğunu bilmeyi terk etmeden, kainatın surat ifadesine bir gülücük kondurma yeteneğine sahip, zillete düşmeyip, edeb-i vakar ile yürüyerek, yüzünü, ellerini ve ayaklarını göreceğimiz bir mesleği icra ettiği için gurur-u vesilemiz olan Korhan Abay’a teşekkürler….İşte size bu karlı günde içinizi ısıtacak bir röportaj”


“AİLEM TİYATRO YAPMAMA HİÇ KARŞI DEĞİLDİ AMA BİR TANE DE ÜNİVERSİTE BİTİRMEMİ İSTİYORLARDI”


1954 doğumlu, çok yönlü bir sanatçısısınız. Duyularınızla savaşmaya yani iç güdülerinizi yaratıcılıkla buluşturmaya ilk ne zaman başladınız?


Tabi çocukluktan itibaren bir takım dürtüler başlıyor insanda, ben de kendi kendime Gogol’un Hatıra Defteri’ni aile arasında oynayarak başladım bu işe. Aile efradına, Erkan Yolaç’ın, ‘Evet-Hayır’ yarışmasını yaptırıyordum. Okul da edebiyata meraklıydım, ufak tefek yazardım, çizerdim, kompozisyonlarım fena değildi tahrir derslerimiz…Hem Fransızca’da, hem Türkçe’de, zaten kendi dilini iyi konuşamayan birinin bir yabancı dili iyi konuşması mümkün değildir, genç yaşlarda başladım, Galatasaray Lisesinde okurken tiyatro ile daha çok ilgilenmeye başladım. Okulu bitirdikten sonra İşletme Fakültesine girdim İstanbul Üniversitesinin. Çünkü ailem tiyatro yapmama hiç karşı değildi ama bir tane de üniversite bitirmemi istiyorlardı, geçerli olabilecek bir şey. Ben de onu gayet mantıklı buldum ama üniversite ikinci sınıfan itibaren profesyonel tiyatroda ufak rollerle oynamaya başladım.


“ANNEM DİŞ HEKİMİ, BABAM AVUKATTI”


Peki yaşadığınız doğa, iklim bu yaratıcı yönünüzü ne kadar destekledi? Yani nasıl bir ortama doğdunuz?


Ben İstanbul’da doğdum ama hemen doğumdan sonra, annemin görevi dolayısıyla(Sümerbank’ta diş hekimiydi)Konya- Ereğli’ye tayin olduk, babam da avukat olarak ofisini orada açtı. Dolayısıyla ben Konya-Ereğli’de son derece sağlıklı ve güzel bir ortamda büyüdüm. İlkokul’u da orada okudum. Tabi böyle olunca Sümerbank’ın özelleştirilmesi o güzelim tesislerin harabe haline gelmesi insanı üzüyor, yıllar sonra Ereğli’ye gittim, çocukluğumuzun geçtiği o bakımlı Sümerbank lojmanlarını gerçekten çok bakımsız ve terk edilmiş buldum ama çocukluğumuz doğa içinde sağlıklı bir ortamda geçti, gerek insan ilişkileri açısından, gerekse büyüklerimizle ilişkilerimiz açısından çok olumluydu, çünkü insanlar birbirine çok saygı gösterirdi. Konya’nın Ereğli ilçesinde özellikle memur kitlesinin, Sümerbank’ta çalışanların, işçilerin ve mahalledeki esnafın beyefendiliği anlatılamaz, şu an insana bilim kurgu gibi geliyor. Çünkü artık insanlarda birbirlerine saygı, efendilik yok, müthiş bir küstahlık ve haddini bilmezlik hakim ortalıkta ve ne yazık ki onların sesleri daha çok çıkıyor. İstanbul beyefendisi dediğimiz, Anadolu bilgesi dediğimiz tek tük insanlar var tabi. Ama saygılı, sevgili bir çocukluk geçirdiğim için ve kültür seviyesi olarak da Türkiye ortalamasına göre yüksek bir ortamda büyüdüğüm için kendimi çok şanslı sayıyorum.


“BENİM YAŞAMIMI, LİBİDOMDAN ÇOK KENDİ MERAKLARIM, KENDİ KENDİME YARATTIĞIM HEYECANLAR YÖNETTİ”


Kişisel gelişimimizi anlattık ama duygusal gelişiminizi yani insanlarla ilişkilerinizi biraz daha açacak olursak, Bora Severcan’ın sahnelediği ’’Korkuyorum Sevgilim’’ adlı oyunu yazmıştınız,  oyunda iki sevgilinin aşklarını kaybetmemek uğruna eroin bağımlısı olduğu anlatılıyordu. Sizin aşk için üzerine yürüdüğünüz bir acı oldu mu hayatınızda?


Sevmek, aşk çok insani bir duygu, herkesin başına geldiği gibi benim de başıma geldi. Ama doğrusunu isterseniz benim yaşamımı, libidomdan çok kendi meraklarım, kendi kendime yarattığım heyecanlar yönetti doğrusu. Mesela havacılığa merak saldım ve ciddi bir havacı oldum çünkü ciddi olmadan yapılacak bir iş değil havacılık. Pilotsanız en iyi bilgi donanımıyla haiz olmanız gerekir, onun antrenmanlarınızı yapmanız gerekir, sonra kendinizi geliştirmek gerekir ve sonra her saniye güncel tutmanız gerekir bilgilerinizi, zor bir işti ama onu da keyifli bir şekilde yaptım, şimdi çok az uçuyorum ama yine de güzeldi. Oyun yazmak istedim, tiyatro mesleğim zaten. Ama tiyatroyu aktör olarak değil de daha bir yaratıcı tarafını da yani işin mutfağında daha çok bulunmak istedim. Yapımcılık da, tiyatro sahipliği, ortaklığı da yaptım, bir açıdan yönetmenlik de yaptım, oyun da yazdım ama biraz maymun iştahlıyım. Yani mesela bir oyun daha yazmak çok içimden gelmedi, bir ara gelmişti, Almanya’ya gittim birkaç ay Berlin’de kaldım.


“HAYVAN LAFI BENCE YÜCELTİCİ BİR ŞEY OLMALI.”

Hayvanat Bahçesi?


Hayvanat Bahçesi’ydi oyunun adı. Şimdi değişti. Korkuyorum Sevgilim olarak oynuyorlar onlar.
Peki İnsanların aşklarının hayvanlarınınkinin yanında asilliği kalmadığını düşünüyor musunuz, insan ilişkilerinizi hayvanlara nasıl uyarladınız?


