Kökenini sorsaydım...
Ayakları denize salınmış insanların yaşadığı bir köyün
çocuğuyum...
Elleriyle istediği her an yüzüne tuzlu su çarpabilecek, nevbahar
akşamları lodosa yüzünü okşatabilecek, zemheri zamanları poyrazla ruhuna
dinginlik aşılayabilecek, enfes gün doğumlarının, nefis ay yükselmelerinin
demli çaylarla bedava seyredildiği bir köyün sakiniyim...
Daim değişen boğaz suyunu; sıcağı, soğuyla vücudunun her bir
gözeneğine kazımış küçük bir cennetin şanslı sahiplerindenim...
Akıntılıdır semtim, rüzgarlıdır... Onlarcası geldi gitti
diyarımdam; kah ahir aleme, kah zahir de başka semtlere... Kah emirle, kah
isteyerek(!)..
Kapı komşumuzdu David amca ve karısı Maria...
Küçük teknesinde az salmadım kendimi boğazın berrak, buzlu
sularına... Yanımda istavritler vardı o zaman, bana yüzmeyi öğreten, derinleri,
dipleri anlatan...
Görmeliydiniz kaçışlarını lüferlerden... Ve benim aramızdaki
kısa sohbete binayen, vefa borcu olarak nasıl yakaladığımı o lüfleri...
Babam, David amcanın gözü gözüne vururdu tavlada... David
amcada hep aynı nida; ‘Aman breh, hep hile hep hile...’
O lahza Maria teyzenin telinde balık olmak vardı, öyle
hoşsohbet yaklaşırdı ızgaralıklara... Annemin parmak yedirten salatası üstüne; şöyle
limonlu, bol sirkeli...
Ermeniydiler sorsan ama benim için sadece amca ve teyze...
Şükür ki o zaman, ‘kafatasında ne yazıyor’ diye ense tıraşına
meyletmiyordu kimse birbirinin...
Çok güzel kızlardı, arka sokağımızdaki Michelle ve İsabel
kardeşler...
Son ders zili çalar çalmaz, kendimizi sahile vururduk... Biz
hazır, kızlar hazır...
Önce kızlar balık atlar, sonra biz taklalı...
Michelle ve İsabel’e geçilmek ayıptı; onlar denizin
ortasında seyrülsefer halindeyken biz kıyıda olamazdık...
Zinhar, sonra nasıl sallardık karaya bastığımızda yürüdüğümüz
yerleri... Nasıl titrettiğimizi en iyi kızlar bilirlerdi...
Ve hatta, Michelle, İsabel, Aysun ve Ebru’ya laf atanların
akıllarını sallamakla meşgulken yine, arkadan biri hacamat niyetindeymiş bendenizi...
Sağolsun Garo, uzakta olmasına rağmen koşmuş koşmuş da bizim karpuzu
yarılmaktan kurtarmış... Dönüp bakınca anladım... Hep birlikte bize gidip domates,
peynir, karpuz yerken anlattı ayrıntıları...
İyi ki, ne utanılır, ne gereksiz birşeydi köken sormak o
vakitler... Yoksa bir Ermeni’ye can borcum olacaktı, eyvah (!)..
Merakınızı giderip, helecanınıza su serpeyim; ilk aşkımdı
Michelle, boğazın o lal suları şahittir
buna...
Hayatımın en romantik anlarıydı belki ve ne güzel ki, hiç
umursamadı Müslüman bir Türk oluşumu, hiç pişman olmadı, tıpkı benim gibi...
Daha diyeyim mi; Kirkor dede dişimi çekti, Agop amcanın
hikayeleri gecelerimizi renklerdirdi, Salomon bizim takımın efsane kalecisiydi...
Ve bugünlerde, ünlü bir yazar olan Aret Vartanyan’ın
arkadaşıyım işte...
Mutluyum, köken sormanın ayıp olduğu zamanlarda yaşadığım
için...
Farkındayım şanslıydım, şanslıydık, her zaman ve her yerde
böyle olmadı ama bilinsin istedim ve bilinsin isterim...
Ne biz kendimizden taviz verdik, ne onlar...
Ne onlar unuttular, unutacaklar, ne biz...
Ne bizde bir kemlik vardı, ne onlarda bir hainlik...
Ne biz vardı o zamanlar, ne onlar...
Ah dostlarım!.. Ah dostlarım!..