CNNTÜRK Haber Koordinatörü, Medya Mahallesi program yapımcısı, yılların Gazetecisi Ayşenur Arslan Hülya Okur’a konuştu. Çocukluğuna, evliliklerine, inancına, medya mahallesindeki konumuna, yalnızlaştırılıp yalnızlaştırılmadığına, çalışanlarına karşı tutumuna, medyadaki kız kardeşleri için verdiği mücadeleye, sosyalist olmanın bedellerine dair bir çok konunun konuşulduğu mülakatın tamamı 23 Ağustos Pazartesi günü okurlarıyla buluşacak. Fakat şimdi Ayşenur Arslan’ın sıcak tartışma konuları hakkındaki fikirlerini sizinle paylaşıyoruz.
HABERX- HÜLYA OKUR
“BAZI ŞEYLERİ ERKEN GÖRÜP, CESUR DAVRANDIĞINIZ İÇİN ERGENEKONCU ZANNEDİLMEK, KOMİK!”
Size yönelik yaftalardan biri daha…Ergenekona açık destek verdiğiniz şeklinde. Siz bunu, yargısız infaza karşıyım şeklinde yanıtlamıştınız. Bugün geldiğiniz noktada Ergenekon davasının gerginliği, gerekliliğini tam karşılıyor mu?
Ergenekon davası denilen şeyin içinde ben kendi adıma mesleki tecrübeme dayanarak, okuduklarıma dayanarak, bir nüve olduğunu düşünüyorum. Tabi ki bu konuda karar, sonunda mahkeme tarafından verilecek olsa da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum fakat bunun yanı sıra pek çok insanın da gerçekten suçunun ne olduğunu bilmeden ceza evinde tutuklu olarak kalmasının yanlışlığını dile getiriyorum. Tuhaftır ki ben bunu bir yıl önce dile getirdiğimde bir takım yaftalamalarla karşılaşmışken, şimdi hemen hemen herkes aynı noktaya geldi. Bazen erken görmek, erken söylemek bir dezavantajdır, bizim mesleğimizde bile bu böyledir. Bazen KanalD Haber’de espri yapardık, ‘Hay Allah gene çok erken söyledik” diye. Çünkü gerçekleştiğinde sizin söylemenizin üzerinden bir süre geçmiş oluyor.
Sedat Ergin günlerdir Hürriyet’teki köşesinde; çok çalışkan bir insandır zaten, benim de paylaştığım ekolden gelir, araştıran, öğrenmeye çalışan, Ankara kökenli gazetecilerdendir, beraber başladık gazeteciliğe, müthiş çalışkan, bu yaz sıcağında, okuyor, karşılaştırıyor ve yazıyor, budur önemli olan. Benim yaptığımda bundan öte bir şey değildi, geçmişte de değildi, bugün de değil. Bakın, Mehmet Haberal’ın kitabı, ekranda da gösterdim, “Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Işık”. Ben bunu altlarını çize çize çalıştım, hepsini değil tabi, merak ettiklerimi. Hepsini okuduğumu söylersem yalan olur, ona ne zamanım ne sabrım kalmaz. Fakat merak ettiklerim isimler vardı, okudum, çalıştım. Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Işık bu kitabı, Ergenekon’a yakın, Ergenekon’a sempatiyle bakan, iki gazeteci olarak yazmadılar. Tam tersine karşısında durarak yazdılar. Dolayısıyla bundan çıkan sonuç benim için daha önemlidir. Çünkü ben konuyu araştırmak istediğimde onun sempatizanını okumuyorum, daha doğrusu sadece onun sempatizanını okumam, karşıt görüşleri de okumaya özen gösteririm ki bana bilmediğim, ihmal ettiğim bir açı göstersinler, bir pencere açsınlar. Burada baktığınız zaman da Mehmet Haberal’ın mahkemedeki savunması kitaplaştırıldı, onu okuduğum zaman da gördüğünüz bir tek şey var:”Bu adam niye içeride?”sorusu. O da bilmiyorsunuz onun niye içeride olduğunu. Bu ülkede siyaset yapmak, iktidarın karşısına bir siyasi oluşum çıkartmak suç mu? Hani nitelenmeye baktığınızda öyle gibi geliyor.