Daha genç yaşlarda biz hümanizmayla büyüdük, yani insancıl olmak temelinde bir eğitim aldık. Galatasaray Lisesinde ben aydınlanma, batı kültürü dediğimiz şeye bağlı olarak Batı Edebiyatı, şiiriyle tanıştık. Aydınlanma kültürünü de Galatasaray Lisesinde çok sağlam biçimde edindik. Hümanizma da onun başında geliyordu. Bu dünya görüşünde yönetimler hümanizmadan çıkıyordu. Dolayısıyla başta çok insancıldık. İnsanları Kayıtsız Şartsız Sevmek, Erich Fromm okurduk. Sevme Sanatı o zamanki başucu kitaplarımızdandı. Bunlar yıllar geçtikçe insanlardan olumsuz şeyler çok fazla şeyler görmeye başladık, biraz da dünyanın evrimimin, değişiminin neticesi olarak, gelişim diyemiyorum maalesef. Şimdi doğrusu hayvan lafının neden hakaret olarak kullanıldığını anlamakta güçlük çekiyorum çünkü hayvanlar o kadar saf ve doğal güdülerinin dışında(beslenmek)çevrelerine o kadar zararsız ve çevrelerine o kadar barış içinde yaşayan yaratıklar ki, hayvan lafı bence yüceltici bir şey olmalı.

“HAYVANLARI KORUMA İŞİNİ, AHLAKİ NEDENLERLE DEĞİL İÇİMDEN GELDİĞİ İÇİN YAPIYORUM”


Evet tahkir edici mana da kullanmamalıyız, bu sevginin dürtüsüyle Husky cinsi Karamel gibi sokak köpeklerinin de sahiplenicisi oldunuz. Bunun yanında 15 yaşında edindiğiniz İlker adında manevi bir evlada sahipsiniz. Baba himayesi duygusunu kendinizde bulmanızın nedeni ne olabilir?


Bilmiyorum bu bana çok keyif veren bir şey olduğu için tabi ki zorlukları da var. Ama benim imkanım olsa ve bahçeli bir evim olsa 10-15 tane köpek olacağından emin olabilirsiniz ve hiç biri cin olmayacaktır. Oğluma getirdiğim Husky cins ama tesadüfen cins, tinerci çocuklardan almışlar, siz köpekleri seviyorsunuz besler misiniz dediler, zorla verdiler, evde iki tane köpek var, üçüncüsü mümkün değil apartman katında. Onu da İlker’e gösterdim, “Tamam bu köpek benim olsun, ben bakarım” dedi, onun oldu fakat hamile çıktı, 5 tane de yavrusu oldu. Büyük bir ülfet oldu bizim için ama o kadar güzel yaratıklar ki seve seve onların o zahmetine katlandık. Bir köpek yavrusunun apartman katısında büyütülmesi çok zor bir şey ama çok büyük bir keyif. Ben insan böyle olmalıdır gibi ahlaki nedenlerle yapmıyorum doğrusu, içimden geldiği için, böylesi bana mutluluk verdiği için yapıyorum.


“GÖKYÜZÜNDE DE YERYÜZÜNDE DE ÜLKEMİZ İÇİN ÇOK FAZLA BİR ŞEY YAPAMADIĞIMIZI GİDEREK FARK ETTİM”


Bir diğer tutkunuz sizin de bahsettiğiniz gibi uçuş. Uluslar arası bir çok organizasyonda sunuculuk yaptığınız kadar gökyüzünde de dostluk adına ülkeler arası uçuşlar da gerçekleştirdiniz. Gökyüzü mü yeryüzü mü , en çok nerede ülkemiz için bir şeyler yapacağınıza inandınız?


Aslına bakarsanız gökyüzünde de yeryüzünde de ülkemiz için çok fazla bir şey yapamadığımızı giderek fark ettim. İlk zamanlar aldığımız eğitimin de etkisiyle, dünyayı değiştirebileceğimizi, bir ucundan tutup şöyle bir sallayabileceğimizi ve inandığımız değerleri büyük kitlelerin benimsemesini daha iyiye daha uygar bir yaşama doğru evrilmesini sağlayabileceğimizi düşünüyordum ama giderek bireyin ne kadar zayıf olduğunu ve dünyayla ilgili olarak çok da bir şey değiştiremeyeceğini anladım ama ondan sonra daha mikro nesnelere yöneldim, mesela bir köpeğin hayatını değiştirdiğim zaman aslında bütün dünyayı değiştirmiş oluyorum. Yada bir çocuğun hayatını değiştirdiğim zaman, mesela Afrika’daki bir çocuğun okumasını sağladığım zaman yada Doğu Anadolu’daki bir kızımın eğitimine bir katkıda bulunabildiğim zaman…Böyle çok küçük şeyleri değiştirmek aslında dünyayı değiştirmekten çok da farklı bir şey değil diye düşünüyorum.


Dünyanın evrimi gelişimi değil maalesef demiştiniz az önce, ben de sizin gelişiminiz üzerinde kimlerin etkili olduğuna dair bir şey sormak istedim… Naaşının üzerine, siyah beyaz bir kağıda ‘‘Gerçek gazeteciler ve sanatçılar ölmez’’ diye yazılan Cenk Koray’ın, Orhan Boran ve Erkan Yolaç’ın jenerasyonuna dahil oldunuz. Onlarla birlikte doldurduğunuz ekranların en eski yüzlerinden biri olmak size nasıl bir yenilik kattı?


Ben onların jenerasyonundan bir sonraki jenerasyonum ama yetiştim. Radyo günleriydi o zamanlar. Tarzlarımız da, dünyaya bakışımız da farklı. Cenk Koray Allah rahmet eylesin çok sevdiğim bir dostumdu aynı zamanda, diğerleri de Yolaç, Halit Kıvanç, Orhan Boran elbette en tepelere yerleştireceğim insanlardan biridir. O insanlara yetişmiş olmak çok mutluluk verici bence ama onlardan bir sonraki jenerasyonuz tabi, onu da belirtmek istiyorum, çok güzel bir şey tabi, onlardan meslek disiplini, seyirciye, işine ve kendine saygıyı son derece önemli olduğu halde giderek insanların gözünde giderek önemsizleşiyormuş gibi gözüken kavramları öğrendik. Dolayısıyla o insanlar benim için son derece saygıdeğerdir, elleri öpülecek insanlardır.


“BENİM DİĞERLERİNDEN %99 AYRILAN BİR ÖZELLİĞİM, BENİM 8 DİLDE SUNUŞ YAPABİLMEMDİR”, “SUNUCUYU OYNAYAN AKTÖRDEN SUNUCUYA DÖNÜŞTÜM”

En tepeye koyduğunuz; Türkçeniz, diksiyonunuz, dramatik ses tonunuzla Orhan Boran’a çok benzetilirdiniz. Sizin başkasına benzemeyecek kadar ayrı tutulabilecek bir özelliğiniz var mı?


