Bu bayram da sıcacık kanlarının üzerinden yükselen dumanı, kazılan küçük çukura dolup, üzeri kapanana, derisi yüzülüp, yağlarından ve sinirlerinden ayrılana kadar olan yaşamını senin ibadetinden sayan kurbanlıklarla geçirdik. Ekolojide hayvanların birbirini avlayıp, yemesi üzerine kurulu dengesini, ot ve leş yiyenlerin bozduğu gibi bir karşı duruş içinde değilim. Farzsa farz. Onlar da belki kurban olmayı, Allah’ın emri adına bir şehitlik algısı içinde karşılarlar, sorulabilse. Onların dağlardan, yaylardan, mezbahalara, kasap duvarlarına ve cam tezgahlarına besmelesiz taşıyan ellerin yada araçların dışında bir niyetle kesilmeleri de yüreğimi tok tutuyor.
Hayvanların; doğmak ve doymak dışında önemsedikleri çok şey vardır. Mesela, yavrularını koruma duyguları, belki sadece çiftleşmek için ama eşlerine karşı gösterdikleri ihtimam, dağınık bir düzenin parçaları olmalarına rağmen kendilerine alan seçmeleri, dinlenmek için mevsimlerin dördüncüsünden Azrail gibi bir tokat yemeleri ama insanlara göre tekrar uyanma şansının ellerinde bulunması, üremeleri sonucu ömür boyu bağlılık duymadıkları yakınları, yaradılışlarına özgü; yerde, gökte, denizde, dinlerini devletlerinden özgürlükleriyle ayırmaları ve daha bir çok şey. Elmanın kabuğunda, kıvırcığın yaprağında, ıspanağın sapında, üzümün çöpünde gezinen en küçük canlının da sudan alacağı vardır elbette…Onlar ise Allah’a karşı son görevini yerine getirme vakarlığı içinde bağlanan gözlerini çözmüyor, boynuzlarından sürüklenilmesine aldırmıyor…Elden kaçanları ve ayaklarına sicimi geçirtmeyen ekabirleri saymıyorum. Onlar Allah’tan korktukları bir suç işlemişler gibi görünse de, dünyadan epeyi sebeplenmişe benziyorlar…Ve nihayet bir kemikli, bir etli parçalardan oluşan dağıtım başlarken, gerçek yerine ulaşır, kurbanlar. Kurban kesmeye muktedir olmayan kendilerinden önce mangal kokularının kapılarını çaldığı fakir ailelerin duasıyla ibadet, kabul dergahındadır artık. Kana belenen ellerin, bıçak kesiği parmakların ve tüylerindeki keskin kokuyu bıraktığı elbiselerin ardından sıra aylar sonra karşılaşılacak yüzlere gelmiştir.
Girilip çıkılan evlerin, öpülen yada tokalaşılan ellerin, yenilen tatlıların, dolmaların haddini ve hesabını kesen mesaj furyasına ne desem ki?
Bu mesajlar, banyo fayanslarına çamurlu ayakkabılarıyla giren birini hatırlatmıştır bana hep. Ya da mutfak tezgahına defterini koyup, ödevini yapan bir çocuğu…Bir de indirimli toplu taşımalarını zaman kaybı olarak gören araç sahiplerinin trafiğe yarım günlerini bağışlamaları...Bir kız çocuğunun pembe elbisesinin altına eski bir ayakkabısını giymek cihetinde olmasını…Traktör tekerinin arkasından böceklerin arasında başlayan şöleni…Gökte hilali ve ayı arayan ihtiyar bir zatı…Ne halk arasında Hakk ile beraber olmanın celvet’ine, ne de varlıktan varlığı yaratana sefer olarak, Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara’da kurulan bayramiyye’ye yakışıyor bu mesajlar bence. Evet kaybolan iletişim ve halkçılığımıza göre bu da bir şeydir diye düşünenlerimiz var içimizde ama inanıyorum ki hiçbir şey, bayram namazının çıkışından başlayıp, bayramın son gününe kadar devam eden tehniyet kadar sahici olamaz. Eğer illaki kimseyle göz göze gelmeden, fazla zaman ayırmadan bayramlaşmak istiyorsa insan, hala insan eli değerek postalanan kartpostallardan birine adını soyadını yazması yeterli. Yoksa kurbanların sıcacık kanlarının üstünden yükselen dumanın hatırasını bir tek, soğuk havada ipe asılan sıcak çamaşırlar yaşatacak...