Ya da Ecevit’in sağlık durumu ile ilgili spekülasyonlar. Hani neredeyse ölümüne sebebiyet vermiş gibi. Ecevit sağlığında bunu kendisi ifade etmemişken hiçbir tek bulgu yokken, bir tek eski koruma müdürünün iddiasıyla bunun dile getirilmesi ve içeride tutuklu kalmasının gerekçelerinden biri haline gelmesi, eğer dile getirilmeyecekse ben zaten bu mahalleden toptan gideyim. Bunu dile getirdiğiniz için Ergenekoncu diyecekseniz de hakikaten iki kere düşüneyim, bu mahallede kalıp kalmamayı. Bizler özgür olmalıyız, özgür konuşabilmeliyiz, bu herkes için söz konusu olmayabilir ama düşündüğünü söylemek cesaret olarak gösteriliyorsa bu ülkede, ki öyle, o hale geldi, o zaman başka bir sorun var demektir ve o sorun sizin Ergenekoncu olmanız da değildir. Çünkü ben kendi adıma böyle olmadığımı biliyorum. Hakikaten biliyorum.
Ben Mustafa Balbay’la hayatımda bir defa karşılaştım. İlk içeriye girip çıktığında cezaevinden, telefon ettim ve ulaşamadım yani öyle bir bağım bile yok. Ama Balbay’ın neden içeride olduğunu soruyor isem eğer, bu soruyu sormam gerektiği içindir. Çünkü ben gazeteciyim, haberciyim ve demokrasiye gerçekten inanan bir insanım. Daha önemlisi hukuka, hakka inananan bir insanım. Haklar bütününe. Demokrasiden de öte çünkü klasik demokrasi anlayışı artık çok geride kaldı. Artık hukuk ve haklar bütünü diye bir şey var dünyada. O bile nerdeyse eskidi. O yaftalamalar, göz korkutmak için. Ya da kişisel intikamlar için, ya da kendilerini haklı çıkartmak için diye düşünüyorum. Bir ara çok ciddiye alıyordum şimdi çok cidiye alamıyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı Gül, Haberal’a selam gönderiyor, sağlık durumunu soruyor ve rahatsız olduğunu ima ediyor. Bir çok insan bu durumda. Yani bunu biraz daha erken görüp, biraz daha cesur davranıp söylediğiniz için Ergenekoncu zannedilmek, olsa olsa komik!
***

“OĞLUMUN HAYAT FELSEFESİDİR BU:”SINIRSIZ SAMİMİYET, SINIRLI CESARET”
Sayım Çınar, ‘Sayım’ın Konuşan Bavulu” kitabında yer alan “Sizce gazetecilerin en büyük zaafı ne?” sorusuna sizden aldığı cevap:”- Cesaret ve samimiyet eksikliği. Ama kendi adıma bunların sık sık size çevrilen bir silah olduğunu da söylemeliyim.”idi. Gazeteciliği size ya da başkalarına dönen silah olarak kullanmaktan başka bir yol yok mu?
Gazetecilikte öyle ya da böyle ne savunma ne saldırı amaçlı kullanılmamalı. Benim söylediklerimle bağlantılı, samimiyet ve cesaret eksikliği. Bu hayatın geneli için geçerli olan bir şey ve bu benim oğlumdan öğrendiğim bir şey. Oğlumun hayat felsefesidir bu:”Sınırsız samimiyet, sınırlı cesaret” Hem hayatında, hem müziğinde. Müzisyen oğlum. Ondan öğrendiğim bir şeydir, ve çok doğru olduğuna inandığım için kendime klavuz olarak gördüğüm bir şeydir. Çok az insanın samimi olduğunu düşünüyorum ama sadece bizim meslekte değil. Siyaset ve sanattada bu böyledir. Samimiyetten kasıtta, içinizden gelen herşeyi anlatmak değildir. Anlattığız şeyin samimi ve sahici olmasıdır. Samimiyet derken, ah ben aşkımı anlatırım, aşkımın her karesini de paylaşırım, ya da korkularımın dibine kadar inerim, onu da gösteririm değil. Anlattığınız şeyin, söylediğiniz şeyin, samimi ve sahici olmasıdır. Yoksa tersi değildir. Böyle baktığınızda samimi olduğunuz zaman kalkanlarınızı kaldırıyor ve saldırıya açık hala geliyorsunuz. Ama bunu da göze alacaksınız yani atalarımız ne kadar güzel söylemiş, “Hamama giren terler”diye. Hamama girdiğinizde mecbur terleyeceksiniz, hem gireyim hem terlemeyeyim olmuyor. Kalkanınızı indirdiğiniz zaman sizi yaralıyorlar ama yine güzel bir deyiş, “Sizi öldürmeyen her yara sizi güçlendiriyor”
“O BALIKÇI KENDİSİ BALIK YEMEYEN BALIKÇIDIR”,” SİZE GELEN BİLGİNİN YANINDA MASALI DA YEMEK ZORUNDA MIYIM?”