Orhan ağabey ile birden çok benzer tarafımız var, bir defa benim idolümdür zaten de. Tabi Halit Kıvanç gibi ustalarla birlikte, aynı zamanda Galatasaray lisesi mezunudur, öyle bir ortak kültürle Fransızcaya yabancı değildir. Dolayısıyla bir çok ortak yönümüz var benim onlardan yalnız onlardan değil dünyadaki meslektaşlarımdan %99 ayrılan bir özelliğim, benim 8 dilde sunuş yapabilmemdir. 8 ayrı dilde sunuş yapabilen sunucu kendimi övmek gibi olmasın ama gerçeği de bu çünkü böyle bir deli yok dünyada. Tabi çat pat dilleri konuşup da bir tatil köyünde yarım yamalak konuşabilen animatörler falan ama ciddi olarak uluslar arası düzeydeki toplantılarda, Eurovision gibi uluslar arası önemli toplantılarda sunuş yapabilen başka sunucu yoktur ama onun dışında tiyatrocu olmak bana avantaj sağladı. Tiyatro oyuncusu olmak tabi ki bir sunucu için vazgeçilmez bir koşul değil ama çok faydası olabilecek bir nitelik. Sahnede duruşunu bilmek, elini ayağını kullanmasını bilmek, çünkü bunlar ilk zamanlar  tiyatro sahnesinde yaşadığımız şeyler olduğu için ondan sonra rtık daha bir rahatladık. İlk zamanalr ben sunucuyu oynuyordum, sunucu gibi rolümü belirliyordum ve o sunucuyu oynuyordum. Fakat sonra sunuculuğun daha farklı bir şey olduğunu öğrendim, şimdi artık sunucu gibiyim, sunucu diline sahibim, sahnede duruşum daha sunucu gibi, aktör gibi değil, sunucuyu oynayan aktörden sunucuya dönüştüm, ilk beş altı yılın sonunda.


“TELEVİZYONCULUĞUMUZ TÜRKİYE’DE OLDUKÇA TİCARİ NEDENLERLE DAHA AVAM BİR DÜZEYE DOĞRU EVRİLDİ”,” BEN BU KULAKLARA GÖRE AĞIZ DEĞİLİM”


Uluslar arası yarışmalar ve prestijli geceler dışında tv programlarına dönmediniz. Size ‘Gel hazır format var, sunar mısın?’ diye teklif yapılmadığından da söz ediyorsunuz. Fakat televizyonun kaldırılan diziler, kapatılan programlar ve değişen kanal yöneticileri içinde bir kirlilik yaşadığını ve yüzmek için doğru bir yer olmadığını da düşünür hale geldiniz mi?


Şöyle…Televizyon tabi ki benim işimin bir parçası ve uygun bir iş olduğunda da memnuniyetle yapıyorum ben. Mesela kendime uyduğunu düşündüğüm bir proje, altın adımlar’dı. Folklor yarışmasıydı, o gayet uygundur diye kabul ettim, onu yaptım mesela, geçen sene, televizyon programlarına hiçbir şekilde karşı değilim ama Nietzsche’nin bir lafı vardır hani, “Ben bu kulaklara göre ağız değilim”diye. Televizyonculuğumuz Türkiye’de oldukça ticari nedenlerle daha avam bir düzeye doğru evrildi yani daha popülist kültürün örneklerini sunan bir mecra haline dönüştü televizyon, dolayısıyla o mecra içinde benim yabancı dil bilmem de çok önemli değil, Türkçeyi güzel konuşmak da, zaten Türkçeyi güzel konuşmak gibi bir kaygı ortadan kalktı hatta yanlış konuştuğu zaman daha da avantajlı durumlara geçtiğini gördük. Onun için tabi televizyonla arama bir mesafe girmiş oldu doğal olarak. Yeni bir format yarattık bu arada biz. Yaratıcılık kısmı bizim için çok önemli. Dışarıdan alınan formatları yapmak değil de biz kendi formatlarımızı yaratmayı tercih ediyorduk. Tabi bu ticari olarak çok avantajlı bir şey değil. Kanallar önceden denenmiş, ne olduğu görülmüş şeyleri alıp prodüksiyonlarını yapmayı tercih ediyorlar ama bizim çalışmalarımız devam ediyor, inşallah çok yakında bu önümüzdeki yıl ekranlarda da olacak şekilde, başka açılımları da kapsayacak yepyeni, özgür bir formatla ortaya çıkacağız diyelim.


“TRT’NİN KAPILARI BANA KAPALI DEĞİL AMA BEN BİRAZ İÇE KAPALI BİRİYİM”


Başka açılımlar deyince aklıma TRT geliyor çünkü size eski TRT’li demek daha doğru. Kendi sunduğunuz programın kasetini bile size göndermeyecek kadar değişen bir TRT’den söz ediyorsunuz. Peki eski yasak listeli dönemden, çocuk kanalı ve Kürtçe kanala doğru açılım yapan TRT’nin kapanan kapıları ardında kalma nedeniz ne olabilir?


Bu saptama çok da doğru değil, TRT yöneticileriyle gayet iyi görüşüyorum, program sundum, gayet iyiydi ilişkilerim, sayın genel müdürü ile de birkaç kere yanyana gelme fırsatımız oldu. TRT’nin kuruluş yıl dönemindeki özel galalarını ben sundum. TRT ile bir takım ilişkilerimiz sürüyor ama TRT’ye yeni formatımızla ilgili bir program sunduk ve kabul edildi ama sponsorun gecikmesinden dolayı o tarihe yetiştiremedik, belki aynı proje devreye sokulabilir. TRT’nin kapıları bana kapalı değil ama ben biraz içe kapalı biriyim, aldığımız eğitimden dolayı galiba, kendini çok ortalara atan, her kapıyı çalan, devamlı elinde projelerle oralara buralara giden tarzda değilim. Onun çin elimde projelerle gittim ve kapılar bana kapandı diyemeyiz. O biraz benim kişisel tarzımdan ileri geliyor.


“ELBETTE HEPİMİZ VATANIMIZI SEVİYORUZ AMA SORUNUZDAKİ GİBİ ÇOK AŞIRI MİLLİYETÇİ DEĞİLİM”


O kişisel tavrınızı profesyonellilikle nasıl örtüştürüyorsunuz onu çok merak ediyorum. Euoruvisonun 49’ncu  sırası bizim ülkemize geldiğinde Kıbrıs’a puanlama için bağlandığınızda, iyi akşamlar Konstantinopolis’ cevabını almış, ve kapatılırken Fransızca olarak kendilerine nazireyle: ‘Teşekkür ederim Güney Kıbrıs’ demiştiniz.  Uluslarası zeminde milli duygularınız, profesyonelliğinliğinizden daha mı baskın?


Yayında değil bu, son provadaydı. Yayında olsa asla yapmazdım. Sunucunun gözle görülen sorumluluğu sahnede şovu, gelişen programı doğru biçimde, doğru saatlerde seyircinin en çok zevk alabileceği biçimde sunmak, yönetmektir. Ama sunucunun görünmeyen görevleri vardır, özellikle uluslar arası kritik olabilecek noktalar taşıyan organizasyonlarda. Bu canlı yayınlarda, asıl performansta çıkabilecek olası sorunları engellemeye yöneliktir, tabi üst düzey bir sunucudan bahsediyorum ben. Bir sunucudan Türkiye’de kimse böyle bir şey beklemiyor aslına bakarsanız. Ama ben profesyonelliğin ve meslek felsefesinin en üst seviyelerinden konuşmaya çalışıyorum. Dolayısıyla Konstantinopolis meselesinde genel koordinatör Bülent Osman’ın, Meltem ile bize söylediği, bandı yayın arabasında izlediğimiz zaman bunun önemli bir sorun çıkarabileceğini, en azından TRT’nin çok yıpranabileceğini, müthiş eleştiriler alabileceğini, buna göz yummak, bir şeyler yapmak gibilerinden bir şeyler olduğu için orada konuştuk, “sen istersen bir şeyler yap”dedi Bülent. Aslında o kısımları Meltem konuşuyordu, -Meltem, dedim, yine Konstantinopolis diye başlarlarsa bana bırak dedim, tamam dedi. Son genel provada onlar, “Konstantinopolis” dediği zaman, ben çok kibar şekilde, bizim bu konuda bazı hassasiyetler olduğunu, sizin kötü niyetle söylemediğinizi biliyorum ama yine de son 5-6 yüzyıldır Türkiye’de İstanbul deniliyor, siz de öyle söylerseniz çok mutlu olacağım diye çok yumuşak bir şekilde belirttim. Israr etti, ama biz Konstantinopolis diyoruz dedi, “-ha öyle mi, peki o zaman buyurun puanları verin, iyi akşamlar, Güney Kıbrıs” dedim, çünkü biz de öyle diyoruz onlara, yani ‘biz diyoruz’la olmaz. Uluslar arası organizasyonlarda, ‘biz diyoruz’la olmaz, onun resmi, diplomatik adı neyse diplomatik adını kullanacaksınız. Dolayısıyla bunu provada yaptım, böyle bir şeyi profesyonel olarak asla yapmazdım, çünkü diplomatik bir skandal çıkabilirdi.  Ve eminim ki o anda, Ankara ile çeşitli Avrupa başkentleri arasında telefon akışı gitti geldi. Aldım o riski, çünkü gecenin mükemmel geçmesi gerekiyordu, nitekim o riski aldım, ortalık karıştı, akşam “çok güzel İstanbul!” dediler. Bu sunucunun seyirci tarafından bilinmeyen göz ardı edilen çoğu kimsenin önemsemediği, aklına bile gelmeyen bir sorumluluğudur. Sunucunun işlevlerinden biridir ama çok üst düzey profesyonellikte. Elbette hepimiz vatanımızı seviyoruz ama sorunuzdaki gibi çok aşırı milliyetçi değilim. Daha hümanist ve daha evrensel düşünmeye çalışan bir insanım. Türkiye’deki kötü durumda olan çocuğa tabi ki yardım etmek isteriz ve içimizi paralar ama Afrika’daki açlıktan ölen çocuklar da bizi daha az etkilemiyor doğrusunu isterseniz. Dolayısıyla benim asla aşırı milliyetçi değilim, ama vatanımı severim, bu toprağa bazı şeyler borçlu olduğumuzu düşünüyorum, özellikle bize dünya standartlarının üzerinde iyi bir eğitim verdikleri için.


Sahne sorumluluğu deyince yine o sahnede yaptığınız rötüşlerden ve kurtarışlardan söz etmek istiyorum. 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin açılışında siz, konuk oyuncu Michael Madsen’ı takdim etmeyi unutunca alkollü olan aktör, töreni terketmişti. Dönülmez hatalar için sırrınız nedir?


Yanlış. Unutmadım, benim sahnede unutmam çok güç, çünkü ben kartonları arka arkaya koyarsını, aceleyle kartonlar karışır diye bir şey yok, her şeyim bilgisayarın içinde, ben bilgisayarı pronter olarak kullanıyorum. Bu da mesela benden başka kimsenin yapmadığı bir şey. Bilgisayarı kullandığım için her şey yazılır benim, artı bilgisayar çöker, elektrik kesilir diye altta kopyası vardır, en kötü ihtimalle onu bilgisayarı üzerine koyarım oradan devam ederim. Ama unutmak diye bir şey söz konusu olamaz.  Michael Madsen çok sarhoştu, festival yöneticileri korkuyorlardı onun sahneye çıkmasından, onun için ayrı ayrı iki yerde sunduk, diğer yabancı konuk ve daha  sonra da Michael Madsen çıkacaktı. Fakat o bir süre aradan geçince onu çıkartmadık, unuttuk zannetmiş. Ama kendisi gitmiş, belki de onu bahane etti, gidiyim rakı içeyim dedi, sırası geldiğinde vardı, şimdi yok diye bir sunuş yapmadım devam ettim.


“ONU SÖYLEYEYİM ÇOK PROFESYONELİMDİR.”


Yani sahnede dönülmez hatalar içinde bulunduz mu, kurtarmakta zorlandığınız durumlar?


 Oldu tabi, ben unutkanım yani, hafızama güvenirim diye bir şey yok


Yoktur ama kendinizi garantiye alıyorsunuz, bu da bir güven unsurudur


Tabi onu söyleyeyim çok profesyonelimdir. Unutma olabilir ama yan tedbirlerle o unutma yine olabilir, onu minimuma indiriyoruz sadece. Türk Hava Yollarının çok önemli bir imza törenini sunacaktık. Bir gün önce de İzmir 2015 expo’nun kararı verilecekti, İzmir valiliği karar, canlı yayında verilecek, Nisan ayı mıydı neydi, gece oradan uçağa bindim, prova yapalım dediler, yarın sabah yaparız dememize rağmen geceden görmek istediler, prova yaptık, ertesi gün sabah bir kalktım, sesim çıkmıyor! Bu felaket bir şeydi çıkmıyordu ses, maalesef. Mikrofonu elime alsaydım ağzımı yaklaştırırdım, böyle de bir hata oldu. Hatalar böyle üstüste gelir. Onun için ilk hatayı yapmamak lazım ama hata benim değil sonuçta, sesim kısılmış. Güner Özkul ile birlikte sunuyorduk, ben yine bir kaş göz işretiyle benim bölümlerimin çoğunu Güner okumaya başladı ama bir kaç tanesini de ben okudum, sahneye çıkmış bulundum zaten bir defa, bir espriyle bağlamaya çalıştım, havacı olduğum için, “Bazı emergency durumlar vardır dedim, motorlardan birinin bozulması gibi, bu acil durumlarda bir pilot olarak yapacağınız şey, en yakın meydana inmektir fakat ne yazık ki burada benim için en yakın meydan bu törenin sonu, kusura bakmayın”dedim, herkes alkışladı. Ama yine de tabi çok üzüldüm. Oluyor böyle şeyler, ne kadar özenli olursanız olun, aksilikler çıkıyor, bizim işimizin zorluğu da o.