Yine saldırıya açık olduğunuzda sizi yaralayan bir yazı…Taraf Yazarı Yıldıray Oğur, “Ramazan Ateşkesi’ni ilan edilmeden bir ay önce yazdığım balıkçı haberiyle televizyonda dalga geçen bir Ayşenur Arslan vardı, sahi ne oldu ona?” diye sordu köşesinde. Sizi yanıltmak, size katılmaktan daha mı zor?
Öyle mi, ben bunu bir arayayım nerede olduğumu bilsin. Aslında iyi oldu bunu sorduğunuz. Çünkü ben orada zannedildiği gibi söyledikleriyle dalga geçmedim. Bizi çocuk yerine koyarmış gibi. Bir balıkçı varmış da, oraya gidilirmiş de, o herşeyi bilirmiş de…masal gibi. Söyledikleri doğru olabilir ama der ki, “Bir kaynağım bunu söyledi” Zaten Taraf Gazetesinde kaynaktan bol bir şey de yok. Bir başka Taraf yazarı, “AKP hakkında bu Cuma, kapatma davası açılacak” dedi ama o Cuma’nın üstüne belki elli tane Cuma geçti. Bir takım kaynaklar size bir şey söyleyebilir, sizi yanıltabilir de, ama önemli olan bunu samimiyetle anlatıp, anlatamayacağınız zaman da yine samimiyetle anlatamayacağım kaynağım dersiniz ama şimdi, “Köprü altında bir balıkçı varmış ta!” Orada biriyle buluşmuş da olabilirsiniz, o balıkçı kendisi balık yemeyen balıkçıdır ama yani Türkiye’nin bütün dengelerini bozacak haberlerine imza atan bir gazetenin sanki bütün bunlar oraya gitmeyi akıl edenlerin ulaşabildiği, sıradan bilgilermiş gibi neredeyse masal gibi anlatması biraz aklıma hakaretmiş geliyor benim. Benim en hoşlanmadığım şey, sersem yerine konmaktır, salak yerine konmaktır. Kimse beni salak yerine koymasın, ben de kimseyi salak yerine koymayayım. Yani bana –Efendim, gayet iyi bir kaynaktan gelen bir şeyi, ben sanki müthiş bir gazetecilik mağrifetiymiş gibi ve …bir çaba sonucu elde etmişim ve o çabayı göstermediği için de diğer gazetecileri de eleştiriyormuşum gibi yapmayayım yani. Ha tamam, kaç yaşındayım, 36-37 senedir bu meslekteyim, kusura bakmasınlar ama bazı şeyleri de komik bulayım ve güleyim. Dediğim gibi kimse kimseyi salak yerine koymasın. Yoksa söyledikleri değil. “Söylemiştim ben ateşkes geliyor diye ve bak işte demek ki bu masal da doğru” Hayır efendim, ateşkesin geleceğini size, ateşkes gelme ihtimali üzerine görüşmeler yapan birileri söylemişse, ben niye bu bilginin yanında bu masalı da yemek zorunda olayım ki? Ben bunu demek ki hakikaten bir şey var, Türkiye böyle bir sürece gidiyor, gazeteci olarak hem de bu ülkenin yurtdaşı olarak, ‘hazırlıklı olmalıyım’ mesajını, bilgisini alırım zaten. Yanı sıra uykudan önce masallar gibi aslında öyle değilmişte böyleymiş. Sanki referanduma gidilirken, nasıl olduysa birden bire dengeleri çok değiştirecek BDP’nin boykot kararını yeniden gözden geçirmesini sağlayacak bir süreç, çok karmaşık ve çok hassas bir süreç elbette yaratılmamışta, bir balıkçıdan bir masal dinlemişiz gibi olmasın.
“REFRANDUMLA İLGİLİ TEK ŞEY SÖYLEYEBİLİRİM”KİMSENİN BENİ SALAK YERİNE KOYMASINI İSTEMEM.”
Buna mukabil bir soru. Anayasa Paketi gibi bir hediye paketinin yanında bize satılmaya çalışılan bir şey mi var?
Ben onu çok söylemek istemiyorum. Neden söylemek istemiyorum biliyor musunuz, sandığa gideceğim ve bir oy vereceğim. 12 Eylül Anayasasında da sandığa gittim ve ‘Hayır’ oyu verdim. 12 Eylül Anayasasına ‘Hayır’ oyu veren bu ülkedeki azınlıktan biri olarak gene bir fikrim var. Bir tek şey söyleyebilirim bu konuda gene:”Kimsenin beni salak yerine koymasını istemem.”