“HER ULUS LAYIK OLDUĞU SUNUCULARIN PROGRAMLARINI İZLER”


Unutmak dedik, unutturulmayı ele alalım mı,  Çeşitli forumlarda, sizin seksenli yıllara damgasını vuran bir televizyoncu olduğunuz, hatta TRT’nin demirbaşı sayıldığınız, Onno Tunç’un vefatıyla birlikte pilot olmanız nedeniyle ekranlarda göründüğünüze sonra tekrar kaybolduğunuza dair sitemler var. Bu sıklığın kırıklık göstermeye başladığı yer ve zaman neresi, Yani görüntünüzün eriyerek kaybolması?  


Bir sağlık sorunu olmadığı sürece biz buradayız, çünkü aktörün ve sunucunun yaşı olmaz. Çünkü Halit ağabey bugün hala çıkıyor ve bazı geceleri yönetiyor, gayet de başarıyla yönetiyor, çünkü işine büyük bir saygıyla yaklaşıyor ve hala bugün de elleri titreyerek çıkıyor sahneye. Dolayısıyla yaşı yok bu işin. Kırıklık diye bir şey yok. Ben bir şeye inanıyorum, nasıl ki her ulus layık olduğu kişiler tarafından yönetilir, her ulus layık olduğu sunucuların programlarını izler ve her televizyon yöneticisi de layık olduğu insanlarla çalışır diye düşünüyorum.  O daha iyi yahut bu daha kötü anlamında söylemiyorum, ama herkes layık olduğuyla birlikte çalışır hangisinin daha iyi ya da kötü olduğuna kendisi karar verecektir tabi.


“DÜŞÜNCELERİMİ MİLİTANCA BİR ŞEKİLDE SAHNEYE YANSITMAYI ASLA DÜŞÜNMEDİM”


Layıklığı siyasete vurduğunuzda, siyasetin üzerinizdeki etkilerini konuşmak istiyorum. Örnek, RTÜK Başkanı Dr. A. Zahid Akman ile hükümetin belli sözcüleri arasında bir istifa çağrısı süregeliyor. Radyo ve televizyonların hükümetin tekeline, emrine yada kurallarına göre yayın yapıyor olması size geri çekilme hissi veriyor mu, siz yayıncılık hayatınızda ne kadar siyasetin etkisi altında kaldınız?


Tabi ki herkes gibi benim de bir dünya görüşüm var, siyasi görüşlerim de var, bunlar daha çok evrensel ve daha modern bir çizgi olarak niteleyebilirim kendi duruşumu, var oluşumu. Kendi düşüncelerimin de savunulabileceğine inanırım ve ondan da çok ödün vermek istemem doğrusu ama mesleki hayatımda bu düşüncelerin elbette bir etkisi olacaktır ama militanca bir şekilde bu düşünceleri sahneye yansıtmayı asla düşünmedim asla da düşünmem ama yeri geldiği zaman elbette ki, kendi dünya görüşlerim doğrultusunda, sunuşlarımın içerisinde belli şeyler ‘gerçekten yeriyse’sunabilirim. Mesela, afife tiyatro ödüllerini bu sene sunarken, Türkan Saylan’ın son günleriydi ve o ara müthiş bir haksızlığa uğradığını düşünmüştüm.


“POLİTİK OLARAK ANGAJE GÖRÜNMEK TARAFTARI DEĞİLİM”


Evet müthiş bir alkış kopmuş


Orada mıydınız siz de?


Hayır görüntüsünü izledim.


Yani alkış zaten gelecektir oradaki insanların pek çoğu Türkiye’deki insanlar.
Hatta alkış bitmezse programın sonuna gelemeyeceğinizi söylemiştiniz.


Bravo siz dersinize çok iyi çalışmışsınız. Bana ne gerek vardı, siz yazsaydınız kendiniz.  Evet onu orada söylemek gerekiyordu. Türkan Saylan’ı alkışlatmak ve saygılarımızı sunmak gerekiyordu çünkü haksızlığa uğramıştı. Haksızlığa karşı benim çok ciddi bir alerjim var, orası da bir tiyatro sahnesi olduğu için, Türkan Saylan da eğitime katkıda bulunmuş çok önemli bir insan olduğu için, orada bir parça karıştırdım kendi düşüncemi. Ama hedef kitlemizin de aşağı yukarı bu fikirde olduğunu biliyorum. Provoke etmek için tam karşı görüşte olan insanların bir gecesini sunuyor olsaydım, orada belki, belki değil herhalde değinmezdim. Orası yeri olmazdı, sahnedeki performansı bozacak bir şey olurdu. Halbuki sahnedeki performansı, tiyatro ile ilgili bir ödül törenini destekleyecek nitelikte idi, onun için kullandım. Ama tabi kullanayım mı, söyleyeyim mi, söylemeyim mi diye önceden üç kere düşünüyorum. Özellikle şirketlerin gecesi fazla politik de olmaması lazım, ben de zaten çok politik olarak angaje görünmek taraftarı değilim. Ama gerektiği yerde de gerektiği dozda gayet efendice bir göndermede bulunmanın da bir sakıncası olmadığını düşünüyorum. O kadar etkiler beni mesleğimde, yoksa sahnedeki performansım aslında oldukça bağımsız bir performanstır ama bütün bunlar da yine yerine göre. 


“BEN RUM KÖKENLİ VATANDAŞLARIMIZIN,  KÜRT VATANDAŞLARIMIZDAN DAHA ÇOK HAKSIZLIĞA UĞRADIĞI KANISINDAYIM”


Haksızlığa alerjiniz üzerinde durulması gereken bir durum. Çünkü ülkemiz içinde yaşanan kaosa yönelik fikrinizi almak istiyorum. Toplum baskısından kurtulmak için çırpınan bir adamın canavarlaşma öyküsünü işlediğiniz bir film vardı, Canavar Cafer. Bugün kapatılan DTP ve liderlerinin ayaklanmasını canavarlaşmaları olarak mı izliyorsunuz?

A evet, Ali Poyrazoğlu oynadı, ben daha farklı bir roldeydim. Çok zor bir konu, çok kapsamlı bir konu. Bir tek doğru yok bu soruda. Elbette ki bazı haksızlıklara uğradığını biliyoruz, Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarımın. Çok da inkar etmemek gerekir; bazı insanlar, bazı dönemlerde hor görülmüşlerdir, ama buna karşılık bir kişi sadece Kürttür diye Türkiye’de herhangi bir makama gelmesi engellendi denilirse orada çok aynı fikirde olamıyorum. Çok zor çok karmaşık bir konu. Buna karşılık ben Rum kökenli vatandaşlarımızın daha çok haksızlığa uğradığı kanısındayım. Ermeni kökenli vatandaşların, bizim komşumuz, bizim yurttaşımız olan insanların, bizlerle yani Türk kökenli(hangimizin Türk hangimizin ne olduğunu da belli değil artı) ama gayri müslüm olmayan yurttaşlardan ayrı tutulduğu  ve onlara da  bazı haksızlıklar yapıldığı ne bileyim işte, askere giderler silah vermezler veya geri planda çalıştırırlar onları, eğitimleri gibi bazı haksız olaylar oldu çünkü Türkiye’nin ruhu bu değil. “Ne mutlu Türküm diyene” Türk olduğunu, bir yurttaş olarak, bir etnisite olarak değil bir yurttaş olarak Türk olduğunu kabul eden insanların tamamıyla devletle, kanun karşısında eşit olmalarını gerektiriyor aslında. Yani bizim kurucu felsefemiz bu ama ne yazık ki devletler arası tartışmalar bu işi çığrından çıkartmış(mübadeleler…)Ben çok üzülüyorum, keşke eskisi kadar Rum komşularımız olsaydı bizim!


“KİŞİSEL DÜŞÜNCEM, AÇILIMIN, MAALESEF GEREKSİZ BİR KAOSA YOL AÇTIĞI KANISINDAYIM”


İşte bu üzüntünüz organizasyonlara da yansıyor belki çünkü siz Medeniyetler arası diyalog ve insan hakları festival ve organizasyon sunuş konuşmaları da yapmıştınız. Terörizmin son bulmasına yönelik nasıl bir nidanız olsa ne derdiniz?


Terörizmi  baştan itibaren, zaten lanetlememek mümkün değildi. Terörizme karşı olmak gerekiyor, terörizm saçma bir şey, bırakın terörizmi insanın insanı öldürmesine karşı olmak gerekiyor(adi bir cinayet de olsa)töre cinayetlerinden başlayarak bu insana yakışan hele hele 21’nci yüzyıla yakışan bir davranış değil. Eğer açılıma gönderme yapmak istiyorsanız, kişisel düşüncem açılımın iyi hazırlanmış, iyi düşünülmüş, toplumun bütün katmanlarıyla iyi paylaşılmış, ondan sonra alenileşmiş, ortaya koyulmuş bir şey olması gerekirdi, iyi düşünülmeden, muhtemelen politik münazaralarla hazırlanmış bir şey olmasa bile o algılamayı yarattığı için maalesef gereksiz bir kaosa yol açtığı kanısındayım. Görünen de o zaten. Benim kanısında olmam önemli değil, her tarafta durup dururken karışıklıklar ortaya çıktı, umarım daha aklı başında bir yola girer ve o zaman dere yatağından daha düzgün bir biçimde akar çünkü şu anda Türkiye’ye yararlı olacağına çok inanamıyorum bu tartışmanın.

İnsanı vurmak bile yanlıştır deyince benim aklıma “Rol için çiğ tavuk bile yenir diyerek "Se Upp för Dararna/Kapılara Dikkat" adlı film için bir hastanenin Kalp ve Damar Cerrahisine gitmeniz geldi. Stockholm metrosunda makinist olarak çalışan bir Türk kalp cerrahını canlandırmıştınız. Rolü gerçeğe uydurmak mecburi hizmet midir?

Hayır, hayır bu biraz keyfe keder bir rol çalışmasıydı, rol içindeki doktorluk yaptığım sahne, 100 dakikalık filmde 2-3 dakikalık bir sahne. Fakat yine de nasıl yapıldığını görmek istedim, o atmosferin içinde olmak istedim, ayrıca şansım, kız kardeşim Siyami Ersek’te anestezi uzmanı olarak görev yapıyor dolayısıyla baş hekimden izin alarak onların şefleri çok değerli bir cerrah, Sabri Dağsalı, benim sınıf arkadaşım, bu avantajlar olduğu için gidip onu görmeye değer, bir şeyler de katabilir diye düşündüm. Ama filimde çok küçük bir sahne o, ne kadar yararı oldu, ne kadar olmadı bilemem ama en azından ben gitmiş, kendimi tatmin ettim, eğer yapabileceğim bir şey varsa niye yapmayayım rolüm için, belki kullanırım, orada öğrendiğim bir iki şey işime yaramıştır ama bir caniyi oynamak için cinayet işlemek gerekmez, omlet yapmak için yumurtlamak gerekmediği gibi.

Burada gerçeğe uygunluğun yanı sıra İsveç’te Türk imajını temsil etme sorumluluğu da yatıyordu.

Evet o da var, İsveç sineması çok gelişmiş bir sinemadır. Orada çok önemli yönetmen Ingmar Bergman’ın geleneğinden başlayarak çok önemli oyuncular çıkartmıştır. Gerçekten oyunculuk düzeyleri çok iyidir, dolayısıyla bir Türk aktörü olarak oraya gittiğiniz zaman elbette kendi toplumumu temsil ediyor oluyorum. Dolayısıyla en iyisini yapmaya çalıştım, pek de fena olmadı sanki.

“YAPTIĞIM HER ŞEYİ EN İYİ BİÇİMDE YAPMAK İSTİYORUM.”


Sunuculuğunuz dolayısıyla da bu kadar fazla ve uzun yıllar süren temsil duygusu sizin benliğinizde tahribata yol açtı mı?Yani hep birileri yada bir şey için en iyisi olma gayreti size ne istediğinizi unutturdu mu?


Temsil duygusundan değil ama perfoksiyonist dediğimiz bir yanım var, o da tamamen eğitimle ilgili bir şey. Öyle eğitilmişiz biz, yerleri süpürüyorsak , en iyi şekilde süpürmek isterim, köpeğimi yıkadığım zaman da en iyi şekilde yıkamak isterim, ayakları elleri en güzel şekilde yıkanacaktır, bulaşığımı en iyi yıkarım…Bu bize verilmiş, iyi midir, kötü müdür bilmiyorum. Bir sorumluluk belki de sırtımızda yük olarak verilmiş. Çünkü insanlar çok mükemmeliyetçi değil. Hayatta çok ciddiye alınacak bir şey değil, gelip geçiyor işte. Ama kişiliğim bir parçası, onu da değiştiremem, dolayısıyla yaptığım her şeyi en iyi biçimde yapmak istiyorum.

Peki bu temsil yetkisini halka serzenişe yani politikaya uyarlamayı düşündünüz mü?

Hayır, düşünmedim. Taş yerinde ağırdır, ben kendi mesleğimde en iyisini yapacağıma inanıyorum, politikacı olarak en iyilerden bir olabileceğime inansam belki onu da denerdim ama hiç öyle bir hevesim olmadı, bakanlık gibi hevesim olmadığı gibi özellikle de kaçınırım böyle şeylerden. Benim tarzım değil, ben kendi mesleğimi yaparak hem toplumuma, hem dünyaya, hem kendime hem kendi yakın çevreme, köpeklerime, oğluma daha yararlı olduğuma inanıyorum.

“BEN ÖYLE ÖNÜNE HER UZATILANI ALAN BİR OYUNCU DA DEĞİLİM”


Bu film ile İlk kez yönetmenlik yapan Helena Bergström, sizi, "Türkiye’nin en iyi oyuncularından biri" olarak tanımlamıştı. Sizin oyunculuğunuzu kabil yani olanaklı kılan şartlar nelerdir?

Bir defa kendime uygun olabileceğini düşündüğüm güzel bir senaryo ve tabi birlikte çalıştığım insanların güvenilirliği çok önemli benim için. Helena Bergström, "Türkiye’nin en iyi oyuncularından biri olmalısın”demişti, benim oyunculuğumu çok beğeniyordu, büyük bir keyifti onunla çalışmak. İstanbul film festivalinde en iyi oyuncu ödülü almış, muhteşem bir oyuncudur aynı zamanda. Helena’nın söylediği şu:”Senin herhalde Türkiye’de hiç boş vaktin yok,devamlı film çeviriyorsundur değil mi?”dedi. Ben dedim ki, “Hayır, nasıl olabilir dedi, dedim ki:”Kaç yıldır hiç film çevirmedim, herhalde Türkiye’deki meslektaşlarımız beni oyuncu değil de sunucu olarak algılıyor, biraz da dar açıdan bakıyor insanlar demek ki bu şeylere, birkaç tane filmde eskiden oynamıştım”dedim.  Ben öyle önüne her uzatılanı alan bir oyuncu da değilim. Bazıları piyasada olmak doğrudur diye düşünürler, çok ince eleyip sık dokumaz, haklıdırlar da, çünkü uzaklaşınca giderek uzaklaşıyorsunuz, bana biraz da olan odur, yoksa ben hala buradayım. Ama giderek daha az televizyonda görüyorsunuz beni, filmlerde görmüyorsunuz. Bana heyecan veren işleri seviyorum, sunuculukta da öyledir, biz her şeyi kabul edemeyiz, gelen teklifler de benim kabul edeceğim türdendir, yoksa beni aramazlar. Kazara yanılıp da aradılarsa, kusura bakmayın bu bana çok uygun değil diyebilirim veya kibarca farklı bir bahane uydururuz.

“BEYAZ, ‘R’LERİ SÖYLEYEMİYOR, NORMAL KLASİK KAVRAMLARIN İÇİNDE SUNUCU OLMAMASI GEREKİR.”,” TELEVİZYON HER ŞEYİ ÇOK FAZLA DEMOKRATİKLEŞTİRDİ”


Yeni nesil sunucular, televizyoncular için sizden duymak istiyorum, Afife Jale ödüllerinde ödül kazanan Günay Karaca’nın boyu mikrofona yetişmeyince kollarından tutup kaldırarak konuşmasını yapmasına yardımcı olmuştunuz. Mecazi anlamda,  sunuculuğa soyunan kişilerin kendisini mikrofonla eş değer görmesi için hangi özelliklerle donanması gerekli dersiniz?

Günümüzde bunların çok fazla geçerliliği yok. Klasik sunuculuk veya oyunculuk nasıl olmalı?…Sunucu; dilini çok güzel konuşmalı, düzgün cümleler kurmalı, meramını anlatabilmeli, hem güzel konuşmalı, hem de alttaki mesajı verebilmeli, nasıl yönetmek istiyor insanları, onlara hangi enformasyonu vermek istiyor?Ne şekilde davranmalarını istiyor; alkışlasınlar mı, üzülsünler mi, düşünsünler mi? bütün bu duygu gel-gitlerini kontrol etmek durumunda insan. Ama bunların çok bir geçerliliği yok. Sunucuya şovmen diyorlar daha çok…ama, Beyaz’a bakalım, Beyaz, ‘r’leri söyleyemiyor, normal klasik kavramların içinde olmaması gerekir. Ama oluyor, insanlar da beğeniyor, o da gayet başarıyla işini götürüyor, mesleğinin en üst noktasına çıktı kendi yapmak istedikleri açısından. Televizyon her şeyi çok fazla demokratikleştirdi. Bu 70’li yıllarda zaten Andy Warhol’un söylediği bir şey,” Bir gün gelecek herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” Artık çok demokratik. Herkes şarkı söylüyor, müzik yapıyor bilgisayarlarda. Bence insanlar kendini tanımlayıp, kendi yaptığı işe o kendi tanımlarının çerçevesinde en iyiye ulaştırmalı yoksa boyu çok kısaysa, sunucu?...olur, boyu çok kısaysa? …aktör de olur, boyu çok kısaysa?...akrobat da olabilir. Her şey olabilir çünkü her şeye yer var dünyada. O kadar çeşitlendi ki her şey; sanat, televizyon, teknoloji, artık her şeyin bir alıcısı var. kısıtlamalar kalktı artık. 

“BİRKAÇ KAHKAHA ALACAĞIZ DİYE HEM KENDİMİZİ REZİL ETMEYELİM”, “İNSANLARI GÜLDÜREBİLİRSİNİZ, BİLMEYENLERİ GÜLDÜREBİLİRSİNİZ AMA BU BİLENLERİ ÜZER”


Öyle olmasaydı demokratikleşmeseydik, Korhan Abay’ın penceresinden bugünün sunucuları için umudunu koruduğu isimler kimler olurdu? Çünkü Behzat Uygur bugün saç şekliyle ve sempatikliği ile sizin havanızı veriyor…

Behzat çok küçük yaşlarından beri tanıdığım çok şekerdir, severim…Klasik deyimiyle arkanda kimi veliaht bırakırsın tarzı şeyler vardır ya, ben o konulara girmiyorum, herkesin tarzı farklıdır. Behzat’ların, Uygur kardeşlerin de farklıdır, Beyaz’ın da farklı, sunuculuk yapan başka genç kardeşlerin de tarzları farklı.

Ama Orhan Boran olsaydı, sizin isminizi verirdi rahatlıkla…

Bilmem. Ve bu da beni çok mutlu ederdi. Belli biri isim vermek çok doğru değil. Benim beklediğim şeyler şunlar: Türkçenin çok güzel kullanılması, avamlaşılmaması, espri yapacağım diye Shakespeare’in bir lafı vardır, Hamlet’in içinde oyunculuktan bahsettiği bir sırada:“ Gerçeği büyütmekle yada küçültmekle (yani rolü abartmakla demek istiyor, maymunluk yapmak diye tabir ettiğimiz bizim), insanları güldürebilirsiniz, bilmeyenleri güldürebilirsiniz ama bu bilenleri üzer.Oysa bilgili bir tek dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.” der. Dolayısıyla bence bu önemli. Birkaç kahkaha alacağız diye hem kendimizi rezil etmeyelim, hem karşımızdaki insanları harcamaya çalışmayalım. Ve ne çok karşı olduğum, asla tahammül edemediğim şey de, karşındaki insanla alay etmek. Karşısındaki insanın fiziksel bazı eksiklikleriyle alay etmek, bunu da yapan bazı meslektaşlarımız var çok sevdiğim arkadaşlarım olmasına rağmen, bundan kaçınmak gerekir, bu sunuculuk falan değil o zaman soytarılığa giriyor. 

“EUROVİSİON’UN UZMANI DEĞİLİM”,” BİRİNCİLİK HER ZAMAN ALINACAK BİR SONUÇ DEĞİL.”


Limi limiley’i seslendiren Eurovision solistine yönelik benzer aşağılamaların da karşısında durmuştunuz. Eurovision tanıtım konusunda eleştirilse de tebrikin kralını hep sizin sunuculuğunuz aldı. Tanıtımın, prodüksiyonun eksikleri konusunda bir öneriniz var mı, Murat Boz’un ismi açıklandı, Eurovision’un geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

 

Tabi hepsinde emek var. Emek vermiş insanlar, inanmışlar, yapmışlar, saygı duymak lazım. Sağ olun değil, o çok büyük bir organizasyondu ve çok büyük başarıyla yapılmış bir organizasyondu, orada yüzlerce kişinin çok ciddi, özverili emekleri vardır, tabi biz görünen yüzüyüz, onun için önemli, bir de biz modern Türkiye’nin yüzü olarak dünyaya hitap ettik. Bunlar çok büyük bir onur, ama Eurovision’un yanında sunuculuğumuz, ne münasebet? Biz orada çok küçük bir katkı yaptık. Ben Eurovision’u sunmaktan onur duydum, gençliğimde hayal ettiğim şeylerden bir tanesi. Bu kadar dersinize çalıştığınıza göre onu da siz mutlaka biliyorsunuz da zaten fakat müzikten çok anlayan birisi değilim, Eurovision’un uzmanı değilim, Eurovision da bir stildir, müzik tarzıdır, çok güzel bir parça olabilir ama Eurovision’da hiç şansı olmayabilir, çok kötü, uyduruk bir parçadır ama en üst sıralara çıkabilir. Eurovision’da kendimi çok uzman görmüyorum, söyleyeceğim şeyler yanlış olabilir ama Türkiye’nin tanıtılması için bir fırsat ve en iyi, uzman kişiler tarafından ciddi bir çalışmayla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son yıllarda başarılı sonuçlar alıyoruz ama birincilik her zaman alınacak bir sonuç değil.

YORUMLARINIZ
DR.X - 11.01.2010 20:57
TAŞNAK ERMENİLERDEN,RUMLARDAN DOST OLMAZ. <br>Aslında ben de isterim Türkiyede Daha çok Rum komşumuzun olmasını. <br> <br>Rumlar,Bızans entrikalarını oynamalrı için,Türkleri bitirecek bir ortamları olması gerek. <br> <br>Kendi memleketimizde,o ortamı onlara yaratmıyacağımızı iyi bildikleri için,bir savaş olmadan,Rumlar Türkiyede asla Bizans enrikalarını seçmezler. <br> <br>Onlar,oyunlarını oynayacak ortamları çok iyi bilirler.Meselâ Kıbrısda. <br> <br>Daha çok rum komşusu olamak isteyenler,gitsinler kıbrısa, rumların komşusu olsunlar.Ama,sakın "Türk Ordusu İşgalci değildir" demesinler. <br> <br>Derlerse,onların dümeninde gitmezlerse,bitecek öldürülecek günleri de saymaya başlasınlar. <br> <br>RUMLAR NE ZAMAN BİSANS ENRİKALRINI OYNAMAYA BAŞLAYACAKLARINI,ZAMANINI ZEMİNİNİ ÇOK İYİ BİLİRLER.
osmanli - 07.01.2010 22:53
mehmet beyin yorumuna: <br> <br>valla ben yunan türklerini taniyorum ve kimse yunan mezalimi altinda inim inim inlemiyor. siz hic gidip kendiniz bu insanlarla konustunuzmu? hic türkiyeye izine gelen türklerin yunanistanda ne kadar sicak bir ilgi gördüklerini duydunuzmu? osmanli zamaninda bizler ici ice yasamisiz neden bu degisti neden o kadar yunan asilli türk vatandasi türkiyeden ayrildi hic düsündünüzmü? hic insanlar rahat olduklari yeri terk ederlemi hic düsündünüzmü? hic bu insanlarin yunanistanda ne kadar dislandiklarini biliyormusunuz? bu ne kadar kin bu nekadar nefret. su bir gercekki her milletin insani insan. türk olmakla bir sey olmuyor. türk olupta cahil kendilerini bilmeyen insanlar yokmu? insaf be!
mehmet bey - 06.01.2010 06:03
"Keşke eskisi kadar Rum komşularımız olsaydı" veya benzeri laflar açılımla beraber TURUNCİSTLERDE moda oldu.... <br>Bu lafı güzaf kulağa hoş geliyor,barış <br>,dostluk,insanlık ve hoşgörü....ne kadar güzel değilmi ???....evet güzel....bu lafı bir Türk söyleyebiliyor....Gümülcinedeki Soydaşlarımız Yunan mezalimi altında <br>inim inim inliyor....bir yunanlı çıkıp <br>"Keşke eskisi kadar Türk komşularımız olsaydı" diyormu ???....nerede insan hakkı,nerede,nerede.... <br> <br>
akın - 05.01.2010 00:10
koray bey fantazi yapmış...
ik - 04.01.2010 23:48
korhan bey ne kadar sevecen bir insan...çok kaliteli...keşke sizden de her mahallede bir tane olsaydı...zaten o zam rum komşularımız gitmek zorunda kalmazdı
uzaklarda - 04.01.2010 23:26
köpeklerde röportaja ayrı bir hava katmışşş... <br>hülya hanım her zaöanki gibni çok zarifsiniz.... <br> <br>yine röp de ustalığınzı konuşturmuşsunuz...... <br>
eski dost - 04.01.2010 23:24
çok guzel röp olmuş her zaman gibi yine uzun ve emek sarfeidlmiş bir röportaj eline sağlık hülyan hanım
Ayşe Dilek Orhan - 04.01.2010 21:19
Hülya Hanım, paylaşımınız ve keyifli röportajınız için teşekkür ederim. Korhan Abay, keşke ondan bir kaç tane, hatta onlarca daha olsaydı dediğim çok kıymetli bir isimdir. Tebrik ederim.
efulim - 04.01.2010 14:52
keşke rum dostlarımızdan ziyase eskisi gibi kardenizli dostkarımız olsyadı...
yabancı - 04.01.2010 14:50
hülya hanım her zamann ki gibi guzel röp olmuş, hele köepkelerel çekilen fotolarda güzel....
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1

Share on Facebook